BİR ÖZELEŞTİRİ

5
(3)
BİR ÖZELEŞTİRİNehir Çelikkollu

Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı güzide memleketimizde, kurmalı oyuncak gibi otomatik tepkilerle ve reflekslerle hadiseleri okuyan, süslü cevapları her soruya peşi sıra dizen pek çok kimseyle tanış olmuşuzdur. Hoş, “tanış olmak”lığın deruni ve cazibeli maneviyatı, bu kimseleri tanımaklığı izah etmeye birkaç beden büyük kalıyor olabilir.

Başkalarının üzerine basmakla Babil Kulesi’ni tırmandığını zanneden bu kimseler; canlarını emanet edecekleri, istikbâlini teminat altına almak için mücadele edecekleri millettaşlarını beğenmezler. Mücadele arkadaşlarının kusurlarını bir dağ gibi görür, dağın ardında kalan derin akarsuların bentleri yırtarcasına aktığına şahit olamazlar. Sinek vızırtılarını gürültü haline getirdiklerinden meşrebine göre uçan kuşların terennümünü duyamazlar. Evet, kuşlar bile meşrebine göre olanlarla uçar… Oysa bu kimselerin meşrebi, meşrepsizliktir. Kim taltif etse, kimden iltifat duysa kendini gerçekleştirdiğini zannetmenin hazzıyla göğe yükselirler. Bir sağanak yağışa hazırlanan simsiyah göğe… Rahmet değil kan yağdıran bulutların ardına saklanırlar. Milletlerinin üzerine kan yağdırırlar.  Bu anlarda “Benim kalemimden kan değil süt damlıyor” diyen şairin hor görülen öksüzlüğü, kâinatı çepeçevre saran bir “ah” duvarı olmuştur bile.

Bu riyakâr kimselerin salgın bir hastalık gibi kaçtıkları, aşısız bir hayvan gibi kovaladıkları, korkunç bir siluetmiş gibi saklandıkları ve nihayetinde öz yurdunda garip gördükleri yiğitlerin ardından yaktıkları ağıt, göçen kervanın içinde duyulan bir sûr sesidir. Yaşarken kıymet görmeyen yiğitler, kıymet görmek gibi bir kavgaya tutuşmadığı için mi bilinmemektedir?  İşin daha da vahim kısmı bu yalancı kimseler, heybetiyle dağları titreten yiğitlerin saflarına talip olduğunu iddia etmektedir. Hallac-ı Mansur’a gül atanlar, yiğitleri gamla öldürenler, kavuşmaklığı hasretin önünde görenler bugün dört bir yanımızı sarmış kalabalıkları oluşturmaktadır. Kalabalıklara ahkâm kesen kalabalıkları…

Aklını ve vicdanını kiraya vermişlerin tamah ettikleri, rüyalarını süsledikleri şan, şöhret, makam, para ve belki de en sinsisi olan itibar; çoğu zaman sevdanın da kavganın da ölçüsünü tayin eden yalancı bir kuvvet olmuştur. Oysa insan, inandıklarının ölçüsüyle hayatını belirlemeli; hayatının ölçüsüyle inandıklarının değil. Zira bu muvazene, Kâl-u Belâ’dan beri kâinatı daim eden yegâne unsur… İnancın mânâsını ve ölçüsünü yitirdiği bir kâinatta şüphe yok ki muvazeneden söz edilemez.

Ezber istidatının genişliği nispetince sloganlaşmış ifadeleri bir “nasihat” misali veren, millî ve manevi muhtevasından uzaklaştırılmış, sosyolojik tezahüre göre şekil değiştiren kabullerle birbirini tembihleyen, milletinin gerçek derdiyle uzaktan yakından, doğal yahut sun’i herhangi bir bağ kuramayan kimseler, bugün bu tabii muvazenenin içine dinamit koymaktadır. Hatta bu dinamiti, mukaddes bilinen mefhumları kirleterek koymaktadır. Bu kimselerin ağzındaki mukaddes mefhumlar, sulak alanlarda yaşamasına rağmen hiç su görmemişlerin abdest hakkında verdiği vaazlardan fırlamış gibidir.

Kalabalığın bu kimselerden teşekkül etmesi tarihin ve tabiatın bir cilvesi midir? Yaratıcı grup olarak nitelendirilen ve medeniyetleri satha çıkarma potansiyeline sahip kimselerin azınlıkta kalması, ideal insanlığın meşakkatli ve meziyetli yollarıyla mı ilgilidir? Hiç şüphesiz, kendini gerçekleştirmiş yaratıcı grubun azınlıkta olmasına değildir tenkidimiz. Bu grubun dıştan çok içten gelen mücadelelerle yıkılmaya çalışılmasına, anlaşılamamanın dehlizlerinin idrkin okyanuslarına galebe çalmasınadır. Dertsizliğin sarhoş edici cazibesine aldananların, derdin ıstırabını çekenleri en iyi ihtimalle “deli” zannetmesinedir. Hoş, dert mustariplerinin bu yaftalamaya aldırdığı yoktur. Ancak, aldıran yok diye bu had bilmezliğe, ezberlenmiş tepkilere, kendini Allah zannedenlere müsaade mi edilecektir? Bu kimseler, Türk milliyetçilerinin canına tak etmiştir.

Otomatik cevaplar, yaratıcılığın önüne set kurmuştur. İster sosyolojik bir dönüşle ister mecraından çıkmış bir tarihle ister de başkaca sebeplerle açıklansın, hakikat aynıdır: Türk milliyetçiliği öksüz bırakılarak bu eyyamperest kimselere rant alanı açılmıştır. Bu kimselerin Pavlov’un köpeğinden mülhem bünyelerini alıştırdıkları otomatik tepkiler, Türk milletinin mukadderatı için zar atmaktadır. Türk milletinin mukadderatı, ancak Türk milliyetçiliği bu kimselerden arındırıldığında korunabilir. Türk milliyetçileri kendine dönmeden, içindekini sorgulamadan Türk milleti tarihî ölçüsüne kavuşamaz.

Türk milliyetçiliği; milletinin hâlinden anlayacak, formalite icabı olmayan hâl – hatır sorma nezaketine sahip, disiplinli ve sistematik bir eğitimden geçmiş, berrak zihnî ve vicdanî hasletleri olan kimseleri aramaktadır. Türk milliyetçiliği halet-i neze düşmüştür. Onun imdadına yetişecek olan, mürekkebini zihnindeki kılcal damarlardan çekerek sayfalara akıtan bir nesil bugün değilse yarın yeni ufuklardan doğacaktır. Bu neslin otomatik tepkileri değil sağlıklı bir muhakeme yetisi vardır. Kültürün ana unsurlarını, Mümtaz Turhan’dan mülhem çekirdek unsurlarını, muhtevasını, manasını şekilciliğin dar ve yozlaşmış kalıplarıyla yorumlamayacaktır. Kültür her ne kadar ne zaman ortaya çıktığı belli olmayan, anonimleşmiş, tabiatı işleme sürecinin bir parçası ise de bu nesil, unutulan kültürü yeniden yaratmak pahasına canını dişine takacaktır. Otomatik olarak değil ulvî bir sezişle… Zira otomatikliğin ve şekilciliğin olduğu yerde, çürüme arşa ulaşmıştır.

Türk milliyetçiliği, insanlığın huzurunu dert edinen bir fikir sistemidir. Sistemsizliğe, kulaktan dolmalığa, eğitimsizliğe kurban edilemez. Türk milliyetçileri; Türk milletinin ebedî bekâsı mevzubahis olduğunda bir anne içgüdüsüyle bunu sezer, bir baba korumacılığıyla tedbir alır, bir evlat inatçılığıyla gerekirse canını ortaya koyarak tavrını belli eder. Bu hissiyat ve tepki, basit reflekslere dayanmaz; sağlıklı bir muhasebe, düşünme, sorgulama ve yorumlama yetisine dayanır. Otomatikliğin olduğu yerde insanî tüm haslet ve meziyetler yerini makineleşmeye bırakır. Bir makineden anne şefkati, baba heybeti, evlat hırçınlığı beklenemez; karmaşık formüllerle değiştirilebilen komutlar beklenir.

Düşüncenin ve sorgulamanın otomatik tepkilere mâni olduğunu hatırlatmakta fayda var. Zira bu türden makineleşmiş bir refleks; bizi doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün aman vermez savaşında cephesiz bırakabilir. Hiç geçilmez zannettiğimiz cepheler geçildiğinde, zan dehlizlerinde bir ışık bulmak için gençliğimizi yakıyor oluşumuz boşa değilse bile “geçti Bor’un pazarı” minvalinden bir örnektir.

Ezberlenmiş tümcelerin saatlerdeki sarkaç vazifesini gördüğü, saatin içindeki dişlileri hareket ettirerek ibrenin doğru hızda hareket etmesini sağladığı, bilgi dolu kitapların ağırlığının kaç merkebin taşıdığıyla tayin edildiği bir cemiyet, milliyetçilik yapmakla ilişkilendirilemez. Zira milliyetçi hareket gerektiğinde zamandan çıkacak zamanlara seslenen potansiyelde şahsiyetler yetiştirmeye taliptir. Bu yüzden hiç şüphesiz ki düşünmek, Türk milliyetçilerinin en önemli vazifesidir. Kuru ve ezberlenmiş bilgilerden münezzeh, fikrî muhakeme ve muharebeyi inşa eden, öğreten, düşündüren, sorgulatan bir düzen; Türk milliyetçilerinin yıkmak istediği düzen içinde yaşayacağı ideal düzendir. Öyle ki bu düzen, milletinin geleceğini tabir yerindeyse milletinden bile korur. Kendini teftiş eder, millî yaralara trombosit misali hücum ederek kabuk bağlatır. Nereyi tedavi edeceğini, nerenin kesip atılacağını otokontrol mekanizmasıyla tespit ve tayin eder. Milliyetçi hareketin mensuplarına bu otokontrolü verecek olan ise sistemli, disiplinli bir eğitimdir.

Ülküdaşlığın yerini şahsî kin ve ihtirasların temelde olduğu yalancı bir arkadaşlığın aldığı, sevginin ve sevmenin unutulduğu hatta hiç öğrenilmediği, sevenin de aynı düşünen gibi hor görüldüğü, güvensizliğin bir tedbir türü zannedildiği günümüz Türkiyesinde, tarihî mecraına yaklaştırma mesuliyetini mecburiyet edinen Türk milliyetçileri sayesinde hâlâ umut vardır. Zira Türk milliyetçileri; düşmeye aldanmaz, düştükçe kalkmanın sırrını çözer, kimin ne dediği ve giydiğiyle değil kendisiyle meşgul olur. Bazılarının sırtını dönmesini, hançer saplamak için değil saplanmış hançerleri çıkarmak için bekler. Uğruna mücadele ettiği insanların gerektiğinde önünde, gerektiğinde ardında, gerektiğinde de yanında bir kuvvet olarak var olur. Yalnızca tabutunu taşıtacağı için değil… Hakikat bunu gerektirdiği için. Tavır ve tutumunu, tarihin ona yüklediği misyonla belirler, bazı ünvanlara sahip olmakla değil. Ünvanların sözde hakkını verme kompleksine kapılmaz zira Ülkücülükten gayrı ünvan tanımaz. Kabul ettikleri, göğüslerinde bir çiçek gibi şerefle taşıdıkları yegâne madalya Ülkücülüktür. Gayrısını istemez, peşinde koşmaz. Ellerinde ülkümetre yoktur. Hoş, olsa da evvela kendine doğrultur. “Durum muhasebesine hasımdan başlanmaz.” veczi gereğince yalnızca hasımlarının değil muhataplarının da kusurlarından kendilerine pay çıkarır. Fetişlerinden ve putlarından arınmıştır.

Ülkücülük, ülkücülerin tekelindedir. Bizzat şahsî bir vecdin ve cehdin eseridir. Herhangi bir şahsın, kurumun bir taltif olarak bu ünvanı vermesi ve daha sonra geri alması mümkün değildir. Ülkücülük, Türk milliyetçiliğinin metodudur. Türk milletini tanımayan, onun değerler sistemini maneviyatından arındırarak kuru bir refleks haline getiren kimselerin fedakârlık üzerine var olan bir metotla milliyetçilik yapması mümkün müdür?

Hoş, bugün içinden geçtiğimiz malûm süreçte, bu otomatik tepkilerimizi, kuru reflekslerimizi bile kaybettiğimiz nice ahraza âşikar olmuştur. Âmâlar dahi görmüş, lâller dahi haykırmış, kurmalı oyuncaklar dahi pillerini söküp atmıştır. Bu kahpeliğe şahit olan en büyük günahkârlar bile, içten içe cennetin baş köşesine talip olduklarını düşünmüşlerdir. İşlenen günah, yalnızca Tanrı katında değil Babil Kulesi’nin taşlarınca bile lanetlidir. Harut ile Marut’un baş aşağı durdukları kuyulardan kurtulup, Zühre’yi unutmak pahasına bu kavgada safını tayin etmek için gün saydıklarını söylemek, peygamber mucizesi değildir. Bir gün bu kavga elbet kurulacaktır. O güne değin bu meseleye değinmeyeceğiz. Zira ihanet, özeleştiri ile açıklanamaz. Ancak bugün içinde bulunduğumuz süreç, otomatikliğin ve şekilciliğin muğlaklaşmış hedefini berrak hale getirmesi bakımından dikkate değerdir. İnsanın hissî ve vicdanî tavrını kaybettiğinde, herhangi bir kimsenin tahakkümüne girdiğinde, savunduğu değerlere ihanet eder hale gelmesi işten bile değildir.

Şüphesiz Türk milliyetçiliğini otomatik tepkilerden, makineleşmiş reflekslerden kurtarmanın ve her meseleyi hakkıyla tefekkür ve tezekkür edecek nesiller yetiştirmenin yegâne yolu eğitimdir.

Türk milliyetçiliğinin eğitim meselesi olmasının ilk ve belki de en önemli sebebi budur.

Ülkücü olmak ümidi ile…

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 5 / 5. Oy sayısı: 3

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

“BİR ÖZELEŞTİRİ” için 1 yorum

Yorum bırakın