ETNİK BÖLÜCÜLÜK VE TERÖR-2: DEMOKRATİK KONFEDERALİZM

5
(1)
ETNİK BÖLÜCÜLÜK VE TERÖR-2: DEMOKRATİK KONFEDERALİZMAli Kerem Akdağ

Taht Oyunları dizisini herkes duymuştur, hatta pek çoğumuz izlemiştir bile. Sizi içine çeken bir evrene sahip olması herhalde en başarılı tarafıdır. Fakat daha başarılı tarafı ise hikâyeyi, yaşanması imkânsız fantastik ögelerin içinde aslında gayet tarihî birkaç gerçekliğe de çekmesidir. Dizi, Yedi Krallık adı verilen bir coğrafyada geçer. Bu krallık klasik Orta Çağ Avrupa’sının feodal yapısından esinlenmiş gibidir. Pek çok aristokrat hane var. Her hanenin kendine göre haklı bir davası, taşıdığı bir bayrağı ve uğruna mücadele ettiği bir amacı vardır. Starklar adalet için, Lannisterlar iktidar için, Targaryenler meşruiyet için, Greyjoylar özgürlük için savaşır. Her biri kendi penceresinden bakıldığında haksız değildi. Her biri kendi adına konuşup kendi çıkarını savunur, kendi kimliğini merkeze alır. Bu da dizinin ana konusu olan “Taht Oyunları”nı, yani taht kavgalarını doğurdu.

Taht kavgaları uzadıkça düzen çözüldü. Ortak bir gaye kalmadı. Herkes temsil ediliyordu ama kimse bütünün sorumluluğunu üstlenmiyordu. Sonunda ne adalet kazandı ne özgürlük ne de meşruiyet. Kazanan yalnızca yıkım oldu. Dizi, ilk bakışta iktidar mücadelesini anlatıyor gibi görünse de aslında başka bir gerçeği gösteriyordu: Ortak bir gaye olmadan, sadece parça parça davalarla yürütülen siyaset, düzen üretmez; yalnızca kriz üretir. Yani şu soru ortaya çıktı: Bu topraklar kimin için ayakta kalacaktı?

Önceki yazıda söylediğimiz gibi terör örgütü PKK’nın ideolojik söylemini irdelemeye devam ederken günümüzde ve yaklaşık 25 yıldır ağızlarında olan demokratik konfederalizm kavramına bir sistem olarak yaklaşacağız. “Demokratik konfederalizm” kavramı, terörist başı ve bebek katili Abdullah Öcalan tarafından geliştirilen ve PKK’nın 1990’lı yılların sonlarından itibaren benimsediği bir ideolojik yaklaşımdır. Bu kavram, PKK’nın ulus-devlet hedefinden demokratik konfederalizm anlayışına geçişinin temelini oluşturur. Bunu daha geniş bir ideolojik sistematiğe oturtmak için önce gaye, sonra da tarifler, kabuller ve uygulama planları üzerinden inceleyeceğiz. Başlamadan evvel şunu belirtmekte fayda görüyoruz: Demokratik konfederalizmin gayesini incelerken onun tarih görüşünü; devlet, millet, sınıf, demokrasi gibi kavramlara yaptığı tarifleri; kabullerini ve uygulama planlarını tartışmayacağız. Gaye seçimi ve bu seçimin konusunda sınırlı kalacağız. Bu konuları ilerleyen yazılarda, sırayla incelemeye çalışacağız.

Gaye

İdeolojiler de tıpkı bu dizideki düzenler gibidir. Bir ideolojiyi anlamak için önce ne vadettiğine değil, kimin için var olduğuna bakmak gerekir. Çünkü “nasıl yöneteceğiz?” sorusu, “kim için yöneteceğiz?” sorusundan önce gelirse, ortaya çıkan şey siyaset değil, sürekli bir kaos hâlidir. Bu nedenle bir ideolojiyi incelerken ilk durulması gereken yer yöntemleri ya da söylemleri değil, onun gayesidir.

Gaye, ideolojinin mensuplarına bir amaç verir. Onu inceleyenlerin, anlamak isteyenlerin veya mensup olmak isteyenlerin ne ile karşı karşıya olduklarını gösterir. Mesela Türk milliyetçiliğinin gayesi “Türk milletinin ebedi bekasıdır”, Marksizmin gayesi “proletaryanın hâkim olmasını sağlamaktır”. Gayeler açıktır ve bu gayeler bize ideolojinin “kim için?” olduğunu verir. Türk milliyetçiliği “Türk milleti”, Marksizm “işçi sınıfı” içindir.  Görüldüğü gibi Türk milliyetçiliğinde gaye nettir. Aslında üç şeyi aynı anda yapıyoruz.

1- Önce muhatap cemiyet birimi açıkça verilir. Millet, fert, aile, ümmet, sınıf vs.

2- Cemiyet birimlerinin ortak özelliği tarihî sürekliliklerinin olmasıdır. Yani millet bir sürecin var ettiği bir birimdir. Tarihî bir köprü kurulur.

3- Gaye bu sürekliliğin korunmasıdır.

Örnekler çoğaltılabilir; liberal-kapitalizm için konu “fert”, feminizm için “kadın” … Görüldüğü gibi burada konular dolayısıyla gaye nettir. Peki, demokratik konfederalizmin gayesi ve dolayısıyla konusu nedir? Demokratik konfederalizmin gayesi kim içindir?

Demokratik konfederalizmin literatüründe dikkat çekici bir durum vardır. Bir kere millet yoktur. Milletin olmayışı önceki yazıda atıf yaptığımız marksizmden gelmektedir. Ancak durum biraz değişir. Demokratik konfederalizm sürekli çoğul, akışkan ve parçalı özneler kullanır: Halklar, toplumlar, kimlikler, yerel topluluklar. Bu tesadüf değildir, stratejik bir hamledir. Çünkü tarihî sürekliliği olan bir cemiyet birimi kabul edilirse onun egemenlik talebini de kabul etmiş olur. Oysa onlar için asıl tehdit egemenliktir. Dolayısıyla bir “milletin bekası” olamaz. Nitekim beka süreklilik demektir, süreklilik ise tarih demektir, tarih ise egemenlik iddiası demektir. Demokratik konfederalizm bunların tamamını sorunlu görür.

O halde gaye nedir? Demokratik konfederalizm bu konuda özellikle net olmaktan kaçmaktadır. Bunun sebebini ayrıca ele alacağız ancak kendi söylemlerinden bazı şeyler çıkarabiliriz. Yazıyı örneklerle boğmak istemediğim için birkaç alıntı ile yetinelim:

“Demokratik konfederalizm, halkların ve toplulukların kendi kendini yönetmesine dayanır.” (…) “Demokratik konfederal sistem, komünler ve meclisler temelinde örgütlenir.” (…) “Toplumsal örgütlenmenin esası yerel topluluklardır.” (KCK Sözleşmesi, 2007)

“Toplumsal kimlikler tarihsel süreçlerde inşa edilir ve yine tarihsel olarak aşılır. (…) Toplum sabit değil, sürekli değişen bir ilişkiler ağıdır. (…) Kimliklerin mutlaklaştırılması, iktidarın yeniden üretilmesidir.” (Abdullah Öcalan – Özgürlük Sosyolojisi, 2011)

“Toplumu devlete indirgemek, özgürlüğün önündeki en büyük engeldir. (…) Devlet, toplumun doğal örgütlenmesinin önünde bir tahakküm aracıdır.” (Abdullah Öcalan – Bir Halkı Savunmak 2004)

“Ortadoğu ve hatta bütün dünya halkları için geçerli çözüm demokratik konfederalizmdir. Demokratik konfederalizm devlet olmayan, demokratik ulus örgütlenmesidir. Demokratik konfederasyon azınlık örgütlenmesidir; kültür örgütlenmesi, dini örgütlenme, hatta cins örgütlenmesi ve buna benzer örgütlenmelerdir. Buna demokratik ulus ve kültür örgütlenmesi diyorum. Her köyde demokratik bir komün çıkar. Her kültürel örgütlemenin, bunların tümünün birleştirilmesi konfederasyondur. Çizgi olarak yansıtılmalı. Buna devlet olmayan demokratik konfederasyon diyorum.” (Abdullah Öcalan – Demokratik konfederalizm, 2011)

Buraya kadarki alıntılarda net bir cemiyet biriminden bahsedilmediğini görüyoruz. (Daha net cümlelere ulaşamadık ama isteyenler metinleri inceleyebilir.) Aradığımız “kim için?” sorusunun cevabı yok. Onun yerine “halklar, topluluklar” var.  Bir de tanımlanmayan “ulus”. Bunların da tarihî olmamasına özellikle dikkat edilir. Çünkü “Toplumsal kimlikler tarihsel süreçlerde inşa edilir ve yine tarihsel olarak aşılır.” denilerek tarihî birikimi önemsiz kılıp ve aslında devletler tarafından dayatılan “ilişkiler ağı” haline getirir. Az önce de belirttiğimiz gibi egemenlik iddiasında bulunacak kimse olmamalıdır. Nihayet bir tanım yapacak olursak şöyle diyebiliriz:

Demokratik konfederalizmin gayesi, aslında tek bir cemiyet birimi ya da bir milletin değil, daha geniş bir yapının ve daha heterojen bir toplumun, yani birçok farklı etnik, kültürel, dinî ve toplumsal grubun özgürlüğünü ve haklarını güvence altına almak iddiası üzerine kuruludur. PKK’nın bu ideolojik sistematikte savunduğu temel gaye, Kürt halkının sözde özgürlüğü ve kendi kaderini tayin etme hakkıdır. Ancak, bu gaye sadece Kürt halkıyla sınırlı değildir; bölgedeki tüm topluluklar için de bir özgürlük ve eşitlik hedefi güdüldüğü iddia edilir. Bu bağlamda, gaye bir “millet” odaklı değildir. Bu ideoloji, çok dilli, çok kültürlü ve çok etnikli bir toplum düzeninin kurulmasını savunur.

Demokratik konfederalizmi kuranlar Marksizm kökenlidir fakat yeni bir şey söylerken liberalizme de bütünüyle sırt dönmemişlerdir. Bu sebeple söylem düzeyinde sınıfsız ve eşit bir toplum hedefi dile getirilir. Demokrasi ve eşitlik kavramları, yalnızca etnik değil, sınıf eşitsizliğini de kapsayacak şekilde kullanılır. Demokratik konfederalizm, mevcut kapitalist düzene karşı olduğunu iddia eder ve bu düzenin yarattığı sınıf farklarını ortadan kaldırmayı amaçladığını söyler. Bu çerçevede “sınıf”, temel bir cemiyet birimi olarak tanımlanır. İktisadi eşitliğin sağlanması gerektiği vurgulanır. Ancak bu noktada dikkat çekici bir belirsizlik ortaya çıkar: Ortada belirli bir sınıfın menfaatini önceleyen bir mücadele yoktur; iddia edilen mücadele herkes adınadır. Yani sınıf vardır ama sınıf bilinci yoktur; sınıf temel birimdir ama siyasal özne değildir.

Bu noktadan sonra Marksist çerçeve yerini giderek liberal bir hatta bırakır. Demokratik konfederalizm, bireyi merkeze alan bir özgürlük anlayışını benimser. İdeolojiye göre birey, kimliğini özgürce seçebilmelidir; doğuştan gelen, içine doğulan çevreden kaynaklanan her türlü kimlik tercihi bir dayatma olarak görülür. Millet, sınıf, hatta aile gibi tarihî ve sosyal bağlar, bireyin özgürlüğünü sınırlayan unsurlar olarak değerlendirilir. Bu bakış açısına göre insan, kimliğini belirleyen bütün bağlardan “kurtulmalı”, kendisini yeniden ve sürekli olarak inşa etmelidir. Bu noktada, doğduğu toplumun kültürünü, tarihini ve aidiyetlerini benimseyen birey, özgür sayılmaz. Aksine, dayatılmış bir kimliği kabul etmiş olmakla suçlanır.

İşte bu aşamada birey, demokratik konfederalizmin en işlevsel cemiyet birimi hâline gelir. Ancak bu birey, millete veya sınıfa yaslanan bir birey değildir. Kendi kimliğini, toplumsal bağlarını ve aidiyetlerini dilediği gibi seçmesi beklenen, sürekli yeniden tanımlanan bir bireydir. Böylece birey, milliyet veya sınıf gibi tarihî ve süreklilik taşıyan cemiyet birimlerinin dışında konumlandırılır. Sonuçta ne sınıf, kalıcı bir siyasal özne olabilir ne millet, meşru bir üst kimlik olarak varlığını sürdürebilir. Demokratik konfederalizmin tam da bu noktada Marksist eşitlik söylemi ile liberal bireycilik arasında kurduğu eklektik yapı, ortak kader fikrini çözen ve egemenlik üretemeyen bir toplumsal zemin meydana getirir.

Somutlaştıracak olursak; siz, doğduğunuz toprakların kültürünü, tarihini, inancını benimsemişseniz, bu ideolojiye göre kesinlikle özgür değilsiniz. “Kimliğinizi kendiniz seçmelisiniz.” İlk başta kulağa hoş gelen bu tını, aslında büyük bir emperyal oyuna gebedir. Ayrıntısına daha sonra gireceğiz fakat ferdi özgür bırakan bu ideoloji, aslında özgürlükten ziyade yalnızlık ve savunmasızlık vadeder. Üzerinde gereken hiçbir koruma olmadan çöle bırakılan birini düşünün. Karşısına çıkan ilk vahaya sorgusuz sığınacaktır. Fakat çöl, vahalarla değil seraplarla meşhurdur.

İdeolojinin söylemlerinden biraz çıkıp vakıaya bakalım. Demokratik konfederalizmi benimseyenlerin etrafına kümelenen unsurların, kişilerin, STK’ların profillerini inceleyelim. Gözünüzde marjinal grupların canlandığını seziyorum. LGBT hareketleri, azınlık kimlikleri, radikal ideolojiler (anarşizm, Marksizm türevleri), radikal dinî gruplar, “marjinal” veya “karşı-hegemonik” yapılar… hepsinin ortak bir özelliği vardır: Hiçbiri tarihte egemenlik üretmiş bir cemiyet birimi değildir ve daha önemlisi hiçbiri tek başına “bütün toplum adına konuşma” iddiası taşıyamaz. Bu gruplar milletle sorunludur, devletle sorunludur; ortak ahlâk, ortak tarih, ortak kader fikriyle sorunludur. Demokratik konfederalizm tam da bu yüzden, onlara doğal bir zemin sunar.

Peki gayeye tekrar odaklanırsak ne görüyoruz?

Teoride söylenene göre “Her kimlik, her grup, her düşünce halk meclislerinde temsil edilecek.” Bu cümle kulağa hoş bir demokratik şarkı gibi gelir ama “Bu mecliste ‘bütün’ adına kim konuşacak?” Esas soru budur.

El cevap: Kimse

Çünkü bunlara göre ortada bir millet, müşterek menfaat, müşterek kader ve müşterek istikbal tahayyülü yoktur. Peki herkesin kendi kimliği adına, kendi grubunun menfaati adına veya kendi minik tarih anlatısı adına konuştuğu bir meclis karar alabilir mi? Bu meclisteki kaosu hayal edin. Bugün bile sözde milletvekillerinin millet adına değil de başka gruplar adına konuştuğunu görüyoruz. Karar alabiliyorlar mı? Bütün bunların ışığında görünen köy kılavuz istemez. Demokratik konfederalizmin var ettiği meclis, çıkar pazarlığı yapılan bir arena hâline gelir. Yani ortada bir siyaset değil sürekli müzakere hâlinde tutulan bir parçalanmışlıktan başka bir şey olmaz.

Kritik nokta gayenin silikleşmesidir. Fakat bu durum, bebek katillerinin ideolojik eksikliğinden doğmaz. Bilakis tamamen bilinçli bir tercihtir. Demokratik konfederalizm, “Herkes için” dememeyi ister. Çünkü “herkes” dendiği anda bu “herkes”i tanımlayacak bir üst kimlik gerekir. Bu üst kimlik ise kaçınılmaz şekilde millet ya da en azından egemen bir siyasî cemiyet olur. Oysa bu ideoloji için üst kimlik başlı başına tehdittir. İşte sırf bu yüzden gaye vardır ama sahibi yoktur, haklar “yersen” vardır ama yükümlülük yoktur, özgürlük “yalancıktan” vardır ama sorumluluk yoktur, temsil “belki” vardır ama egemenlik yoktur.

Bu iş kimliksizliğe doğru gider ama asıl istenen kimliksizlik değildir. Asıl istenen şey sonsuz kimliklerdir. Herkes dilediği kimliği edinebilir. “Ben biyolojik olarak XY kromozomuyla doğdum ama öyle hissetmiyorum”, “ailem benim kaderim değildir”, “ben şu dili konuşmak onunla yazmak istiyorum”, “ben uyuşturucu kullanmak istiyorum kime ne”, “hangi kapitalist şirketle ticaret yapacağıma benden başkası karar veremez” … Yani sabit kimlik kabul edilmez, kimlikler kalıcı değildir, tarihî asla değildir ama sürekli yeni “aidiyetler” her zaman meşrudur. Bunlar geçicidir; pazarlık edilebilir, birbirine karşı kışkırtılabilir aidiyetlerdir.

Buraya kadar her kimliğin meşru görüldüğünü fark ediyoruz. Fakat bu büyük bir aldatmacadır. Çünkü millî kimlikler daima burada dışarda bırakılır. Daha doğrusu dahil edilir gibi yapılarak silikleştirilir. Demokratik konfederalizm sadece “Türk kimliği baskındır” demez. Bunun üzerinde öyle bir şema çizer ki sonunda insana, “Türk kimliği diye bir şey olmamalı” dedirtir. Çünkü bu ideolojiye göre bütün bu marjinal veya alt kimlikler, Türklük tarafından baskılanır. Fakat Türklüğe doğrudan saldırmak akıl kârı değildir. Doğru olan Türklüğü, yukarıdaki gibi diğer kimlikler düzeyine indirmektir. Yani bunu “Türk’e karşıyım” diyerek değil; “herkes temsile kavuşsun” diyerek yapmaktadır. Bu da onu klasik bölücülükten ayırıyor. Klasik bölücülük başka bir millet kurmak ister, demokratik konfederalizm ise millet fikrinin kendisini aşındırır.

Bu aşamada, sadece gayeye bakarak şu sonuca varabiliriz: Demokratik konfederalizmin gayesi bir millet, sınıf, ümmet, birey için değildir. Gayenin muhatabı sürekli parçalanan, sürekli yeniden tanımlanan, egemenlik iddiası taşımayan gruplar toplamıdır. Bu da fiilen ortak kaderi olmayan bir coğrafyaya çıkar.

Peki neden parçalı bir yapı teşvik ediliyor? Bu aslında çok kimliklilik adı altında kimliksiz, yalnız ve savunmasız bir insan yığını var eder. Sonuçta bu parçalı yapı asla egemenlik üretemez. Zira egemenlik için sabit bir cemiyet birimi, ortak bir kader tasavvuru ve merkezî bir iradeye ihtiyaç vardır. Bu da en güçlü haliyle millette birleşir. Demokratik konfederalizm ise bu üçüne sistematik olarak karşıdır. Bu ideolojiyi kullananlar için parçalı yapı birilerine bazı kolaylıklar getirir. Mesela ortak karar alınamaz, ortak menfaatler belirsizdir, siyasi irade sürekli müzakere etmeye mahkûm kalır, hiç kimse toplum adına konuşamaz. Bu yüzden millet, tarih, devlet tasfiye edilir veya sulandırılır. Yerine ise minik ve temelsiz anlatılar konur. Örnek mi? Yönelim, etnik kimlik, hedonizm…

Peki bu kadar kötü bir şeyi kim niye savunur? Bu yanlış bir sorudur. Doğru soru: Bu yapı kimin işine yaramakta?

İlk olarak millet olamayan, dolayısıyla egemenlik iddiasında bulunamayan grupların işine yarar. Mesela azınlık alt kültürler, radikal ideolojik veya dinî gruplar yani toplumun geneline hitap edemeyen yapılar… Bunlar bugün siyasi olarak kısmen temsil edilmeye çalışılsa da yeterli gelmediği açıktır. Bu gruplar millet altında daima, tali ve çıkmaz yollardır. Demokratik konfederalizm bunlara dev aynasında görünürlük kazandırır. Çünkü bu ideolojiye göre çoğunluk fikri ahlaken suçtur. Azınlık olmak ise başlı başına meşruiyet kaynağıdır. Netflix başta olmak üzere hâkim medyanın dayattıklarına bir de bu pencereden bakın.

İkinci kazanan ki bu asıl kazanandır, küresel emperyalist güçlerden başkası değildir. Zaten bu aşırı fikirleri Türk milletine düşman emperyalist güçler olmasa nasıl duyacaktık? ABD, İngiltere, İsrail, AB, Çin ve hatta Suudi Arabistan bunların daima arkasında olmuşlardır. Bunların karşısında ise sadece güçlü bağlarla birbirine kenetlenmiş insanların oluşturduğu milletlerden başkası çıkamaz. Çünkü milletler, devlet kurar. Millî birliğe sahip bir devlet emperyalizme dirençlidir ancak parçalanmış toplulukların kaos içinde yönettiği yapı müdahaleye açıktır. Tarihte Antik Yunan, İtalyan şehir devletleri, Alman prenslikleri yakın zamanda Lübnan, Yugoslavya, Bosna-Hersek yıkıcı örneklerdir. Emperyalistlerin bu ideolojiden beklentisi yüksektir. Çünkü demokratik konfederalizm sınırları muğlaklaştırır, merkezi otoriteyi gayrimeşru ilan eder ve yerel aktörleri öne çıkarır. Sonuçta dış etki kolaylaşır; sivil toplum, insani müdahale veya hak savunusu adı altında siyasete sürekli müdahale edilir. Nasıl mı? Merak edenler 19. yüzyıl Osmanlısına baksınlar. İşte bu nedenlerle bu model ABD, İngiltere, İsrail, AB, Çin veya benzer emperyal güçlerin değil bunların hedefindeki devletlerin yani milli birliği parçalanmak istenenlerin üzerinde akbaba gibi döner durur. Böyle bir coğrafyada her türlü kültürel, iktisadi, siyasi emperyalizm cirit atar. Kültür olmadığından emperyalizmin dayattığı ne varsa kabul edilir. Salt tüketim toplumu oluşur çünkü güçlü milli bağlar olmadan sanayi üretimi de maalesef açığa çıkmaz. Sonuçta yabancı askerlere kimse kötü gözle bakmaz aksine kurtarıcı görülür. Irak ve Suriye’ye bakmanız yeterlidir. Böyle toplumlar ne kendine ne dünyaya hiçbir şey sunamaz. Sadece emperyalist ülkelerin insan ve pazar kaynağı olur.

Üçüncü ve son olarak ideolojik düşüncelerle devlete karşı olanların da işine yarar. Aslına PKK, bu ideolojiyi zaten bu insanlardan ödünç almıştır. En ünlüsü Murray Bookchin’dir. Bundan başka diğer anarşistler, sol-liberaller, azınlık İslamcıları… bunu savunur. Bu akımların ortak noktası ise dikkate değerdir. Hepsi devleti bir baskı aygıtı olarak görür, millet fikrini kurgu beller, egemenliği ise ahlaksızlık diye yaftalar. Demokratik konfederalizm bu yenilmiş ideolojik enkazın siyasi vitrinidir.

Şimdi son olarak şuraya gelelim; devletin olmadığı yönetim düzeni kime alan açar? Öyle ya, bir meydan varsa burada atlılara da ihtiyaç duyulur. Yani kim yönetir? Cevap halk değil, millet hiç değil. Bu alan şu üçüne açılır:

1- Seçilmemiş ama etkili yapılar: Mesela STK’lar, platformlar, fonlanan sivil ağlar, uluslararası kuruluşlarla temaslı aktörler. Bunların rol aldığı yerde devlet yoktur ama bunlar karar alır, baskı kurar, yönlendirmede bulunur. Sadece hesap verebilirlik yoktur. Yani herkes yetkilidir ama kimse sorumlu değildir.

2- Sürekli kriz üreten kimlik siyaseti: Her kimlik daha fazla görünürlük ve hak talep eder ve sonuçta daha fazla mağduriyet üretir. Bu bitmek bilmez tartışmalara ve krizlere yol açar ama zaten istenen budur. Çünkü sistemin yakıtı budur. Bunun tam karşısında duran millet ise krizleri çözmek ister, bir noktada “yeter” der ve düzen kurar. Bu yüzden millet tasfiye edilmelidir. Sömürünün tek yolu budur.

3- Şiddeti dolaylı olarak meşrulaştıran zemin: Bu çok önemlidir zira ortak gaye yoksa, ortak ahlâk yoksa,
ortak egemenlik yoksa, şiddetin sınırını kim çizecek?

Demokratik konfederalizm, şiddeti açıkça savunmaz. Sonuçta artık silah bırakıldı(!). Yine kimin meşru, kimin gayrimeşru olduğuna karar verecek bir merkez de tanımaz. Bu da şiddeti, ideolojik gerekçeyle “direniş” adı altında
sürekli dolaşımda tutar.

Bütün bunların sonucunu merak edenler Taht Oyunları’nın finalden önceki bölümünü izleyebilir.

Toparlayacak olursak; demokratik konfederalizmin gayesi bir düzen kurmak değil, düzen kurabilecek cemiyet birimini ortadan kaldırmaktır. Türk milliyetçiliği açısından bu şu anlama gelir: Bu ideoloji, Türk milletine alternatif bir millet önermez aksine Türk milletinin siyasî özne olma imkânını hedef alır. Bu nedenle tehlikelidir. Bu nedenle kavga kaçınılmazdır. Ve bu nedenle mesele yalnızca “PKK” meselesi değil, egemenlik meselesidir.

Sistemin değer unsurları ile devam edeceğiz.

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 5 / 5. Oy sayısı: 1

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın