
Büyük Itrî’ye eskiler derler: Bizim öz mûsikîmizin piri… O ki bir ihtişamlı dünyaya, ses ve tel kudretiyle hâkimdi; âdeta benziyor muammaya, ulemamız da bilmiyor kimdi? O eserler bugün define midir? Ebediyette bir hazine midir? Bir bilen var mı nerdeler şimdi?[1]
Türk müziğinin büyük bestekârı Itrî, İstanbul Mevlanakapı civarındaki şu anki ismi Yaylak olan semtte doğmuştur. 1640-1712 yıllarında yaşamış olan bestekârımızın asıl adı Mustafa’dır. Aile adı “Buhûrî-zâde” yani Buhûrcuoğlu’dur. Babasının veya atalarından biri(leri)nin, buhûr (dinî törenlerde yakılan güzel kokulu ağaç) taciri olduğu kaynaklardan anlaşılır. Şiirlerinde ve bestelerinde kullandığı Itrî mahlasını ise çiçekçilik ve meyvecilikle uğraştığı için aldığı rivayet edilir. Böylece bestekârımız, tarihe Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi olarak geçer.
Itrî’nin yaşamı hakkında çok fazla kaynak yoktur, nasıl bir eğitim aldığı da kesin olarak bilinememektedir. Fakat Itrî’nin eğitim alabileceği, çocukluk ve gençlik yılları 4.Mehmet dönemine denk gelmektedir. Bu dönemde de kültürel yönden gelişmeler olmuş, sanatçılara değer verilmiştir. Türk Musikisi (Itri), şiiri (Nâili) zirvesine çıkmış, Mimarlık alanında da ülke san’at değeri taşıyan bayındırlık eserleriyle donanmıştır. Çok büyük bilginler, yazarlar, Dördüncü Mehmed devrine şeref vermişlerdir (Evliyâ Çelebi, Kâtib Çelebi, Müneccimbaşı, genç Naîmâ). Padişah, bütün bu ilim ve san’at adamlarını, büyük bir cömertlikle himaye etmiştir.[2] Dolayısıyla Itrî’nin de kaliteli bir eğitim aldığı düşünülmektedir.
İlk eğitimini ailesinden aldığı daha sonra mektebe yazıldığı muhtemeldir. Mektepten sonra bir müddet medreseye devam ettiği, oradan Enderun’a girerek mûsikî eğitimini ilerlettiği bilinmektedir. Daha sonra mûsikî eğitimine, hocalarıyla meşk ederek devam etmiştir. Itrî’nin mûsikîde başlıca hocası Hafız Post (1630-1694)’tur. Kendisi hânende, tânburî ve 17. asır mûsikîşinaslarındandır. Hat hocası da tâlik hattâtı Siyâhî Ahmed Efendi (?-1687)’dir. Itrî, Ahmed Efendi’den icazet alarak tâlik denen hat çeşidinde hattat sayılmıştır. Edebiyat hocası da büyük şair Nâili(?-1666)’dir.[3]
Itrî’nin yaşadığı 17. yüzyılın son yarısı ile 18. yüzyılın ilk yılları, Osmanlı Devleti’nin duraklama dönemidir. Bu dönemde devlet; siyasi yönden gerilemiş, yetişmiş insan sayısı azalmıştır. Fakat kültürel yönden aynı gerileme görülmez. Aksine bu yıllar, Türk sanatının parlak bir dönemidir. Türk müziğinin, şiirinin, edebiyatının zirve yaptığı bir dönemdir. Bu dönemde Türk milleti, Nâilî, Evliya Çelebi, Karacaoğlan, Gevheri gibi sanatçıları yetiştirmiştir. Bu isimlerin Itrî’nin eğitimine katkıları büyüktür. Böyle bir çevrede klasik Türk müziği doğmuş ve Itrî’yi yetiştirmiştir. O döneme ait yazılmış kaynaklar Itrî’nin tek başına klasik Türk müziğini temsil edebileceğini kaydeder.[4] Ondan önceki bestecilerde bir ölçüde de olsa, Orta ve Yakın Doğu müziklerinin izleri sezilir. Bu etkiler onda bütünüyle silinmiş, klasik Türk müziği diye adlandırılan, Osmanlı- Türk üslubu en belirgin çizgileriyle ortaya çıkmıştır. Klasik üsluba bağlı kalmış pek çok bestecide, az ya da çok onun etkisi vardır. Eserleriyle bir çığır açmış, klasik Türk müziğinin kurucusu olmuştur.[5]
Ömrü boyunca beş padişah dönemi görmüş, saray çevresinde yetişmiştir. Padişahların, saraylarında düzenledikleri müzik şölenlerinde her zaman aranan kişi olmuştur. Bu şölenlere hanende olarak katılmıştır. 4.Mehmet’in himayesi altına girmiş ondan büyük bir ilgi görmüştür. Kendisini daha sonraları sık sık çağırıp dinlemiştir. Bu yakınlıktan dolayı 4.Mehmet’ten “Esirciler kethüdalığı” vazifesini istemiştir. Bu görevi, esircileri yani insan satmakla uğraşan kişileri müzikle eğitmek, doğru yola getirmek amacı olduğu için istediği yazılmıştır. Bu vazifeyle esirleri satanlara dolaylı olarak da esirlere katkıda bulunmak, müzikle hizmet etmek istediği açıktır. Her zaman da sanatıyla hizmet etmiştir.
Mustafa Itrî Efendi’nin başlıca iki eseri; tüm İslam âleminin ezbere bildiği, Batı’nın ise üç asırdır kendi müzik anlayışına göre icra ettiği Segâh Tekbiri ve Salât-ı Ümmiyye’dir. Bu iki eserin bestesi, Itrî’nin iç dünyasını, manevi arayışlarını ve gönül derinliğini bizlere anlatmaktadır. Diğer eserleri incelendiğinde de aynı ruh hali ve ilahi aşkın izleri açıkça hissedilir. Bu iki eserde, Allah’a duyduğu sevgisini ve ona yönelişini güçlü bir şekilde vurgular. Itrî, gençlik yıllarında her pazartesi ve perşembe günü, mahallesine yakın olan Yenikapı Mevlevîhanesi’ne giderek bu manevi arayışlarını musikî ile beslemiş, belki de bütün bunların sonunda söz konusu eşsiz bestelerini ortaya koymuştur. Allah’ın yüceliğini ve birliğini, musikî sanatını en saf hâliyle ifade etmiştir. Segâh Tekbiri ve Salât-ı Ümmiyye kendi dönemlerine ait değil, zamanının ötesinde bir değer taşımaktadır. Türk müziğinin büyük bestekârlarından biri olan Rauf Yekta Bey, “Itrî’nin namını kıyamet kadar lisan-ı rahmetle yad ettirecek en büyük ve en muhteşem eseri bayram namazlarına mahsus olarak bestelediği Segâh Tekbîr’dir. Sevinçli bayram günlerinde bu lahuti zemzemenin tesiriyle titrememiş bir mümin muvahhid kalbi var mıdır? Doğrusu bu tekbîrin bestesi bir şaheser sanatıdır.” der.[6]
Itrî’nin hayatı hakkında çok fazla kaynak yoktur. Olanlar da genellikle birbirleriyle çelişir, bir birlik içinde olamazlar. Fakat bir konuda bütün kaynaklarda ve müzik araştırmacılarınca bir kabul vardır. O da Segâh Tekbiri’nin ve Salat-ı Ümmiye’nin Türk mûsikîsinin en üstün eserleri olmasıdır. Yapı ve teknik olarak çok basit, sade ve anlaşılabilirdir. Tek cümleden (bir öneş + bir ardeş)[7] oluşur. Bu şekilde bestelenmesinin sebebi herkes tarafından anlaşılabilir ve okunabilir olmasıdır. Fakat muhteva olarak çok anlam ifade eder. Yılmaz Öztuna, Segâh Tekbiri için “Tek cümleden oluşan bu eser bir büyük dinin haşmet ve iradesini terennüm etmektedir. O kadar kunt, metin, basit şekilde inşa edilmiştir ki sanatkârın deha cüreti karşısında insan sarsılır.” der
Genellikle bir sanatçının değeri, o sanatçının eser sayısına bakılarak verilir. Bestekârlar içinse beste sayısına bakılarak verilir. Fakat bazı mûsikîşinaslar, çok az sayıda eseri olmasına rağmen kendi alanında en iyisi diye tabir edilir. Çünkü mûsikîde kalite değeri matematikle belirlenemez, sayıyla ölçülemez. Yeri gelince bir şaheser yüz parçadan üstün kabul edilir. Itrî’yi de eşsiz kılan budur. Ona, sadece 42 eserine bakılıp klasik Türk müziğinin en büyük bestekârı denilir.[8] Rüştü Şardağ’ın ifade ettiği gibi bu besteler edebiyattaki “sehl-i mümteni” sanatını hatırlatıyor. Sehl-i mümteni; çok kolay görünen, ancak benzeri söylenmeye kalkılınca zor olduğu anlaşılan, özlü söz söyleme sanatıdır. Yunus Emre gibi birçok şair de kullanmıştır. Itrî de birçok eserinde kullanmış, süslü ve ağır cümlelerden kaçınmıştır.
Itrî yalnız mûsikî değil, kültür sahasında da çok üstün meziyetlere sahiptir. Talik yazı türünde, çok iyi bir hattat olarak anılır. Şair olarak da bilinir. Itrî mahlaslı pek çok şiiri talebeleri vasıtasıyla günümüze kadar gelmiştir. Bazı mecmualarda geçen “Nayî Itrî” kaydından dolayı neyzen olduğu da söylenir. Ayrıca çiçekçilik ve meyveciliğe de merakı vardır. Hatta Mustabeydiye bilinen armut türünü yetiştirdiği rivayet edilir.
Itrî’nin Eserlerine Kısa Bir Bakış
“Kıskanıp gizlemiş kaza ve kader, belki binden ziyade bestesini… Bize mirası kaldı yirmi eser.” Yahya Kemal bu dizelerinde çok haklıdır. Onun döneminde yaşamış olan Şeyhülislam Esad Efendi’nin Atrabü’l-âsâr adlı mecmuasında, Mustafa Itrî Efendinin binden fazla eserinin olduğu kayıtlıdır. Ancak günümüze kırk dolaylarında eseri ulaşabilmiştir. Bunun sebebi bazı çeşitli yazarların ve Rüştü Şardağ’ın da dediği üzere, “Hayatını büyük bir alçak gönüllülük içinde sürdürdüğü, tasavvufçu olarak dünyaya karşı çekimser, Mevlevî olarak içine dönük, kendisi hakkında hiçbir bilgi sızdırmayacak kadar alçak gönüllü, babacan bir kimse olduğu anlaşılıyor.” olmasından kaynaklı eserlerini kimseyle paylaşmamış sadece talebelerine, yazısız ve notasız bir şekilde ezberleterek aktarmış olmasıdır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda bazı eserlerin ona ait olduğu söylenilse de bir kesinlik yoktur. Ölümü üzerinden sadece 300 yıl geçmesine rağmen yaşamı ve eserleri hakkında, güvenilir ve sağlam temellere dayanan belgeler yoktur. Beste yaparken Nefi, Naili gibi yazarların güftelerini bestelemeyi tercih etmiştir. Kendi şiirlerini bir divanda topladığı düşünülmektedir. Ancak günümüze ulaşamamıştır.[9]
Itrî, Şeyhülislam Esad Efendi’nin belirttiğine göre, bini aşkın beste yapmış olan çok verimli bir bestecidir. Bunların büyük bir çoğunluğunu unutulmuş ya da kaybolmuştur, bugün ancak kırk dolayında eseri bilinmektedir. Günümüzde kalan pek az eseriyle bile bugün de klasik Türk müziğinin en başta gelen birkaç ustasından biri kabul edilmesi, sanatındaki olağanüstü özelliklerin bir sonucudur.[10]
Bulunan eserlerinin başında dinî formda olan rast makamındaki Naat’ı geliyor. Naat, Peygamberimiz için söylenen şiirlerin bestelenmiş halidir. Rast Naat, kendi türünde çok üstün bir yerdedir. Beste biçimi bakımından bir benzerinin olmadığı söylenir. Bu uzun eserde, kusursuz bir şekilde peygamber sevgisi aşılanır. Yahya Kemal’in ‘Büyük Itrî’ adlı şiirinde dediği gibi: Na’tıdır en mehibi en derini… Rast Naatı iki asır boyunca, dönemine göre değişikliklere uğrayarak Mevlevî törenlerinde okunması gelenek haline gelmiştir. Günümüzde de bazı Mevlevihanelerde küçük notalara bölünüp okunmaya başlanmıştır. Müziksiz ve tek kişi tarafından okunması dikkat çekicidir. Bazı okuyucular başındaki “Ya Hazreti Mevlana…” takısından dolayı Mevlana’ya yazıldığını düşünürler. Hâlbuki burada Peygamber’imize hitaben, Mevlana’nın kelime anlamı olan “Efendimiz” sıfatını kullanmıştır.
İşte, minarelerimizin şerefelerine çıkarak bayram sabahlarında müezzinlerin okudukları ezana, Itrî’nin en şanlı, en güçlü eklemesi! İşte tüm gönülleri tutuşturan nağmelerle, dilkeşhaveran makamının ister dinsel, ister din dışı mûsikî de olsun, bir daha benzeri yaratılamayacak örneği![11] Bu ifadeler, yine sadece birkaç kelimeden oluşan ama etkisi çok büyük olan Salâ içindir. Bestelendiği günden beri, her dinlenildiğinde insanın manevi dünyasını zenginleştirir. Kötü düşünceleri uzaklaştırır, kişiyi Allah’ı düşünmeye sevk eder. Aynı zamanda cami mûsikisinde de büyük bir yeri vardır. Cami mûsikî; Dinî Türk mûsikîsinin camide icra edilen kısmıdır. Itrî’nin cami mûsikîsinde yeri büyüktür. Yaptığı bestelerle yepyeni bir boyut kazandırmıştır. Bugün Enderun usulü diye adlandırılan teravih namazlarında, rekât aralarında makam değiştirerek müezzinlerin okudukları eserlerin çeşitli kurallarını Itrî’nin bulduğu söylenir.[12] Bu kurallar, rekât aralarında müezzinler ilahi okurken, cemaatin hem dinlenmesini hem de müzik dinlerken ruhunun huzur bulmasını sağlardı. Peygamber’imizden gelen geleneği sistemleştirmiştir. Böylece cami mûsikîsi de gelişmiştir. Fakat bugün bu gelenek kaybolmuş, uygulanmamaktadır.
Çok zaman dinledim Nevâ Kâr’ı, Bir terennüm[13] ki hem geniş hem şuh; Dağılırken nevânın esrarı, Başlıyor şark ufuklarında vuzuh; Mest olup sözlerinde her heceden, Yola düşmüş birer birer geceden, Yürüyor fecre elli milyon ruh… Itrî’yi Itrî yapan dindışı formundaki en büyük eseri, Yahya Kemal’in de bu şekilde tarif ettiği Nevâ Kâr’dır. Kâr, klasik Türk müziğinin en büyük beste formudur. Nevâ Kâr’ı Hâfız-ı Şirâzî’ye ait olan bir şiirinin ilk üç dizesini almış geri kalanını terennüm oluşturarak bestelemiştir. Klasik Türk müziğinde Nevâ Kâr, bestecilikte çığır açmıştır. Çok uzun ve karmaşık olmasına rağmen, çok güzel bestelenmiştir. Bestelenme biçiminde Abdülkâdir Merâgi’den gelen geleneği kullanmıştır. Pek çok şiire, hikâyeye konu olmuştur.
Son olarak basit formda olan segâh makamındaki Yürük semaisine[14] bakalım. Bu eseri Nefi’nin bir gazelinin bestelenmiş halidir. Türkçe kullanımı çok tercih edilmediği zamanlarda Türkçe güfteler seçip bestelemesi dikkat çekicidir. Bazı kelimeler eski Türkçeyle yazılmış ve ona göre bestelenmiştir. Bu eserde Itrî’nin, tasavvuf bilgisini de görüyoruz. Yine diğer eserleri gibi basit ve anlaşılabilirdir. Gereksiz süslemelerden kaçınmış, cümleleri açık ve nettir. Sözleri ise şöyledir:
Tûti-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil. Çerh ile söyleşemem âyinesi sâf değil. Ehl-i dildir diyemem sinesi sâf olmayana. Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil
(Mucize söyleyen bir papağanım, söylediklerim sıradan laflar değil. Görüntüsü saf, içeriği arı olmadığı için felek ile söyleşemem. Kalbi pak olmayana gönül ehli olduğunu söyleyemem. Çünkü gönül ehli birbirini tanır, tanımaması mümkün değil.)
Öyle bir mûsikîyi örten ölüm / Bir teselli bırakmaz insanda / Muhtemel görmüyor henüz gönlüm / Çok saatler geçince hicranda / Düşülür bir hayale zevk alınır: Belki hâlâ o besteler çalınır / Gemiler geçmeyen bir ummanda…[15]Ve tarihler 1700’lü yıllara geldiğinde, takvimler büyük bestekârımızın göçtüğünü kaydeder. Kaynaklar genellikle birbirinden farklı olsa da 1712 yılının Ocak ayında vefat ettiği söylenir. Bu tarih sadece bir kişinin ölüm tarihi değildir. Belki de birçok değerin, belki de bir hazinen gömüldüğü tarihtir. Çünkü onunla beraber kaybolan birçok şey vardır. Geleneklerimiz kaybolmuş ya da unutulmuştur. Yahya Kemal’in de ümit ettiği gibi, besteleri sadece gemiler geçmeyen bir ummanda çalınır olmuştur. Unutulmamalıdır ki Itrî, millî mûsikîmizin öncüsü olmuştur. Bugün Türk müziğinden bahsedebiliyorsak şüphesiz ki bunda, onun emeği çoktur. Maalesef ki yaşarken de öldükten sonra da çok az değer görmüştür. Kendisine ait bir türbesi bile yoktur. Bugün İstanbul Edirnekapı Şehitliğinin köşesinde ona ithaf edilen mezar taşının Şeyh Yakub Efendi’ye ait olduğu ortaya çıkmıştır. Itrî’ye ithaf edilmesinin sebebi o civardaki Mevlevîhane’de vefat etmiş olması ve bahçesine gömülmesidir. Yapılan araştırmalar bunu göstermiş, onun adına bir taş bile dikilmemiştir. Muhtemelen kemikleri hâlâ orada yatmaktadır. Bugün bunları bulup zarar vermeden, şanına yakışır bir şekilde bir taş diktirmek, türbe yapmak Türk milletinin vazifesidir. Kültürümüze bu kadar katkıları olan bir şahsiyeti unutmamak, unutturmamak boynumuzun borcudur. Ruhu şad olsun.
KAYNAKÇA
(1) Öztuna, Yılmaz. Itrî , Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1987.
(2) Ak, Ahmet Şahin. Türk Din Mûsikîsi, Akçağ Yayınları, Ankara, 2014.
(3) Kösoğlu, Nevzat. Türk Kimliği ve Türk Dünyası, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2020.
(4) Öztuna, Yılmaz. Tarih Sohbetleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2024
(5) Şardağ, Rüştü. Mustafa Itrî Efendi, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1989.
(6) Fatma Adile Başer, “Itrî: Öz Mûsıkîmizin Pîri”,Türk Düşüncesi Dergisi S.2, 2013, ss.65-72.
(7) Rauf Yekta, “Itrî”, Musiki Mecmuası, sayı. 461
[1] Beyatlı, Yahya Kemal. İstanbul Fetih Cemiyeti Neşriyatı, İstanbul, 1974, s.17.
[2] Öztuna, Yılmaz. Tarih Sohbetleri 1, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2024, s.299.
[3] Öztuna, Yılmaz. Itrî, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1989, s.3
[4] Öztuna, Yılmaz. Itrî, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1989, s.44
[5] Ak, Ahmet Şahin. Türk Musikisi Tarihi, Akçağ yayınları, Ankara, 2018, s.100
[6] Rauf Yekta, “Itrî”, Musiki Mecmuası, sayı. 461
[7] Ezginin tizleşerek yükselmesi ve pesleşerek alçalmasıdır.
[8] Öztuna, Yılmaz. Itrî, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1989, s.9
[9] Şardağ, Şükrü. Mustafa Itrî Efendi, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1989, s.32
[10] Ahmet Şahin Ak.
[11] Şardağ, Şükrü. Mustafa Itrî Efendi, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara, 1989, s.179
[12] Ak, Ahmet Şahin. Türk Musikisi Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara, 2018, s.100
[13] Klasik formdaki eserlerde genellikle mısra sonlarına eklenen aslî güfteden bağımsız, genellikle besteci tarafından serpiştirilmiş anlamlı dizeler.
[14] Klasik Türk müziğinde bir sözlü eser formudur.
[15] Beyatlı, Yahya Kemal. İstanbul Fetih Cemiyeti Neşriyatı, İstanbul, 1974, s.17.

