MODERN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DİBACESİ: ZİYA GÖKALP

5
(1)
MODERN TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN DİBACESİ: ZİYA GÖKALPİbrahim Elçin

İnsanlık tarihi, kadim milletlerin varlığını ve bu milletlerin birbiriyle mücadelesini reddedememektedir. Konumuz kadim milletler etrafında düğümlenecek olsa da tarih içerisinde farklı milletlerde de yüzyıllar boyunca bir aidiyet yaşandı. Fakat bu aidiyet kendisi hakkında konuşmadı. Tarihin belirli dönemlerinde varlığı hissedildi fakat dili kurulmadı. Bu hissiyat yüzyıllar boyunca insanları bir arada tuttu, ortak bir kader duygusu yarattı ve gerektiğinde fedakârlık duygusu yaratan bir hâle büründü. Fakat bu süreçte kendisini bir fikir düzenine dönüştürmeden varlığını sürdürdü. Milliyetçilik; uzun yıllar tanımı yapılmış bir fikirden ziyade, yaşanılan fakat üzerine düşünülmeyen bir hâl olarak kalmıştır. Ne olduğunu bilmekten, tanımlamaktan çok ona mensup olundu; niçin var olduğu sorusundan çok, neye karşı durduğu hatırlandı. Bu durum bir eksiklikten ziyade tarihî bir evreye işaret eder. Çünkü her toplumsal bağ; önce yaşanır, sonra kavranır. Hissiyat dediğimiz şey düşünceden önce gelir. Fakat düşünceye dönüşmediği müddetçe imkânlarını, sınırlarını ve istikametini tayin edemez. Bu yüzden bahsini ele alacağımız dönemden önce millî aidiyetler güçlüdür ama dağınıktır, canlıdır ama sistemsizdir. Kendini savunabilir fakat açıklayamaz. İşte tam da bu noktada milliyetçilik henüz bir fikir değil, bir hâldir. Hissedilen fakat adlandırılamayan, taşınan fakat öğretilmeyen bir hal.

Modernliğin asıl manası burada ortaya çıkar. Batı medeniyetinin kırılma noktasını teşkil eden ve meydana getirdiği yeni inşa süreciyle tüm dünyayı tesiri altına alan modern dönem; geçmişten kopuştan ziyade, geçmişin bilinçle yeniden kurulmasıdır. Bir duygunun kendiliğindenlikten çıkıp bir düşünceye dönüşmesi, bir aidiyetin refleks olmaktan çıkıp kavrama kavuşmasıdır. Modern çağ, toplumsal bağların artık sadece yaşanmakla yetinmediği aynı zamanda açıklamak, savunmak ve aktarmak mecburiyetinin bir eşiğini temsil eder. Bu eşikte milliyetçilik de değişir: Artık sadece hissedilen değil tanımlanabilen, sadece savunulan değil aynı zamanda temellendirilen bir şey haline gelir.

Bu dönüşümle birlikte milliyetçilik ilk defa öğrenilebilir ve öğretilebilir hâle geldi. Duygudan fikre geçiş, onu ferdî bir histen çıkarıp maşerî bir bilince dönüştürdü. Bu dönüşümle kavramlar ortaya çıkar, sınırlar çizilir, hangi unsurların merkeze alınacağı ve hangilerinin dışarıda bırakılacağı belirlenir. Bununla birlikte milliyetçilik artık yalnızca var olma meselesi olmaktan çıkarak “Nasıl var olacağı?” sorusuyla yüzleşir. Milliyetçiliğin siyasallaşmasından önce gelen ve daha derin bir kırılmadır, milliyetçiliğin düşünülür hâle gelmesi.

İşte bu eşikte milliyetçilik artık kendiliğinden akmaz, bir çerçeveye ihtiyaç duyar. Hissiyat dediğimiz şey tek başına yeterli olmaktan çıkar. Onu taşıyacak bir dil, aktaracak bir terbiye anlayışı ve süreklilik kazandıracak bir fikrî düzen gerektirir. Modern manada milliyetçilik tam da bu ihtiyacın adıdır. Ne duyguyu inkâr eder ne de onu başıboş bırakır. Duyguyu korur fakat onu bilinçle ve fikirle disipline eder. Bu durum aidiyeti zayıflatmaz fakat onu sistemli hale getirir. İşte tam da bu noktada artık kurucu bir aklın sahneye çıkma zarureti ortaya çıkar. Çünkü sancı halindeki her fikir ancak biri onu mümkün kıldığında zuhur eder.

Modern Türk milliyetçiliğinde bu işlevi üstlenen isim Ziya Gökalp’tır. Gökalp’ı bu hususta belirleyici kılan, milliyetçilik üzerine konuşması değil milliyetçiliği hangi değerler üzerinden, hangi kavramlar ve ahlaki zemin üzerinde düşünebileceğimizi adım adım inşa etmesidir. Bu noktada Gökalp’ın kurucu rolü belki de tek bir metinle açıklanamaz. Onun asıl katkısı, milleti var eden unsurları felsefi bir tertip içinde düşünceye açmasıdır. Bir filozof edasıyla kalem oynatmaya başladığı ilk dönemlerden itibaren milleti siyasi birliktelikten önce, kültürel ve ahlaki bir bütünlük olarak ele almaktadır. Millet mefhumu onun düşüncesinde yalnızca ortak bir mazinin mirasçısı değil ortak bir değer dünyasının taşıyıcısıdır. İşte bu yaklaşım milliyetçiliği tepkiye dayalı bir yaklaşım olmaktan çıkarıp kurucu, inşa edici bir hayat tasavvuruna dönüştürmektedir. Bu tasavvurun temel hatları, Gökalp’ın farklı mecralarda yürüttüğü fikirlerle belirginlik kazanır.

“Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” çerçevesinde ortaya konulan yaklaşım çoğu kere basit bir sentez arayışı olarak okunur ve yorumlanır. Oysa burada yapılan şey; bu unsurları birbirlerine kaynak yapmak veya aynı potada eritmek değildir, milletin sürekliliğini sağlayan değer alanlarını birbirinden ayırarak, her birini ayrı ayı tanımlayarak kendi sahasında konumlandırmaktır. Gökalp açısından Türkleşmek, kültürel ve tarihî kimliğin muhafaza edilip geliştirilmesini; İslamlaşmak, ahlaki ve içtimaî normların sürekliliğini; muasırlaşmak ise teknik, ilmî ve kurumsal tekâmülü temsil eder. Bu üç alan, aynı düzlemde olmamakla birlikte aynı bütünün içerisinde birbirini dışlamadan düşünülür. Bu nedenle Gökalp, Türkleşmenin İslamlaşmaya veya muasırlaşmaya mâni olacağını savunmaz. Tam tersine, her biri kendi sahasını ihlal etmediği müddetçe, bu süreçlerin birbirini tamamladığını düşünür. Kültür, ahlâk ve teknik ilerleme arasında inşa edilen bu denge, milletin hem köklerini muhafaza etmesini hem de çağın imkânlarını kendi imkânları nispetinde kullanılabilmesini mümkün kılar. Dengenin şaştığı durumda ise her kavram manasını yitirmeye başlar. Muasırlaşma, kültürden ve ahlaktan koparıldığı takdirde kimliksiz, kuru bir modernlik kaygısına; Türkleşme, ahlak ve teknik ilerleme ile bağını yitirdiği takdirde içe kapanmış bir romantizme; İslamlaşma ise kültürel ve tarihî bağlamından koparıldığı takdirde millet fikrini aşındıran dar bir yoruma dönüşmektedir. İşte Gökalp’ın ayrımı, milliyetçilik bağlamında belirleyici bir yörünge tayin eder. Milliyetçilik, bu çerçevede ne geleneğe kapanarak sertleşir, donuklaşır ne de modernliğe teslim olarak köksüzleşir. Kültürü merkezde tutan, ahlâkı zemin kabul eden ve tekniği araç olarak değerlendiren bu terkip, modern Türk milliyetçiliğinin hem savunmacı hem de taklitçi uçlara savrulmasının önüne geçmektedir.

Gökalp’ın dergi yazıları ise kurucu faaliyetin sürekliliğini gösterir. Özellikle Yeni Mecmua ve Küçük Mecmua çevresinde kaleme aldığı metinlerde milliyetçilik yalnızca bir fikir değil toplumu dönüştürecek bir terbiye, kültür ve mefkûre programı olarak ele alınır. Milletin varlığı ve devamlılığı siyasi sınırlarla değil fertlerin şahsiyet kazanmasıyla doğrudan ilişkilendirilir. Gökalp için millet, ancak müşterek bir mefkûre etrafında şekillenmiş şahsiyetlerle ayakta durabilir. Bu yaklaşım, Gökalp’ı aynı zamanda bir eğitim ve ahlak filozofu haline getirir. Yeni Hayat ve Doğru Yol etrafında şekillenen düşüncelerinde ise milliyetçilik, soyut bir kimlik iddiası olmaktan çıkarak yaşanabilir bir düzen tasavvuru haline gelir. Millet, sadece sevilmesi gereken değil belirli değerler ve mefkûreler doğrultusunda yeniden inşa edilmesi gereken bir hayat biçimidir. Bu nedenle Gökalp’ta milliyetçilik, ferdin şahsiyetini ihmal eden bir kolektivizm değil aksine, şahsiyet sahibi fertler üzerinden yükselen ahenkli bir bütünlüktür.

İşte bu uzun felsefi inşa sürecinin sonunda “Türkçülüğün Esasları” ortaya çıkar. Bu eser, Gökalp’ın elbette ki ilk sözü değildir fakat kurucu düşüncenin sistematik hâle gelmiş ilk ifadesidir. Daha önce farklı metinlerde açılan kültür, terbiye, ahlak ve mefkûre meseleleri, burada bilinçli bir bütünlük içerisinde toplanır. Bu yüzden Türkçülüğün Esasları, bir doktrin kitabı değil modern Türk Milliyetçiliğinin dibacesidir. (“Doktrin kitabı değildir”den kastımıza aşağıda değineceğiz.) Metni başlatmaz, metnin yazılabileceği zemini kurar. Gökalp’ı dibace yapan tam da budur. O, milliyetçiliğin içine yerleşmez; önüne geçer. Sonradan getirilecek tüm yorumlar, siyasi tercihler ve kültürel okumalar, ister istemez onun açtığı bu kavramlar çerçevesinden geçmek zorunda kalır. Çünkü Gökalp, Türk milletini icat etmemiştir fakat onu düşünülür ve geleceğe aktarılır hâle getirmiştir. Bu yüzden Türk milliyetçiliği, hâlâ onun yazdığı bu önsözle başlamak zorundadır.

Türkçülüğün Esasları, bir fikrin “son sözü” olduğu için değil, ön şartlarını kurduğu için dibacedir. Bir dibace, metnin içeriğini anlatmaz; metnin hangi akılla okunacağını belirler. Gökalp’ın yaptığı da tam olarak budur: Türk milliyetçiliğinin ne söyleyeceğini değil nasıl söylenebileceğini tayin eder.

Her şeyden önce bu eser, milliyetçiliği ontolojik bir veri olarak ele almaz. Millet “vardır” denilip geçilmez. Aksine Gökalp, milleti ancak belirli esaslar üzerinden var olabilen bir yapı olarak düşünür. Bu, felsefi bir eşiktir. Çünkü burada milliyetçiliğin asıl konusu olan millet, doğallık (ırk-coğrafya- tarih yeterli değildir) iddiasından koparılır ve var olması için gerekli şartların ortaya konulduğu bir düzen haline getirilir. Dolayısıyla artık mesele “millet olmak” değil, “millet olmanın hangi şartlarda mümkün olduğu”dur. Dibace olmasının ilk sebebi budur: Milliyetçiliği kendiliğindenlikten çıkarır.

İkinci olarak, Türkçülüğün Esasları bir ayıklama metnidir. Gökalp, burada milliyetçiliği genişletmez; aksine daraltır. Fakat bu daraltma bir eksiltme değil, yoğunlaştırmadır. Hangi unsurlar milliyetçiliğin merkezinde yer alabilir, hangileri tali kalmalıdır, hangileri ise bilinçli biçimde dışarıda bırakılmalıdır? Irk, soy, coğrafya, din, tarih gibi unsurlar tek tek düşünülür ve eşit ağırlıklı olmaktan çıkarılır. İşte tam da bu hususta belirleyici olan nokta, bu unsurların hangisinin milleti süreklilik içerisinde taşıyabildiği sorusudur. Gökalp’ın cevabı nettir: Milliyetçiliğin merkezinde “kültür” yer alır. Çünkü kültür; öğrenilen, aktarılan ve terbiye yoluyla canlı tutulan bir değerler manzumesidir. Kültür; sadece milleti bir arada tutmaz, aynı zamanda onun varlığını devam ettirir. Bu sebeple Türk milliyetçiliği, Gökalp’ta soyut bir aidiyet iddiası değil Türk milletini “millet yapan” kültürel unsurları muhafaza ederken tekâmülünü sağlama sorumluluğu olarak belirir. Lisanına, inancına, tarihî hafızasına, ahlaki kodlarına ve ortak yaşam tarzına karşı kayıtsız kalan bir söylemin milliyetçilik olarak adlandırılması mümkün değildir. Yine aynı şekilde Türk milletinin hassasiyet gösterdiği meselelere karşı duyarsız bir tavır, hangi ideolojik gerekçeyle savunulursa savunulsun, Gökalp’ın çizdiği milliyetçilik anlayışının dışında kalır.

Zira milliyetçiliğin varlık sebebi olan millet; kendisini var eden unsurlarıyla sosyolojik bir gerçekliktir, bunların herhangi birini inkâr yahut görmezden gelme gayr-ı ilmî ve gerçek dışıdır. Nitekim Gökalp, milleti şu şekilde tarif etmektedir: Millet; ne ırkî, ne kavmî, ne coğrafî, ne siyasî, ne de iradî bir zümre değildir. Millet, lisanca, dince, ahlakça ve bediiyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir. (Gökalp’ın bu tarifinde kültür kavramı lafzen zikredilmese de dil, din, ahlâk ve bediiyat gibi unsurların “aynı terbiye” başlığı altında toplanması, milletin kültürel bir birlik olarak kurgulandığını açıkça göstermektedir zira terbiye, bu unsurların fertte şahsiyetin inşasını sağlayan ve kültürü nesiller arasında süreklilik kazanan canlı bir yapı hâline getiren kurucu süreçtir.) Diğer taraftan bu unsurlar arasında kurulan hiyerarşi, milliyetçiliği slogan olmaktan kurtarır. Dibace dediğimiz de tam olarak bu türden bir tasnif işidir. Yani milliyetçiliği “her şeyden biraz” yapan gevşek bir söylem olmaktan çıkararak hangi unsurun ne kadar ağırlık taşıdığını belirleyen bilinçli bir düzen haline getirir. Her unsur konuşulur fakat her unsur merkezde değildir. Bu tasnif yapılmadığı takdirde milliyetçilik büyür fakat bulanıklaşır. Gökalp, milliyetçiliğin muğlaklaşmasının önüne geçmiştir.

Üçüncü olarak bu eser, milliyetçiliği siyasetten önce düşünceye bağlar. Türkçülüğün Esasları; tam manası ile bir program (doktrin) kitabı değildir, bize uygulanacak maddelerin listesini vermez. Ancak bu durum, eserin uygulamadan tamamen azade olduğu manasına gelmez. Zira Gökalp, Türkçülüğün amelî cephesini, hazır reçete halinde arz etmek yerine, eğitimden ahlâka, kültürden toplumsal teşkilatlanmaya uzanan alanlarda hangi kriterlerle, ilkelerle hareket edilebileceğini ortaya koyarak kurar. Çünkü Gökalp’a göre, programlar ancak sağlam bir zihniyet ve sosyal inkılap zemini üzerinde anlam kazanabilir. Bu yüzden eser, “Ne yapacağız?” sorusundan önce “Hangi akılla yapacağız?” sorusunu yerleştirir. Dibace olmasının en güçlü yanlarından biri budur: Metnin önüne geçerek aceleyi durdurur.

Diğer taraftan Gökalp bu metinde milliyetçiliği eğitim, terbiye ve şahsiyet meselesine bağlar. Millet, sadece ortak çıkarların veya ortak düşmanların oluşturduğu bir birliktelik değildir. Millet, ortak değerlerle yoğrulmuş şahsiyetlerin toplamıdır. Bu bakış açısı, milliyetçiliği bir kitle psikolojisi olmaktan çıkararak onu bir insan inşa etme problemi haline getirir. Yani Gökalp; milliyetçiliğin uygulanacak bir programından, doktrininden önce, milliyetçiliği taşıyacak insan tipinin nasıl yetişeceğini düşünür. Bu durum da bugünden bakıldığında, Türk milliyetçiliğinin bir eğitim meselesi olduğu ve eğitimi -ideal insan yetiştirme meselesini- merkezine alamadığı takdirde gaye dışı kalacağı, dolayısıyla varlık sebeplerinden birini kaybedeceği anlamına gelir.

Son olarak ve en kritik nokta ise şudur: Türkçülüğün Esasları, milliyetçiliği tamamlanmış bir yapı olarak sunmaz. Aksine, sınırlarını çizerek açık bırakır. Gökalp; “Burada, budur” demez, “Bundan ötesi artık milliyetçilik değildir” der. Bu felsefi olarak negatif bir tanımlama biçimidir fakat son derece bilinçlidir. Çünkü dibaceler böyle çalışır. Metni kapatmaz, meşru alanı belirler. Bu yüzden Türkçülüğün Esasları, Gökalp’ın diğer eserlerinde parça parça kurduğu düşüncenin bütün halinde şuura erişmiş halidir. Ondan önce kültür konuşulmuştur; tarih, dil, ahlak, terbiye konuşulmuştur. Fakat bu eserde şu yapılmıştır: Bunların hangileri milliyetçiliğin vazgeçilmez şartlarıdır? İşte bu sorulduğu an metin artık bir sonuç değil, bir ön söz olur. (Şuna açıklık getirmekte fayda var: Burada Gökalp’ı milliyetçiliğin muhtevasını tayin edici bir konuma getirmeye çalışmıyoruz. Zira Büyük Mürşit Ziya Gökalp belgeselinin yönetmeni Berkan Sözer ağabeyimizin Türkçülüğün Esasları’nın 100. Yılında Bir Muhasebe Denemesi yazısında yerinde tespiti ile: Türk milliyetçiliği millet olgusuna dayanır, sahibi ve müessisi de Türk milletidir. Dolayısıyla kaynağını, enerjisini, hızını ve muhtevasını milletten alır. Türk milliyetçiliğinin sınırlarını da millet belirler. …Türk milletinin değer olarak kabul ettiği her ne varsa milliyetçiliğimizin muhtevasında da o vardır… Türk milliyetçiliğinin ne olduğuna fikir adamlarımız karar vermiştir. Türk milliyetçiliğinin neyi ihtiva edeceğine ve neyi savunacağına da Türk milleti karar verir. Gökalp’ın burada, bilhassa sosyoloji ilmini kullanarak Türk milletinin değer olarak kabul ettiği olguları tespit ettiğini ve milliyetçiliğin bu temel üzerinde ne olamayacağını ortaya koyduğunu görüyoruz. Zira Türkçülüğün Esasları dışındaki neredeyse tüm eserlerinde de bunu tespit etmeye çalıştığı ortadadır.)

Tüm bunlarla birlikte Türkçülüğün Esasları, sadece modern Türk milliyetçiliğinin “en önemli kitabı” olduğu için değil okunmadan devam edilemeyen eşiği olduğu için dibacedir. Ondan sonra yazılmış her milliyetçilik metni, farkında olarak ya da olmayarak bu dibaceyle ya uyum hâlindedir ya da çatışma içindedir. Ama onu baypas edemez.

Peki, Türk milliyetçiliğinin dibacesi, Türk milliyetçilerinin büyük mürşidi Ziya Gökalp’ın; doğumunun 150. yılı olan günümüze geldiğimizde milliyetçiliğimizin karnesi, sicili ne durumdadır? Bugün ne yazık ki güncel milliyetçilik söylemleri çoğu zaman kendilerini bu eşikle ilişkilendirmeden inşa eder. Kavramlar dolaşımdadır, muğlaktır. Hangi zihnî tertip içerisinde kullanıldığı belirsizdir. Millet denir fakat hangi değerler üzerinden, kültür denir ama hangi sınırlar içinde, gelenek vurgulanır fakat hangi ölçütle korunacağı söylenmez. Hatta millet denir, dinden arındırarak ahlaksız bir kültür iddiasına indirgenir; diğer taraftan milliyetçilik denir, milliyetçilik dine boğdurularak milletsiz bir ahlak vaazına dönüştürülür.

Bu kopuş, milliyetçiliğin zayıflaması değil, başlangıcını unutmasıdır. Başlangıcını unutan bir fikir kendisini sürekli teyit etmek zorunda hisseder. Bu yüzden bugünkü milliyetçilik; çoğu zaman açıklamaktan çok ilan eder, temellendirmekten çok vurgular, kurmaktan çok tepki verir. Oysa dibace, tam tersine vurguyu değil tertibi şart koşmuyor muydu? Ne söyleneceğinden önce, nasıl söyleneceğini sormuyor muydu?

Bugüne bağlanan mesele, Gökalp’ın aşılması veya güncellenmesi değildir. Asıl mesele, bugünün milliyetçilerinin başlamaya gerçekten niyetli olup olmadığıdır. Çünkü başlamak, bir eşiği kabul etmeyi gerektirir. O eşik ise sloganla geçilmez, kestirmeyle aşılmaz. Milliyetçiliği kolaylaştırmaz, aksine onu zorlaştırarak ciddileştirir. Bu yüzden Gökalp; bugün, çoğu zaman ya yalnızca anılır ya da seçmece biçimde alıntılanır. Oysa dibace anılmak için değil okumak ve aşılmak için vardır. Aşılmak, reddedilmek değil içinden geçilmek demektir. Bugünün milliyetçiliği ise çoğu kez bu içinden geçme zahmetinden kaçınır. Sonuç olarak ortaya çıkan şey; kurucu bir fikir değil kendini tekrar eden bir ses olur.

İki yıl önce vefatının 100. yılını idrak etmeye çalıştığımız, bugün doğumundan 150 yıl sonra Gökalp’ı tekrar tekrar tartışıyor olmamız, gündeme getiriyor olmamız tüm bu sebeplerden ötürü bir nostalji değildir. Bu durum, modern Türk milliyetçiliğinin başlangıç sorusunun hâlâ canlılığını koruduğunu göstermektedir. Milletin hangi değerlerle, hangi ahlaki zemin üzerinde ve hangi kültürel tertip içinde var olacağı sorusu cevaplanmış değildir; yalnızca ertelenmiştir. İşte bu sebepten ötürü Gökalp, geçmişte kalmış bir isim değil bugüne yöneltilmiş bir soru olarak durmaktadır. Ve belki de bugün asıl muhtaç olduğumuz şey, yeni cevaplar üretmekten önce, bu soruyu yeniden ciddiyetle sormaktır. Çünkü dibace okunmadan yazılan her metin, ister istemez eksik kalır, eksik kalan her milliyetçilik de ne kadar yüksek sesle konuşursa konuşsun kendi zeminini kuramaz.

Netice itibariyle bugünden Gökalp’a dönmek, geçmişe sığınmak değildir. Başlamayı yeniden ciddiye almaktır. Çünkü Türk milliyetçiliği bugün hâlâ konuşuyor ama neyi konuştuğunu yeterince düşünmüş değil. Yahut konuşuyor, pusulasını kaybetmiş dağcı edasıyla bataklığa doğru gidiyor. Yahut konuşuyor, hatta “milliyetçilik adına konuşuyor” millet gerçeğini inşa eden değerleri inkâr yoluyla dibacesinden saptırıyor. Söz çoktur fakat tertip zayıftır. Vurgu boldur fakat zemin eksiktir. İşte tam da burada Gökalp’ın dibacesi rahatsızlık verir. Milliyetçilik adına konuşacak olanların bu dibaceyi okumadan, özellikle anlamadan canının istediği şekilde milliyetçilik yasaları icat etmemesi gerekir. Anlamak… Evet, bu çok önemli. Ama bugün şunu çok iyi anlıyoruz ki yine Berkan Sözer ağabeyin her zaman dediği gibi: Anlamak; her zaman idrak meselesi değildir. Aynı zamanda niyet ve ahlak meselesidir.

Türklüğümüzün ve Türkçülüğümüzün varlığını, varlığına borçlu olduğumuz büyük mürşidi anlayabilmemiz ümidiyle…

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 5 / 5. Oy sayısı: 1

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın