
Bakü’yü anlamak, yalnızca onu görmekle mümkün değildir. Bir şehri kavrayabilmek için onun değişimini, dönüşümünü ve yükselirken geride bıraktıklarını da fark etmek gerekir. Şehrin büyümesi, tıpkı insan gibi, bir yandan gelişimi temsil ederken öte yandan bastırılanları ve unutulanları da açığa çıkarır. Bu farkındalık, insanı hem mekâna hem de kendisine doğru bir sorgulamaya sürükler. Hazar, uzaktan bakılan bir deniz olmaktan çıkar, üç renkli bayrağın gölgesinde insanın içine dolan bir nefese dönüşür. Gündelik hayatın yıpratıcı akışından uzaklaşıp ruhu dinlendirmek ve insanın kendi sınırlarıyla yüzleşmesi için bir durak bulmak ister. Bu durak, aynı zamanda insanın yücelik karşısında küçüldüğü, sessizliğin içinde kendini aradığı, kutsal olanın karşısında susmayı, şehitlerin yüceliği önünde küçülmeyi öğrendiği bir eşiktir.
Bu suskunluğun adı Şehitler Hıyabanı’dır. Zincirlerini kırmış bir vatanın kalbinde, yarım kalan hayatların ve adanmışlıkların sessizce konuştuğu bir yerdir burası. Yetmiş yıllık esareti geride bırakmış bir milletin hafızası, acısı ve direniş bilincidir.
Bugün herkesin Şehitler Hıyabanı olarak bildiği yüz yıllar boyunca adını ve kimliğini defalarca değiştiren, bir zamanlar Çemberekend Kabristanlığı, sonra Kirov Parkı, ardından Dağüstü Park olarak anılan bu mekân… Peki, bir yer – üstelik bu dünyadan göçenlerin sonsuz uykusuna ev sahipliği yapan bir istirahatgah – neden bu kadar savrulur, değişime zorlanır? İnsanların kutsalı nasıl olur da çiğnenir, ayaklar altına alınır ve sessizliğe mahkûm edilir? Bakü manzarasına açılan bu eşsiz pencerenin nelere tanıklık edip nelerden vazgeçtiğini, neleri sineye çekmek zorunda bırakıldığını hem şeref hem gurur hem de acıya nasıl kucak açtığını bilmek için tarihi sayfalayalım.
Bakü’nün Çemberekend semtinde, 19. yüzyılın sonlarından itibaren şehir halkının defin işlemleri için kullanılan Çemberekend Kabristanlığı ilk bakışta şehrin diğer mezarlıklarından bir farkı olmasa da 20. yüzyılın başlarından itibaren Azerbaycan tarihinin en ağır kırılmalarına şahitlik etmesiyle tarih ve hafızanın sessiz bekçisi, acıların ve kayıpların saklandığı bir uğrak hâline gelmiştir.
Bu sessizlik uzun sürmemiştir. Yıllar boyunca toprağın altına bırakılan fısıltılar, 1918 baharında bir anda haykırışa dönüşmüştür. Çemberekend Kabristanlığı, bu tarihle birlikte yalnızca geçmişi saklayan bir mekân olmaktan çıkmıştı. Kanla, gözyaşıyla ve yarım kalan hayatlarla dolu bir hafızanın yükünü taşımaya başlamıştır. Bakü sokaklarını saran şiddet, buraya getirilen her cenazeyle toprağa biraz daha işlemiştir.
1918 yılının 31 Mart’ında Bakü’de yaşananlar, sıradan bir çatışma değil; planlı, örgütlü ve ideolojik bir imha hareketiydi, bir soykırımdı. Ermeni Taşnak silahlı gruplarının Bolşevik desteğiyle harekete geçmesiyle şehir, adım adım bir ölüm coğrafyasına dönüştürüldü. Müslüman mahalleleri havadan ve denizden bombalanırken, evler yalnızca yakılmadı; içindeki hayatlar da kasıtlı bir vahşetle yok edildi. Kadınların ve çocukların özellikle hedef alınması, bu şiddetin askerî siyaset değil, doğrudan bir yok etme siyaseti olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Şehrin sokaklarına önceden yerleştirilen makineli tüfekler, kaçışı imkânsız kılarken yakılan evler, yıkılan camiler ve katledilen siviller Bakü’nün hafızasına silinmez bir iz bıraktı. Bu vahşet, milletle beraber onun düşüncesini ve kültürel hafızasını da hedef aldı. Matbaalar, gazeteler ve daha niceleri ateşe verildi. Şehir susturulmak istendi.
Bu kanlı tecrübe, kurulmak istenen Sovyetlerin “birlikte yaşama” ve “ortak gelecek” söylemlerinin ardındaki gerçek niyeti bütün çıplaklığıyla açığa çıkardı. Soykırımdan sonra artık hiçbir siyasi görüş eskisi gibi olamazdı. Yaşananlar, halkın zihninde geri dönülmez bir farkındalık yarattı ve bağımsız devlet fikrini bir ideal olmaktan çıkarıp tarihî bir zorunluluğa dönüştürdü. O gün sadece Bakü’de değil Azerbaycan’ın birçok şehrinde akan kan, daha sonra bağımsızlık yolunda atılacak adımların sessiz ama kararlı habercisi oldu. Çemberekend Kabristanlığı ise bu büyük felaketin ardından, soykırım şehitlerinin son sığınağı olmanın ötesine geçti. Unutturmaya dayalı Sovyet ideolojisinin karşısında yükselen görünmez bir hafıza duvarına dönüştü.
Tarih sadece felaketleri yazmadı. 1918’in ilk aylarında, Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesini desteklemek üzere yola çıkan Kafkas İslam Ordusu, eylül ayında Bakü’ye adım attığında şehrin kaderini değiştiren bir direnişin öncüsü oldu. Ordunun askerleri, yalnızca işgalci güçleri geri püskürtmekle kalmadı; savaş şehitleri, şehirle halk arasında oluşan bu yeni hafıza ağının bir parçası olarak Çemberekend Kabristanlığı’na defnedildi. Her bir mezar, hem 1918 Mart’ının acısını hem de Eylül’ünün mücadelesini yansıtan birer işarete dönüştü. Felaket ve mücadele, Çemberekend’in toprağında üst üste yazıldı.
Türkiye ve Azerbaycan ordularının mücadelesi sonucunda yaklaşık 5 bin asker şehit düştü. Türk ordusunun Azerbaycan’da yürüttüğü her harekât, sadece savaşın değil, aynı zamanda ortak bir kader bilincinin ve millet iradesinin tezahürüydü. 1919’un Eylül ayında, Çemberekend’de Türk şehitlerinin anısını ebedileştirmek amacıyla büyük bir anıtın temeli atıldı. Temeli atılan bu anıt Azerbaycan – Türkiye kader birliğinin somut haliydi. 1920 Nisan’ında Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin yeni kurulmuş Sovyetler Birliği tarafından işgali, bu anıtın tamamlanmasına izin vermedi.
1920 yılında Azerbaycan’ın üzerine Sovyet hâkimiyetinin ağır ve boğucu gölgesi çöktü. Yeni kurulan rejim için komünizmi tahkim etmenin yolu unutturmak, geçmişi olmayan bir Sovyet vatandaşı yaratmaktı. Geçmişiyle bağı koparılmış bir millet, daha kolay şekillendirilecekti. Bu nedenle hedef alınan ilk şey yaşayan değil, toprak olmuş insanlardı. Mezarlıklar, şehitlikler ve anıt mekânları, ideolojik bir tehditti. Bu tehdidi yok ederek ya da işlevsizleştirerek tarihin silinebileceği sanılıyordu. Sovyet iktidarı, toprağı dönüştürerek hafızayı da kontrol altına alabileceğine inanmıştı.
Bakü yeni rejimin ideolojik öncelikleri doğrultusunda yeniden şekillendirilmeye başlandı. Bu süreçte, milli – manevi değerleri çağrıştıran ve Bolşevik anlatının dışında kalan tüm sembolik alanlar, Sovyet yönetimi açısından sorunlu mekânlar olarak değerlendirildi. Bu değerlendirmeden şehit mezarları da es geçilmemişti.
Sovyet yönetimi, Çemberekend Kabristanlığı’nın şehitlik niteliğini ortadan kaldırmak amacıyla 1939 yılında mezarlığı yerle bir etti. Mezarlıklar üzerinde park salınması işlerine başlandı. Apartman, okul, herhangi başka bir yapı değil, bilerek ve isteyerek park… Hem de “Kirov Parkı”…
Peki neden Kirov? Çünkü Sergey Mironoviç Kirov, Sovyet iktidarı açısından Azerbaycan’ın zor yoluyla sovyetleştirilmesinde aktif rol almış kilit bir figürdü. 11. Kızıl Ordu’nun Bakü’ye girişinde doğrudan yer alması, ardından Azerbaycan Komünist (Bolşevik) Partisi Merkez Komitesi Birinci Sekreterliği görevine getirilmesi, onu işgal sürecinin siyasi yüzlerinden biri hâline getirdi. Kirov’un adı, Orconikidze ile birlikte yürütülen sert “temizleme” politikaları, tutuklamalar, sürgünler ve baskı mekanizmalarıyla özdeşleşti. Bu dönem, Azerbaycan toplumunda derin yaralar açtı. Bu nedenle Kirov’un adı, Azerbaycan için bir “kurtuluş”u değil, zorla kurulan bir düzeni, bastırılan iradeyi ve sömürüye dayalı bir hâkimiyeti temsil ediyordu. Tam da bu yüzden, şehitlerin yattığı bir mekâna onun adının verilmesi, Sovyet iktidarının hafızayı silme ve kendi anlatısını dayatma iradesinin bilinçli bir tercihiydi.
1934 yılında Sergey Kirov’un öldürülmesinin ardından, Sovyet yönetimi onun adını ve ideolojik mirasını ölümsüzleştirmek için Çemberekend Kabristanlığı’nı tamamen ortadan kaldırma yoluna gitti. Mezarlık yerle bir edildi; şehitlerin yattığı toprak, bir “istirahat parkı”na dönüştürüldü ve alanın merkezine Kirov’un anıtı dikildi. Kirov’un heykeli tam da 1919 yılında temeli atılan ve inşası yarıda bırakılan Türk şehitliğinin yerindeydi. Bu dönüşüm, bir isim değişikliği ya da şehircilik yapılanması değildi, sessiz bir soykırımdı. Şehitlerin hatırası bastırılırken, onların yerine Sovyet panteonuna ait bir figür yerleştiriliyor, böylece geçmişin anlamı tersyüz ediliyordu. Dahası, parkın inşası sırasında taş sıkıntısı yaşandığında, mezar taşlarının yapı malzemesi olarak kullanılması, bu zihniyetin en çıplak göstergesi oldu. Böylece şehitlerin isimleri, hatıraları ve varlıkları, ideolojik bir simgenin gölgesinde fiziksel olarak da silinmeye çalışıldı. Geçmiş, toprağın üstünde yeniden şekillendirilirken, hafızanın taşları yerinden sökülerek iktidarın hizmetine sunuldu.
Zamanla bu sembolik yük, Sovyet iktidarı açısından dahi fazla görünür hâle geldi. Bu nedenle Kirov Parkı adı terk edilerek, daha nötr ve ideolojik çağrışımı zayıf bir ifade olan “Dağüstü Park” ismi benimsendi. Bu ikinci aşama, hafızayı doğrudan bastırmak yerine silikleştirmeyi amaçlayan daha incelmiş bir stratejiyi yansıtıyordu. Dağüstü Park adı, mekânı tarihten ve anlamdan arındırarak coğrafi bir tanıma indirgemekteydi. Böylece geçmişle bağ kurmayan, hafızasız bir şehir deneyimi inşa edilmek isteniyordu. Bu dönüşüm, beklenen sonucu vermedi. İsimler değişse de toprağın altında yatan gerçek değişmedi. Bastırılan hafıza, zamanı geldiğinde yeniden kendini hatırlatacak bir güç olarak varlığını sürdürdü.
Ne var ki hafıza, mekânla birlikte bastırılsa da bütünüyle yok edilemez. Sovyet döneminde Dağüstü Park olarak adlandırılan bu alan, resmî söylemde bir dinlenme ve eğlence mekânı olarak sunulurken, halkın bilinçaltında şehitlerin yattığı yer olma niteliğini korumaya devam etti. Bu durum, mekânın fiziki kimliği ile halkın gözündeki anlamı arasında derin bir çatlak oluşturdu. 1990 Kara Ocak’ta bu çatlak yarıldı ve bastırılan hafıza güçlü bir biçimde geri döndü.
20 Ocak 1990, Azerbaycan’da zaten mayalanmakta olan bağımsızlık mücadelesini bastırmak bir yana, onu geri dönülmez bir çizgiye taşıdı. Sovyet yönetimi, Bakü sokaklarında uyguladığı silahlı şiddetle insan hayatını hedef almakla kalmadı. Halkın siyasî iradesini, onurunu ve geleceğini tayin etme hakkını da yok saydığını açık biçimde ortaya koydu. Bu müdahale, yıllardır merkezî otoriteye karşı biriken toplumsal öfkeyi daha da derinleştirdi. Artık mesele reform ya da özerklik talebi olmaktan çıkmış, doğrudan bağımsız bir devlet kurma iradesine dönüşmüştü.
20 Ocak’ta hayatını kaybedenler, Azerbaycan’ın bağımsızlık yolunda ödediği ağır bedellerin şahitleri sırasına katıldı. Bu kanlı gece, 1991’de ilan edilecek bağımsızlığın yalnızca siyasî bir karar değil, milli hafızada kök salmış tarihî bir gereklilik olduğunu tüm açıklığıyla ortaya koydu.
Eski ismiyle Çemberekend bugünkü ismiyle Şehitler Hıyabanı bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan’ın Karabağ adlı kapanmayan yarasına da şahitlik etti. 1. Karabağ Savaşı şehitlerini de bağrına bastı. 100 küsür senelik şahitlik Çemberekendi Şehitler Hıyabanına dönüştürdü. Budur Çemberekend’in yazısı; ağuşuna konulan yarım kalmış hayatları sonsuza kadar yaşatmak.
Şehitler Hıyabanı’na çıkan yol sessizdir; fakat bu sessizlik derin bir anlam taşır. Her mezar, yarım kalmış bir hayatın ve fedakârlığın hikâyesini fısıldar. Hazar’dan esen rüzgâr isimlere dokunur, ateş ise hatırlatır: Unutmamalısın. Burası acının olduğu kadar onurun da mekânıdır. İnsan burada başını eğmekten çok, başını dik tutmayı öğrenir. Çünkü Şehitler Hıyabanı, kelimelerden çok suskunlukla konuşur.

