KATRANI KAYNATSAN OLUR MU ŞEKER?

0
(0)
KATRANI KAYNATSAN OLUR MU ŞEKER?Yasemin Çalışkan

“Adalet mülkün temelidir.” cümlesini pek çok defa duymuşuzdur. Türk milletinin devlet ve hukuk kavramlarına yüklediği derin anlamı özetler nitelikteki bu sözün mahiyetini tekrar tekrar düşünmemiz gereken günlerden, aylardan, senelerden geçmekteyiz. 2. Çözüm Süreci olarak nitelendirilen bu dönemde adalet (hukuk) bir dinamit haline getirilip mülkün (devletin) temeline yerleştirilerek Türk devletinin infilak ettirilmesi planlanmaktadır. Peki hukuk buna nasıl aracı edilmeye çalışılmaktadır? Bu yazımızda bu soruya cevap aramaya gayret edeceğiz. Konuya ilişkin olarak değerlendireceğimiz ilk husus egemenlik kavramıdır. Zira Türk milliyetçileri olarak defaatle bir “egemenlik sorunu” olduğunu ifade ediyoruz. Peki gerçekten öyle mi? Egemenlik nedir, neden bu kadar önemli?

Egemenlik Nedir?

Hukukî açıdan bir devletin varlığı için üç temel unsur gerekmektedir: millet, ülke, egemenlik. Birbirine belli başlı unsurlar ile bağlı bir milletin, belirli bir coğrafî alan üzerinde hâkimiyet kurması ile bir devletin varlığından söz etmek mümkündür.[1]  Burada millet dediğimiz toplumu bir arada tutan bazı bağlayıcı unsurlar bulunmaktadır: dil birliği, ülkü birliği, din birliği, tabiiyet, ortak tarih… Egemenlik dediğimiz şey ise bu bağlılıkların meydana getirdiği ortak anlayış ve yaşayış tarzını, hayat görüşünü potansiyel tehditlere karşı korumaya, yaşatmaya ve aktarmaya hizmet etmek amacıyla vardır. Bu amaç doğrultusunda kurallar koyma, yaptırımda bulunma, emretme güçleri kullanılır.  Yani egemenlik; emretme, kural koyma yetki ve gücüdür. Devlet düzeyinde bir örgütlenmesi olmasa da bir arada yaşayan her toplulukta, benzeri bir emretme gücü ve bunun kuralları vardır. Bir arada yaşayabilmek için böyle bir gücün varlığı zorunludur. Bu noktada her milletin sahip olduğu anlayışa göre egemenliğin kaynağının ne olduğu değişmektedir. Kendi devlet tarihimiz açısından incelediğimizde, İslamiyet öncesinde egemenliği “kut” kavramı ile bağdaştırıyoruz. Göktürk Abidelerinde egemenliğin Tanrı’dan alındığı, Tanrı tarafından belirli bir kişiye verildiği şeklinde bir inancın olduğu ifade edilmektedir. Ancak burada teokratik bir anlayış olmadığına dikkat edilmelidir. Hükümdarlık gücünü Tanrı verir ama hakan, devleti kendi adına yönetir. Teokratik bir zeminde olsa hükümdarın yanlış yaptığı ileri sürülemez ancak Türk hükümdarının yetkileri “töre” ile sınırlandırılmıştır. Bu doğrultuda Tanrı tarafından hükümdara verilen kut, Türk töresinin bağlayıcılığı çerçevesinde meşruluk kazanır.[2] Bu anlayış İslamiyet’i kabul etmemizden sonra da devam etmiştir. Türk devleti bu sefer Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olmuş, devletlerimiz “Allah’ın izni ile” zaferler kazanmış, dünyanın birçok yerinde egemenlik kurmuştur. Yazının başında bahsettiğimiz “Adalet mülkün temelidir.” cümlesi burada önemini daha net ifade etmektedir. Zira Türk devletinin egemenliği; Türk töresinden ve Allah’ın yeryüzünde tesis ettiği nizamdan alınan ilham ile adalet kavramını yaşattığı ölçüde meşrudur.

2. Çözüm Süreci, Millet Sistemi ve Cumhuriyet

Egemenlik bahsini günümüzde 2. Çözüm Süreci nezdinde değerlendirirken bazı söylemlere açıklık getirmekte yarar görüyoruz. Bu yazı kapsamında ele alacağımız başlıca iki söylem vardır. Bunlardan ilki ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi olarak görev yapan Thomas J. Barrack’ın “Osmanlı İmparatorluğu’ndaki millet sistemi, farklı grupların merkezî sistemdeki varlıklarını yüzlerce yıl sürdürmelerine imkan verdi” cümlesidir. İkincisi ise PKK siyasî uzantılarının defaatle “Cumhuriyet kuruldu ama…” sözleriyle başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna yönelik sevgisizlik ifadeleri içeren cümleleridir. Nedir Cumhuriyet’imizin kuruluşundaki problem? Öncesindeki Osmanlıyı daha iyi, daha güzel hoş kılan nedir? Sözü geçen hangi Osmanlı? Bu noktada dem vurulan “millet sistemi” nedir? İzah etmeye çalışalım.

İlk olarak Türk töresindeki adaletin nasıl bir temele oturduğunu ifade etmekte fayda görüyoruz. Bizim adaletimiz ne İsrail’in egemenliğini sağlamak adına Müslümanları katleden adalet anlayışına ne Fransa’nın Kuzey Afrika’da egemen olmak için yaptığı asimilasyon politikasındaki adalet anlayışına ne de Çin’in egemenliğini sağlamak adına Doğu Türkistan’da yaptığı işkence ve zulüm anlayışına dayanan adaletle bir benzerlik taşıyor. İnanır mısınız, Bizans’ın kendi egemenliği tehdit altında olduğunda bünyesindeki Hristiyan halkına zulmetme anlayışındaki adaletle de bir benzerliğimiz yoktur.  Hatta büyük Türk hakanı Fatih’in İstanbul’u fethetmesinden önce Doğu Roma Grandükü Notaras’ın bir rivayete göre: “İstanbul’da Latin şapkası görmektense Türk sarığını tercih ederim!” sözü de hasret çektikleri Türk adaletinin bir göstergesidir. Her türlü varlığı Yaradan’ın “kutsal bir emaneti” olarak kabul eden Türk adaletinin en somut yansımalarından biri tam da o dönemde Fatih Sultan Mehmet Han tarafından meydana getirilen millet sistemidir. İkisi imparatorluk, üçü krallık, on ikisi beylik/prenslik/dukalık olmak üzere toplamda on yedi devlete son vererek Türk egemenliğini hâkim kılan Fatih, geniş coğrafyanın devlete yüklediği külfetin güçlü bir ordu ve ekonomiyi gerektirdiğinin farkındaydı. İlaveten bu sınırlar içerisindeki farklı unsurların bir arada yaşaması da sistematik işleyen bir devlet idaresini gerektirmekteydi. Buna yönelik hukukî çalışmaların en önemlilerinden biri millet sistemidir.

Millet sistemine göre devlet içerisinde karşılıklı anlaşma ile oturma izni olan gayrimüslimlere “zımmî” denilmektedir. Aradaki sözleşme, Zimmet Sözleşmesidir.[3] Böylece Fatih’in Türk egemenliğini yaydığı topraklarda tüm gayrimüslimler, Türk milletinin benimsemiş olduğu İslamiyet’in üstünlüğünü kabul etmek ve devlete karşı vergi gibi mükellefiyetlerini yerine getirmek koşuluyla özgürce kendi kimliklerini koruyarak yaşayabiliyordu. Ancak bu durumda Türk egemenliğinden herhangi bir taviz verilmesi söz konusu değildi. Zira devlet emretme, yaptırımda bulunma, karar verme konusunda hâlâ Türk’tü. Ordusu, devlet içerisinde kullanılan dili, iktisat sistemi, hukuku, eğitimi ile de bu egemenliğini devletin her kurumlarında sonuna kadar yaşatıyor ve bu vesile ile de Türk töresine uygun olarak adaleti tesis ediyordu. Zımmîler dinî açıdan kendi cemaatlerini oluşturabiliyor, bu cemaat içerisinde oluşturulan müfredat ile eğitim alabiliyordu. Hukukî anlamda da devlet tarafından her hakları gözetilmekte olup aile, miras hukuku gibi konularda kendi dinlerine göre sorunlarını çözebiliyor, ceza hukuku gibi kamu menfaatini ilgilendiren konularda ise doğrudan Türk hukuku vasıtası ile adil bir hayat sürüyorlardı. Hatta bu konuda zımmîlere bir ayrıcalık tanınmakta olup Osmanlı ceza hukukuna göre örneğin kısasın uygulanamadığı durumlarda suçlu zımmîlere Müslümanlara tayin edilen diyet miktarının yarısı tatbik edildiği bile olmuştur. Suç işleyen zımmînin aynı suçu işleyen bir Müslüman’ın ödediği cezanın yarısını ödemekle yükümlü olması kanunnamelerde de kabul edilmiştir.[4]

Takdir edersiniz ki millet sisteminin 2. Çözüm Süreci kapsamında kaşınan ve arzulanan kısmı bu dönem değildir. 2. Çözüm Süreci kapsamında yapılan güzellemelerin hangi Osmanlı olduğunu hep birlikte inceleyelim.

Devletin eğitimden, orduya, resmî dilinden, yürütme erkini meydana getiren üst düzeyine kadar her nevi kurumunda Türk’ün bulunduğu yani egemen olduğu zamanlarda devletin temelinde bulunan adalet duygusunun ilerleyen süreçlerde kaybolması, artık tebaasındaki insanların ihtiyaçlarını karşılamaktan yavaş yavaş aciz kalması sonucunu doğurdu. Yaşadığımız çöküş süreçlerinde pek tabi devletin egemenliğinin hem tebaası nezdinde hem de medeniyet yarışında artık öne geçmiş Batılı devletler nezdinde meşruluğunu vurgulayacak yeni hukukî düzenlemelere ihtiyaç duyuldu. Bu bağlamda Tanzimat Fermanı ile başlayan süreçte devletimiz adeta kendini diğer devletler ve tebaası karşısında savunur konuma geldi: “Vatandaşlarımıza eşit davranıyoruz! Çok eşitiz! O kadar eşitiz ki bakın Devlet-i Aliyye’yi de birlikte yönetiyoruz!”

Pek tabi bölüşülmeye hazır bir miras için bu eşitlik nârâları yetmeyecekti. Konumuzun ana omurgası olan millet sisteminin dönüşümünü meydana getiren, günümüz tartışmalarında ağızları sulandıran 1876 Anayasası dönemine gelmiştik. Tam da bu noktada dikkat buyurunuz, kafamızda aynı anda iki farklı pencere belirmeli: ilki 1876 Anayasası ve onu meydana getiren komisyon, ikincisi ise 2. Çözüm Süreci’nde anayasal öneriler sunması için görevlendirilen komisyon ve henüz ortaya konmayan yasal düzenlemeler. İlkine bir göz atalım. 1876 Anayasası’nın oluşum aşamasında kurulan komisyona yardımcı olması mahiyetinde sunulan, Osmanlı Devleti’nin ABD Büyükelçiliğini yapan Aristarchi Bey’den istenen raporun bazı kısımları bize çok şey anlatmaktadır:

“…Bildiğiniz gibi idarî sistemimiz, Fransa’dan ithal edilen ve orada dil, din, eğitim birliği nedeniyle çok iyi işleyen merkeziyetçiliktir. Hâlbuki Osmanlı Devleti heterojen bir yapıya sahip ve bu nedenle merkeziyetçiliğin burada değişik sonuçlar doğurması çok doğal… Merkeziyetçilik işlemiyorsa bugünkü mevcut rejimin yerine geçecek ve tamamen ülkenin âdet ve ihtiyaçlarına uygun olan sistem nedir? Bana öyle geliyor ki Vilayetler Nizamnamesi[5], bölgesel temeller üzerine kurulmuştur… Acaba padişahın hükûmeti, otoritesine zarar vereceği gerekçesiyle bu idarî taksimatta adaleti yerine getirme, vergi toplama, yerel polis teşkilatı gibi bazı hakların yerel yönetime devredilmesine karşı çıkar mı? Bu reforma paralel olarak ırklar arasındaki siyasî eşitliğin gerçek bir şekilde uygulanmasının kaçınılmaz olduğu kanaatindeyim… Bu çalışma “Şark Sorunu” diye adlandırılan sorunun barışçıl çözümünü de beraberinde getirecektir…”[6]

Söz konusu raporda geçen ifadelerin ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için Osmanlı’nın Batılılaşma sürecini incelememiz gerekmektedir. Her ne kadar Batılılaşmaya ilişkin ilk çalışmalar Lale Devri’ne uzansa da konumuz bağlamında işin siyasî ve hukukî yönü Tanzimat ile birlikte başlamıştır. Mahiyeti itibariyle Tanzimat Fermanı; medeniyetin el değiştirmesi ile birlikte bir dönüşüm aşamasına giren Devlet-i Aliyye’nin, tebaasının devlet nezdinde her türlü ihtiyaçlarının karşılanacağını ve bunu yaparken de bu nizam ve kanunları ulemanın değil, doğrudan doğruya idare başında olan ve pratik devlet ihtiyaçlarını karşılamak zoruna bulunan bürokratların hazırlayacağını ifade ettiği bir fermandır.[7] Kısacası devletin yönetim aşamasında sağlaması gereken nizamı artık devşirmelerin ekseriyetini oluşturduğu bürokratlar yerine getirecek. Bu yönüyle yönetim üzerindeki egemenliğimizin “tanzim” edilmesini tescillemiş bulunuyoruz. Bir başka yönüyle de bu durum, Devlet-i Aliyye’nin, gittikçe ayrılıkçı bir politika izleyen unsurların içlerinden “Osmanlıcı” bir aydın yetiştirerek idareye ortak edip bu cemaatleri yönetme gayesi güttüğü ve bu cemaatler içinde bir kontrol mekanizması sağlamak istediği ifade edilmektedir.[8] Bizim dikkat çekmemiz gereken asıl unsur ise yeni bir anlayışın peyda olduğudur. Devlet artık tebaasını bir arada tutmak amacıyla “Osmanlılık” kimliği ortaya koymaya çalışmaktadır. Nitekim hukuk tekniği açısından Türk tarihindeki ilk anayasal düzenleme olarak kabul edilen ve 2. Çözüm Süreci’nde görev alan komisyona ilham niteliğindeki 1876 Anayasası’nda bu durum açıkça ortaya konmuştur.

Madde 8 – “Devleti Osmaniye tabiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve meshepten olur ise bila istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir.”

Anayasanın 26 ve devam maddelerinde ise Ayan ve Mebusan Meclislerinden bahsedilmiş ve görevleri tayin edilmiştir. Özetle; 1876 Anayasası ile birlikte yarattığımız “Osmanlılık” kimliğini hem tescillemiş olduk hem de hâlihazırda hukukî egemenliğimizin idarî teşkilatlanmasını paylaştığımız ayrılıkçı gruplar ile artık “yasama sürecini” de paylaştığımız bir meclis meydana getirdik. Ve bu anayasa 1924 yılına kadar yürürlükte kaldı. Ancak ne yazık ki muğlak, belirsiz bir kimliğin bir arada tutucu etki yaratmasını beklemek çözüm olamamıştır. Günün sonunda bilinen dünyanın üçte ikisindeki varlığımız, Sevr’de öngörülen toprak parçasına evrilmiştir. Ayakların baş, başların ayak olduğu; kültürel varlılarını ve tekamüllerini Türk milletinin sağladığı hürriyet ortamına borçlu oldukları halde, buldukları ilk fırsatta bizleri yok etmeye gayret eden topluluklar ve kaos ortamı: İşte büyükelçinin arzuladığı Osmanlı…

Lozan ve 1924 Anayasası

Peki ya terör örgütü mensuplarının ve siyasî uzantılarının: “Lozan ve 1924 Anayasası ile başlayan sorunlar…” diye ifade ettikleri, sıkıntılı gördükleri Türkiye ile kastettikleri nedir? Lozan öncesindeki anayasa olarak ifade ettikleri 1921 Anayasası’dır. İlgili Anayasa’nın 11. maddesindeki “vilayetlerin özerkliği” kavramı zannımızca yeniden ele alınsın, buna bağlı olarak da bir federasyon olmasak bile en azından merkezî yönetimin parçalanmasına bir kapı aralayıverelim(!) arzusu taşımaktalar ki ağızlarından “güçlendirilmiş yerel yönetim” kavramı düşmemektedir. Söz konusu anayasanın nasıl bir ortamda çıktığı unutulmamalıdır. Yenice Sevr Antlaşması imzalamış ve buna bağlı olarak etrafında işgal edilmemiş neredeyse hiçbir toprağı kalmamış, ordusunu, vatanını, ekonomisini, ırzını yedi düvele teslim etmek zorunda kalmış bir Türk milleti… Bu dönemde bağımsızlığına yapılan tecavüzü, canına kast edilmesini kabul etmeyen, demirden dağa meydan okuyan bir grup Türk evladının bağımsız yeni bir devleti meydana getirme esnasında geçiş aşaması niteliğinde oluşturduğu 1921 Anayasası, 2. Çözüm Süreci istismarcılarına yem edilmemelidir. Söz konusu süreçte aynı istismarcıların 1924 Anayasası’nda tam olarak nelerden rahatsız olduğunu anayasada geçen bazı maddeler üzerinden açıklayalım.  İlk olarak 2. maddede yer alan devlet yönetimindeki temel altı ilke arasında Türk milliyetçiliğinin bulunması, devamındaki maddelerde egemenliğin Türk milletine ait olduğunun ifade edilmesi ve her türlü yasama, yürütme yetkisinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde toplanmasına yönelik hususlar, arzulanan “güçlendirilmiş yerel yönetim” yani özerkliğe giden yola büyük bir engel teşkil etmektedir. Aynı zamanda 88. maddede yer alan “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir.” ifadesi başta olmak üzere 10. 11. 38. 68. 69. 82. 87. 92. maddelerde de Türklük vurgusunun yer alması yani tek bir milletten bahsediliyor olması karşı çıkılan en büyük hususlardandır.

Sonuç Yerine

Ezcümle arzulanan Türkiye; Lozan Antlaşması ile Anadolu üzerinde yeniden hür ve müstakil Türk egemenliği sağladığını tüm dünyaya ilan eden, azınlık kavramının hiçbir iç ve dış unsurlarca istismar edilemeyecek şekilde yalnızca “gayrimüslim” olarak kabul etmek suretiyle parçalanamayan tek bir millet vurgusu yapan, bu millî bütünleşmeyi de 1924 Anayasası ile tescilleyen bir Türkiye değil… Yazının başlığında sormuşuk: katranı kaynatsan olur mu şeker? Elbette olsa olsa cinsine çeker. Öyle anlaşılıyor ki Devlet-i Aliyye’nin dağılma döneminde “Osmanlılık” olarak ifade edilen muğlak ve kimliksiz bir yapıda Türk egemenliğinin bölüşülmesiyle “Şark Sorununun” çözüleceğine inananların içimizdeki temsilcileri bugün aynı dili, aynı metodu kullanarak mensubu olduğumuz milletimizi ve devletimizi parçalama ve yok etme gayesi taşıyan bir süreç yönetmektedir. “Türkiyelilik” olarak kurguladıkları muğlak ve kimliksiz devlette çok dilli, yerel özerkliklerle millî bütünlüğü parçalanmış ve gün sonunda “Türk sorununun” çözülmesini planladıkları bir Türkiye hayal etmektedirler. Pek tabi Osmanlı’nın yıkılış sürecini takiben Türk milletini titretip kendine döndüren bir grup Türkçü sorunu çözdü. Bugün üstünde yaşadığımız ve mirasçısı olduğumuz o devletin çatısı altında malûm sürecin sözcüleri tarafından her fırsatta yaftalanan o Türkçülere borcumuz çoktur. Çünkü biliyoruz ki o dönemin insanlarının yaptığı gibi bugün de milletimizi titretip kendine döndürme görevi bizdedir. Zira mevcut devletimizde heterojen bir yapı söz konusu değildir. Yaratılmaya çalışılan bölücülüğün istismarlarını hiçbir şekilde kabul etmiyoruz.

KAYNAKÇA

(1) Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, Cilt IV: Köprülüler Devri (1656–1703) Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.

(2) İlber Ortaylı, Batılılaşma Yolunda, Merkez Kitapçılık, 2007.

(3) A.A. Türkei, R 12413, A. 4827, 15 Haziran 1876, Tarabya, aktaran: Gülnihal Bozkurt, Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi, Türk Tarih Kurumu Ankara, 2020.

(4) Gençoğlu, Mustafa. 1864 ve 1871 Vilâyet Nizamnamelerine Göre Osmanlı Taşra İdaresinde Yeniden Yapılanma, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2.

(5) Soykan, Tankut. Osmanlı İmparatorluğu’nda Gayrimüslimler, Ütopya Kitabevi, 2000.

(6) Bozkurt, Gülnihal. Alman-İngiliz Belgelerinin ve Siyasi Gelişmelerinin Işığı Altında Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukukî Durumu (1839–1914). Türk Tarih Kurumu, 2012.

(7) Ercan, Yavuz. Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler: Kuruluştan Tanzimat’a Kadar Sosyal, Ekonomik ve Hukuki Durumları. Turhan Kitabevi, 2001.

(8) Yurdaydın, Hüseyin. İslam Devletlerinde Müslüman Olmayanların Durumu. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 27, sy: 1-4 (Ağustos 1985).

(9) Gözler, Kemal. Anayasa Hukuku: Temel Esaslar. Ekin Kitabevi, Temmuz 2019.

(10) Kösoğlu, Nevzat. Türk Olmak Ya da Olmamak: Millî Kültür, Mozaik Kültür ve Etnisite. Ötüken Neşriyat, 2024.


[1] Kemal Gözler, Anayasa Hukuku: Temel Esaslar. Ekin Kitabevi, Temmuz 2019. s. 155 vd.

[2] Nevzat Kösoğlu, Türk Olmak Ya da Olmamak: Millî Kültür, Mozaik, Kültür ve Etnisite. Ötüken Neşriyat, 2024, s. 182–193.

[3] I. Tankut T. Soykan, Osmanlı İmparatorluğu’nda Gayrimüslimler, Ütopya Kitabevi, 2000, s. 68.

[4] Bozkurt, Alman-İngiliz Belgelerinin ve Siyasi Gelişmelerinin Işığında Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukuki Durumu (1839–1914), s. 25; Yavuz Ercan, Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler: Kuruluştan Tanzimat’a Kadar Sosyal, Ekonomik ve Hukuki Durumları, s. 189; Hüseyin G. Yurdaydın, “İslam Devletlerinde Müslüman Olmayanların Durumu”, s. 107.

[5]Vilayetler Nizamnamesi; devletin tüm unsurlarını Osmanlılık bilinciyle bir arada tutabilecekleri düşüncesi ile Müslümanlarla birlikte gayrimüslimleri de taşra idaresinde söz sahibi kılmak amacıyla yapılan düzenlemelerdir. Bu düzenlemeler ile  Osmanlı Devleti idarî bakımdan 27 vilâyet ve 123 sancağa bölünmüş, her bir idari birimde oluşturulan meclislere gayrimüslimler de dahil edilerek idareye ortak edilmiştir. Ayrıntılar için bkz. Mustafa Gençoğlu, “1864 ve 1871 Vilâyet Nizamnamelerine Göre Osmanlı Taşra İdaresinde Yeniden Yapılanma”, Çankırı Karatekin Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü.

[6] A.A. Türkei, R 12413, A. 4827, 15 Haziran 1876, Tarabya, aktaran: Gülnihal Bozkurt, Batı Hukukunun Türkiye’de Benimsenmesi, 3. Baskı, TTK, Ankara, 2020, s. 56–58.

[7] Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, Cilt IV: Köprülüler Devri (1656–1703) Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016, s. 141.

[8] İlber Ortaylı, Batılılaşma Yolunda, Merkez Kitapçılık, 2007, s. 176.

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın