BİR DAVANIN İDEALİNE KOŞANLARIN ROMANI: “YER KIRMIZI GÖK SİYAH”

5
(1)
BİR DAVANIN İDEALİNE KOŞANLARIN ROMANI: “YER KIRMIZI GÖK SİYAH”Kemal Beyatlı

Doğu Türkistan; gözden uzak, gönle yakın bir coğrafya… Yüz yılı aşkın bir dramın kurbanı olmuş bir yurt ve üzerinde yaşayan öz be öz asil yerlileri: Uygur Türkleri. Türk’ün ana unsurlarından biri olan bu toplum, İslam dinine sıkı sıkıya bağlı, inançlı bir millettir.

Nüfus, güç ve silah bakımından kat kat üstün, yaklaşık 1,5 milyar nüfusa sahip Çin Halk Cumhuriyeti’nin tüm otoritesine karşı, 35–40 milyon Türk’ün direnişinin adıdır Doğu Türkistan.

Siyasetten uzak durularak tiyatro, sinema, roman, şiir ve sair sanat alanlarına yeterince taşınmayan Doğu Türkistan Türklerinin dikta rejimine karşı direnişleri ve bu uğurda ödedikleri bedelleri konu edinen eserlerin sayısı, ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmemektedir.

İşkence ve soykırımlarla karşı karşıya kalan Türk toplumlarının acılarını romanlaştıran rahmetli Emine Işınsu (17 Mayıs 1938 – 5 Mayıs 2021) adına düzenlenen roman yarışmasında, Gazi Karabulut’un kaleme aldığı Yer Kırmızı Gök Siyah[1] adlı romanın, jüri tarafından 2025 Yılı Özel Ödülüne layık görülmesi, az da olsa yüreğimize su serpmiştir.

Roman, Batur Han Karluk ile nişanlısı Günce Manas adlı iki genç âşığın dramından yola çıkarak uzun bir varoluş mücadelesi veren Doğu Türkistan Türklerinin karşılaştıkları zorlukları sayfa sayfa gözler önüne sermektedir. Uygur Türklerinin yaşadığı topraklar her yönüyle verimli, tarım açısından bölge halkına ziyadesiyle yetmektedir. Ancak bu topraklara sahip olmanın ağır bir bedeli vardır ve Uygurlar, kararlılıkla yurtlarına sahip çıkmaktadır:

Neden olmasın? Bu topraklar bizim; bu dağlar, akan ırmaklar… Çölü de bizim, ormanı da… Öyleyse vazgeçmeyiz mücadele etmekten. (s. 75)

Çin Komünist Partisi’nin ağır baskılarına karşı teşkilatlanan Uygur Türkleri, kendi imkânları dâhilinde sanat merkezleri kurarak hem kültürlerini yaşatmaya çalışmakta hem de bu merkezleri milliyetçi ve vatanperver gençler yetiştiren birer eğitim yuvasına dönüştürmektedir. Bu merkezlere öncülük eden lider kadronun, mücadele azmini Şehit Osman Batur’un (1899–29 Nisan 1951) vasiyet ve öğütlerinden aldığı görülmektedir:

Ben ölebilirim ama dünya durdukça benim milletim bu mücadeleye devam edecek. Bir gün biz kâfirleri yine çöllerin öbür tarafına atacağız. Sayıları Taklamakan Çölü’ndeki kum taneleri kadar olsa bile.(s. 123)

Tarih boyunca Doğu Türkistan coğrafyasında insanlığa pek çok alanda hizmet etmiş Yusuf Has Hâcip, Kaşgarlı Mahmud ve daha nice Türk bilgininin katkıları görmezden gelinmiş; onların torunlarının bugün ne hâlde olduğu ise insanın içini sızlatmaktadır. (s. 71–72)

Romanda, Çin Komünist Partisi (ÇKP) tarafından uygulanan başka bir soykırım yöntemi de çarpıcı biçimde ele alınmaktadır: “Kardeş Aile” projesi. Bu proje kapsamında, birçok Uygur Türkünün çocukları zorla ailelerinden alınarak Çinli ailelerin yanına yerleştirilmekte, İslam’dan ve Türklük bilincinden koparılıp komünist ideolojiyle yetiştirilmeleri hedeflenmektedir. Kısacası bu uygulamanın bir Çinlileştirme projesi olduğu açıkça görülmektedir (s. 76).

“Kardeş Aile” uygulamasının yetmediği yerlerde ise Uygur Türkü çocuklar kamplara alınarak ÇKP ideolojisi adeta zihinlerine enjekte edilmektedir. Bu acımasız uygulama romanda şu cümlelerle özetlenmektedir:

Gelelim çocuklarla ilgili uygulamalara: İlk kural, Çinceden başka hiçbir dile izin verilmeyecek. Asla yakınlarıyla görüştürülmeyecekler. Çin Komünist Partisi öğretisi nasıl bir nesil istiyorsa, ne diyorsa harfiyen uygulanacak. (s. 89)

İki ile on altı yaş arasındaki çocukların, “basık, penceresiz, sıvaları dökülmüş, duvarları küf tutmuş, yerleri nemli, koridoru andıran uzun bir odada onlarca çocukla tıka basa doldurulması” (s. 97) insanın aklına 1944 Kırım Tatar Sürgününü getirmektedir. Sovyetler Birliği’nin Kırım Türklerini tren vagonlarına doldurarak Sibirya’ya sürmesi sonucu, yaklaşık 1 milyon insan hayatını kaybetmiştir.

Her Türk, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, Türkiye’yi hiç görmemiş olsa bile ana vatana karşı derin bir sevgi ve bağlılık hisseder. Öyle ki her Türk’ün iki vatanı olduğuna inanılır: Doğup büyüdüğü yurt ve ana vatan Türkiye. Bu duygunun Doğu Türkistanlılar arasında ne denli güçlü olduğunu yazar şu sözlerle dile getirir:

Türkistan’dan Hacca gidenler Türkiye üzerinden uçarsa ayağa kalkarmış. Yok, Türkiye’ye uğramadan gidilirse Kâbe’yi görünce ilk önce Türkiye için dua ederlermiş.

Nitekim romanda şu ifadeye de yer verilir:

Unutma! Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, her Türk’ün iki vatanı vardır. Biri kendi yurdu, öbürü de Türkiye. İkinci vatanımıza çok selam söyle. (s. 75)

Romanda Doğu Türkistan Türklerinin insanlığa attığı feryat ve öz soyuna yönelik serzenişi, içimizi burkan şu satırlarla dile getirilir:

Çığlığın ardındaki ıstırap, damla damla kana dönüşüp kalpleri kanatıyordu… Türklüğü elden alındı Türklüğün doğduğu yurtlarda… (s. 63)

Niue ve Vatikan dâhil olmak üzere yaklaşık 233 ülkenin gözleri önünde süren bu acı drama karşı, uluslararası kamuoyu ne yazık ki kayda değer bir girişimde bulunmamış; Çin hükümetine karşı herhangi bir yaptırım uygulanmamıştır.

Roman, ağır şartlar altında yaşayan Doğu Türkistan Türklerinin mücadeleden asla vazgeçmediklerini de gözler önüne serer. Mavi ve Kırmızı Sanat Merkezleri, her ne kadar sanat odaklı görünse de aslında birer eğitim ve teşkilatlanma yuvasıdır. Urumçi, Turpan, Aksu ve Manas’taki bu merkezler, gençlerin yetişmesinde önemli rol oynamaktadır. (s. 100–103)

Romanın vurucu noktalarından biri de iki âşığın kavuşma umududur. Batur Han ile Günce’nin kavuşmasının şartı tek bir cümlede özetlenir:

Doğu Türkistan hür olduğu zaman…

Ne yazık ki Kaşgar yolunda Çin polislerinin takibine uğrayan iki genç, Turhan’ın da yardımıyla kaçmaya çalışırken pusuya düşer. Çıkan çatışmada Turhan ve Günce şehit olur, ağır yaralanan Batur Han ise işkence altında hayatını kaybeder. Abdürehim Heyit’in dillere destan türküsünü tamamlayamadan şehit düşerler:

Dedim zincir var, dedi boynumda

Dedim ölüm var, dedi yolumda

Yer Kırmızı Gök Siyah, hayali bir kurgu değil Uygur Türklerine uygulanan zulmün ve işkencelerin büyük ölçüde gerçek sahnelere dayanarak kaleme alınmış bir romandır.

Temennimiz odur ki Türklük için hayatını feda eden Şehit Dr. Ahmet Sadık ve özgürlüğün sembolü Naim Süleymanoğlu gibi Şehit Osman Batur’un ve yol arkadaşlarının mücadelesi de bir gün beyaz perdeye aktarılır.

Biz de yazımızı romanın son cümlesiyle tamamlayalım:

Yaşasın Bağımsız Doğu Türkistan!


[1] Yer Kırmızı Gök Siyah, Gazi Karabulut. Töre Devlet Yayınları – İstanbul 2025

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 5 / 5. Oy sayısı: 1

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın