İşittim feryadını kırıldı belim
Gelmek mümkün değil, bağışla beni
Didindim çırpındım da kapalı yolum
Gelmek mümkün değil, bağışla beni…
Türklerin tarihi, zafer ve sevinçlerin tarihi olduğu kadar acı, keder ve üzüntülerin de tarihidir. Milletimizin hafızasına kazınacak ve dünya döndüğü müddetçe bir miras gibi nesillere bırakacağımız acılardan en dehşetlisini geçtiğimiz sene şubat ayı başında yaşadık. Öyle bir acının tarifi nasıl olur bilmiyorum ama şahit olduğum her felaket karesi karşısında gönlümün her bir zerresine binlerce cam kırığı saplanmış gibiydi. Söylenecek binlerce söz, büyük bir utançla boğazımda düğümlendi. Geçmiş olsun diyemedim, başımız sağ olsun diyemedim, Allah’ım korusun diyemedim. Bu kadar büyük bir felaket karşısında ne söylense manasız kalırdı.
Televizyon kanallarından sabah akşam haber takip ederek meselenin büyüklüğünü anladık zannederken Kahramanmaraş’a gidince ne kadar yanıldığımızı anladım. Koskoca bir şehir insanlarıyla, tarihiyle birlikte yok olmuştu. Başımı ne yana çevirsem bir felaket ile karşılaştım. İçinde büyük mutluluklar, büyük acılar, heyecanlar saklayan; içinde yaşayan ahalinin hatıralarıyla sımsıcak yuvalara dönüşen o evler yerle bir olmuştu. Binalar yeniden yapılır, şehirler yeniden inşa edilirdi fakat o binaya manasını veren insanlar asla geri gelmeyecekti. Bunun idrakine, yıkılmış her binanın başına bir umut, bir nefes, bir ses duyarız diye gittiğimizde tekrar tekrar vardım. Her idrak ediş bende müthiş bir acıya sebep oldu. Enkaz altından çıkan her can, içimden binlerce tarifsiz hissi söktü götürdü. Sanki bir daha gülmeyi hak etmeyecektim. Sevdiğini, nişanlısını toprağa veren insanlar varken sevmeye hakkım yoktu. Ailesinin tamamını kaybetmiş çocuklar varken, anneme ve babama bir daha sarılmak için kendimde hak bulamayacaktım. Her şeyini kaybetmiş, geleceğe ümitsizlikle bakan bunca insan varken geleceğe dair güzel hayaller kurmak sanki artık haramdı. Benim aklıma getirdiğim zaman çıldıracak gibi olduğum sahneleri, o insanlar yaşamıştı. Bunun ağırlığını bir insan nasıl kaldırırdı, insan bunca acıyla nasıl yaşardı… Allah’ım sen aklıma mukayyet ol diye devamlı dua ederken içimden koca bir feryat koptu: “Eyy koca kahraman Maraş! Sen ki tarihte ne acılara göğüs gerdin… Seni nice felaketler yıkamadı… Sen, düşmana korku veren surlarının içinde binlerce mazlumu, zalime karşı korudun. Düşmana korku veren gururunla, bütün heybetinle kendini ezdirmedin, çiğnetmedin… Şimdi nasıl bu hâle geldin… Sana sığınmış, seni yuvası bilmiş, göğünün altında huzuru bulmuş binlerce insanı toprağının altına almaya utanmıyor musun? Bebekleri analarından, genç kızları sevgililerinden ayırmaya utanmıyor musun?” Etrafımdaki insanların acısını görüp kendi acımdan utanarak çığlık çığlığa sustum.
Istırabın çoktur, büyük acın var
Senden uzak kaldım, yanıyorum yâr
Gelirdim kuş gibi uçsaydım eğer
Gelmek mümkün değil, bağışla beni…
Bugün ise Şubat felaketinin üzerinden tam bir sene geçti. Bu yazıyı tamamlamak için gücü kendimde ancak bir sene sonra bulabildim. Gönlümde yanan ateş, geçirdiğimiz bir senede gördüğüm manzara karşısında sönmek bir yana dursun daha da alevlendi. Bu bir sene insanın, nisyan ile malul olduğunu daha iyi anladım.
Çabuk unutuyorlar… Millet olmanın ne demek olduğunu bilmeyen, bir olmanın neden önemli olduğunun farkında olmayan insanlar çok çabuk unutuyorlar. Yaşadığımız acıları ve aslında birbirimize ne kadar muhtaç olduğumuzu çok çabuk unutuyorlar. Kars’ta bir rüzgâr esse Edirne’de fırtına kopar, bunu çok çabuk unutuyorlar. Hırslarının, menfaatlerinin, nefslerinin peşinden sürüklenirken bir saniye durup “biz ne günler atlattık” diyemiyorlar. Zor zamanlarında yardım etmek için sıraya geçtikleri insanlara, seçimde istedikleri partiye oy vermedikleri için insanlığa sığmayan büyük laflar edebiliyorlar. “Keşke size yardım etmeseydik, siz akıllanmazsınız.” diyebiliyorlar. Sahi, bu lafları etmekten çekinmeyen insanlar kim oluyorlar? Böylesine hadsizce cümleleri kurmak cesaretini nereden buluyorlar? Mensubu olduğu milletin bir parçasının zar zor kabuk bağlayan yarasını kanatmak pahasına hırslarının esiri nasıl oluyorlar, bilmiyorum. Bildiğim tek şey bu insanların göğüs kafesleri içinde yürek yerine bir et parçası taşıdıkları…
Yaşadığımız acıyla ilgili belki söylenecek daha çok söz vardır ama benim gönlümde de kalemimde de yazmaya derman yok. Yapabileceğim tek şey ise kaybettiğimiz millettaşlarımıza Allah’tan rahmet, geri kalan bizlere ise öleceğimiz gün gelene kadar dayanma gücü dilemek…
İsterdim ben o an orda olmayı
Silerdim gözünden akan damlayı
Çok arzu ettim, azmeyledim gelmeyi
Gelmek mümkün değil, bağışla beni…
Yanınızda olamadığımız her gün, acınızı hafifletemediğimiz her dakika, gözünüzdeki yaşı silemediğimiz her saniye için bağışlayın bizi…

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.