
Ah insan hile yapar mı gapı bir gomşusuna,
N’aldırdın beni, gül iken soldurdun beni
Türkünün tam bu kısmında, çalınan saza bir damla yaş düştü. Saz mı ağlıyordu yoksa Ali mi belli değildi. Fakat saz yaşayabilseydi ne yapacağını şaşırır, elini Ali’nin omzuna atmak, “Halledersin gardaşım, sıkıntı etme” demek isterdi. Sazın duyguları olsa nasıl bir hâl alırdı acaba?
Ali mızrabı teline her vurduğunda odadakiler yeri geldi Akdeniz gibi duruldular, yeri geldi Karadeniz gibi hırçınlaştılar. Ama nihayetinde herkes birbiriyle aynı duygularla can buluyor, yaralarını sarıyordu.
İşte bu hal üzere saz, yaratılış amacını gerçekleştirmeye yani gönüllerde ne kadar yara varsa dağlamaya devam etti ama saz Ali’nin yarasını dağlamaya çalışsa da yapamazdı. Neden mi? Ali şuncacık yaşında öyle acılara katlanmıştı, öylesine derin yaralara sahip olmuştu ki bu yaralar kapanacak gibi değildi. Saz bunu biliyor muydu, bilinmez. Gerçi Ali de bilmiyordu ki… Şu an yaşıyor muydu, aldığı nefes halis miydi, içinde verdiği savaş kalıcı mıydı? İşte tam bu düşüncelerden kurtulabilmek, gün içinde gördüklerini unutabilmek için sazla mızrabı kırk senedir buluşamayan âşıklarmış da şimdi vuslata kavuşuyormuş gibi çalıyordu da çalıyordu. Gönlündekileri de ağzından akıtıyor, niceleri de şu içinde bulunduğu odadakiler gibi bu iksirden nasibini alıyordu.
-Ali’m, yanık Ali’m, sesi yanık Ali’m, bağrı yanık Ali’m… Gönlümüzü dağladın, sana vur saza demem, vurmak yakışmaz sana. Sen yaparsın, daha zor olsa da yaparsın. Bilirsin ki yıkmak daha kolaydır ama mevzu yapmadadır. Yap Ali’m, yap…
Ali, amcasının dediklerini, gördüklerini, görmediklerini, bir daha göremeyeceklerini, yarım kalanları düşündü bir müddet. Ne zordu arkadaş! Olanlara, olamayanlara elinden bir şey gelmemesi ne zordu. Daha birkaç yıl öncesinden babasının hediye ettiği ve gönlünden gram ayırmadığı sazından gayrı dost bilmemişti uzun süredir. Yeniyetmeliğinin en debdebeli yerindeydi. Yapılan zulümleri duydukça içinden bir ses eline silah almasını, önüne gelen düşmana yarınlar yokmuşçasına sıkmasını söylüyordu. Bunu istemeye başlamıştı da ancak bu isteğine ufak bir tebessüm etti. Milletinden aldığı terbiye böylesine bir işe izin verir miydi? Yerdeki karıncadan gökteki kuşa kadar düşünmeyi şiar edinen bir milletin evladıyken nasıl olur da cana kıyardı? Tanrı adaletsiz miydi acaba diye düşündü, karşıda kendilerine silah doğrultanlar cana kıyabiliyordu da kendileri bırakalım canlıyı cansıza bile niye kıyamıyorlardı? İşte böylesine sorgulamalar yaparken amcasının ve odadaki birkaç yoldaşının sesine ses kattı, odalara sığamadılar, semaya uçtular, orada hasbihal ettiler, indiler; mazlumlara yunus, zalimlere yavuz olup yaralara merhem oldular.
Zaman aktı, durmadan aktı. Bir vakitte, odada Ali’den yaşça büyük biri söze girdi:
-Duydunuz mu? Yarın papaz mıymış neymiş bir adam konuşma yapacakmış, hem de meydan yerinde… Arkadaşlar biliyorum hepimiz dolduk, kimimiz anasını, kimimiz yârini, kimimiz her şeyini kaybetti ama şu kuş uçmaz, kervan geçmez yerde parmakla sayılacak kadar aziz. Karşı dağda bir efe çıkmış, onu arayıp bulacağız ama o vakte kadar burnunuzu sakat işlere sokmayın. Bize bir kardaş acısı daha tattırmayın.
Ali papazdan sonrasını duymamıştı, sazı kenara bırakıp dışarı çıktığını, saatlerce uyuyamadığını, sonunda yorgunluktan buz gibi havada uyuyakaldığını dahi hissetmemişti. Yine bu hissizlikle sabah namazını kılıp, ceketinin içine silah sakladığını, meydan yerine nasıl indiğini dahi bilemedi. Sanki boğazına bıçak saplanmıştı, kıpkızıl kana bulanmış ürkütücü gözlü insanların arasındaydı. Onların arasından toprağı yararcasına geçti. Uğrun uğrun etrafını seyretmeye başladı. Yüreği önüne gelen samimiyetsiz suratlara yumruk atmak için can atıyordu ama aklı yaptırmadı. Dişini sıktıkça sıktı, tam o anda dişinden bir çat sesi geldi ki akıllara zarar… Beyninin her kıvrımı zonkluyordu, ciğeri kayboldu herhalde ki nefes alamaz oldu. Tam o anda uğultular artmaya, kızıl suratlar daha da kızarmaya başladı. Kulaklarını tıkamak istedi ama yapamadı, çok sırıtırdı. Herkesin yöneldiği hafif yüksekte duran beyaz sakallı adama yöneldi. Boynundaki haçla göz göze geldi. İncil’le bakıştı sonra. İncil çimdikledi etlerini. O sırada papazın savaşa girecek ordusuna son motive konuşmasını yapacak gibi yankılanan sesi tüm sesleri kıstı. Durgun bir hava oluştu.
“Evet, kan istiyoruz! Şu gördüğünüz güller Türk çocuklarının kanlarıyla sulanmadıkça atalarımızın ideali yarım kalmış olur, biz de onlara verdiğimiz sözü yerine getirmemiş oluruz. Kim sözünü yerine getirmeyecekse ölsün daha iyidir.”
Durgun havalar fırtınaya gebedir elbet. Öyle bir fırtına etkisi yarattı ki bu sözler, kalabalık kendinden geçti, istediklerini almışlardı. Tezahüratlar arş-ı âlâya varıyordu. Elinde silah olanlar tüm mermilerini şarjörün en acımasız yerine sokuşturma derdindeydi. Silahı olmayanlarsa eline ne geçtiyse, bıçak, tava, sopa, sandalyeyle bir Türk’ün kafasını ezeceğini aklına getirmenin içi içine sığmazlığında papaza bakıyordu. Zamanın geldiğini anlayan papaz; ağır adımlarla topluluğu yardı, geçti öne. O andan sonra meydan yeri kıyamet yeri dense yeridir. Papazın önüne geçtiğini gören topluluk kenarda köşede bir tane bile sağlam şey kalmayacak şekilde parçalamaya başladı, diri tek bir Türk kalmamasına ant içmiş gibiydiler.
Ali gördüklerinden sonra kaskatı kesildi. Başı pınar, ayakları göldü, gözleri kararıyordu, her daim oyunlar oynadığı, düşüp dizini yaraladığı, ilk âşık olduğu o sokak paramparçaydı. Nedendi bu kadar vahşet? Ali dayanamıyordu…
Tam o anda bir patlama sesi duyuldu. Elinde silahla papazın böğrüne mermiyi ateşleyen, dün geceden beri tek bir hedefe kitlenen Ali’ydi. Tüm sesler sustu, dünyada ne kadar zulüm varsa durdu. Sanki bu anı beklemişti tüm mazlumlar. Tek bir mermide birleşip zalimin kafasına vurmuştu. Ali’nin yüreği sızladı… Birini öldürmek ha? Anında ürperdi, ağlayacak oldu, eli titredi. Silah silah olalı bir insanın elinde bu kadar yabancı durabilirdi. Silah Ali’nin elini bıraktı, yerin en kara yerini boyladı.
Tüm kalabalık Ali’nin peşinden koşturmaya başladı. Ali dedesinin dizinin dibinde, o davudî sesle duyduğu sözü, nefes nefeseyken hatırladı: “Arkasından kırk itin kovalamadığı kurt, kurt sayılır mı Ali’m?” Her sözünden samimiyet akan dedesinin sesini hatırlayınca daha bir şevkle koştu. Dere, tepe, bayır ayırt etmeden koştu. Günler günleri kovaladı yetmedi, ayları kovaladı yetmedi, yılları kovaladı. Hızını alamasa asra varacaktı ama bir gün yoruldu herhalde ki durdu. Bu kovalamacada bir tek Ali yorulmadı. Ali hâlâ kaçıyordu. Ardındaki kırk it yüz oldu, yüz it bin oldu. Kendi öz evlatlarının boynunu sıkan bu çürümüş düzen bu sefer de helallerin en helalinden ana sütü emmiş Ali’nin boynunu sıkmak istiyordu. Ali kendi yurdunda öyle bir garip haldeydi ki görenler ona Garip Ali demeye başladı.
Kaçmayı kendine yediremedi. Her ne kadar kendisiyle baş başa ve kimseye bağlı olmadan yaşasa da kaçıyordu işte. Hele hele canından ayrı görmediği, vatan dediği topraklarda kaçmak işi… Bu başkaydı. Garip Ali için kaçmak artık ağır geliyordu, ölmek kaçmaktan yeğdi. Sonunda darağacı bile olsa teslim olmaya karar verdi.
Bu kararı mı bekliyordu ne, tam o anda semayı yırtarcasına bir ses yankılandı. Daha doğrusu Ali’ye yırttı gibi geldi, sonra anladı ki yırtmıyordu bu ses. Tam aksine o yırtığı dikiyordu, söküğü kapatıyordu. Ali’de bir umut canlandı ki hiç ölmemesine. Sese doğru yöneldi…

