
Dilde yürütülen yönlendirmeye daha önce değinmiştik[1]. Ancak dil, bu sürecin yalnızca görünen yüzüdür. Asıl mücadele alanı, dilin üretildiği, işlendiği ve gelecek nesillere aktarıldığı yer olan eğitimdir. Çünkü bir milletin kaderi, cephelerden önce okullarda, sınıflarda belirlenir. Bu yüzden eğitim meselesi, basit bir öğretim yöntemi tartışması değil doğrudan doğruya bir varlık-yokluk meselesidir.
Bugün eğitim dediğimiz yapı, yalnızca bilgi aktaran tarafsız bir sistem değildir. O, bireyin dünyayı nasıl algılayacağını, neyi doğru kabul edeceğini ve en önemlisi kendisini nasıl tanımlayacağını belirleyen güçlü bir mekanizmadır. Bu mekanizma aynı zamanda nitelikli insan gücünü şekillendirir çünkü eğitim yalnızca devletin verdiği bir hizmet değil toplumun temel ihtiyacıdır. Nitelik ise verilen eğitim ve öğretimle gelişir, bu gelişim hem yenilenmeyi hem de bireyin kabiliyetlerinin genişlemesini kapsar. Eğitim, yalnız sosyal ve ekonomik hayatın gelişmesinde rol oynamaz. Belki eğitimin en önemli işi, millî kültürü geliştirerek genç nesillere aktarmasıdır.[2]
Tarih boyunca hiçbir güç, bir milleti yalnızca askerî yollarla kalıcı olarak dönüştürememiştir. Ancak eğitim üzerinden yapılan müdahaleler, nesiller boyunca etkisini sürdürmüştür. Çünkü bilgi, öznel ile nesnel arasındaki ilişkiyi kuran ve duyu organları aracılığıyla elde edilen olgudur. Bu bilgi sürekli yenilenir, zamanla beceriye dönüşür ve insan davranışlarını doğrudan etkiler. Bu yüzden modern çağın en kritik mücadele alanı eğitimdir ve bu mücadele çoğu zaman sessizce, fark edilmeden, hatta “ilerleme” adı altında yürütülmektedir. Bir millet, toprağını kaybetmeden önce gençliğini kaybeder. Gençliğini kaybeden bir toplum ise artık başkalarının geleceğini yaşamaya başlar. Bugün yaşanan birçok sosyal, kültürel ve fikrî problemin arkasında da bu gerçek yatmaktadır.
Eğitimde haçlı seferleri dediğimiz olgu, gençliğin kendi değerlerinden sistematik biçimde uzaklaştırılmasıdır. Bu süreç, açık bir baskı ya da zorlamayla değil aksine cazip kavramlar üzerinden yürütülür. “Çağdaşlaşma,” “evrensellik,” “bilimsellik,” “özgürlük” gibi kavramlar, içi yeniden doldurularak genç bireyin zihnine yerleştirilir. Ancak burada gözden kaçırılan en önemli nokta şudur: Eğitim ailede başlar, yani terbiye ile şekillenir. Daha sonra formal eğitim (okul) ile disiplin kazanır fakat informal süreçler (aile, sokak, çevre…) de bireyin zihnini biçimlendirmeye devam eder. Burada mesele yalnızca neyin öğretildiği değildir, neyin öğretilmediğidir. Kendi tarihini yüzeysel şekilde bilen, kendi düşünürlerini tanımayan, kendi medeniyetinin kavramlarını içselleştiremeyen bir gençlik, buna karşılık başka medeniyetlerin fikirlerini derinlemesine öğrenirse zamanla referans noktasını değiştirir. Bu bir tesadüf değil bilinçli bir yönlendirmedir.
Bu yönlendirme, özellikle üniversitelerde daha belirgin hâle gelir. Çünkü üniversite, yalnızca meslek kazandıran bir kurum değil aynı zamanda düşünce üreten bir merkezdir. Ancak günümüzde birçok üniversite, özgün düşünceyi teşvik eden yapılar olmaktan ziyade, hazır kalıpları yeniden üreten kurumlara dönüşmüştür.
Özellikle sosyal bilimler alanında bu durum daha net görünür. Sosyoloji, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, psikoloji ve tarih gibi disiplinler çoğu zaman belirli bir düşünce geleneğinin kavramsal çerçevesi içinde ele alınır. Öğrencilere farklı teoriler sunuluyor gibi görünse de bu teorilerin büyük bir kısmı aynı tarihî tecrübenin ve aynı medeniyet birikiminin ürünüdür. Bu durum, gerçek anlamda bir düşünce çeşitliliğinden ziyade, belirli bir bakış açısının derinleşmesine yol açar. Oysa sosyal bilimler, yalnızca dışarıdan alınan teorilerin aktarılmasıyla değil bir milletin kendi tarihsel tecrübesi, edebi birikimi ve kültürel hafızasıyla birlikte anlam kazanır. Kendi düşünürlerini, kendi metinlerini ve kendi kavram dünyasını merkeze almayan bir eğitim anlayışı, özgün bir kimlik inşa edemez.
Tarih bölümleri, yalnızca olayların kronolojik sıralandığı alanlar değildir; aynı zamanda bir milletin hafızasının inşa edildiği yerlerdir. Edebiyat ise bu hafızanın duygu ve anlam dünyasını taşır. Sosyoloji ve siyaset bilimi ise bu birikimin günümüzde nasıl karşılık bulduğunu anlamaya çalışır. Bu disiplinler arasında kurulacak sağlıklı bir bağ, genç bireyin hem kendisini hem de dünyayı daha doğru kavramasını sağlar.
Mühendislik ve fen bilimleri gibi alanlar dahi bu genel çerçevenin tamamen dışında değildir. Teknik bilgi evrensel olabilir ancak o bilginin nasıl kullanılacağı, hangi amaçlara hizmet edeceği ve nasıl yorumlanacağı, bireyin yetiştiği fikrî zeminle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle eğitim meselesi, yalnızca alanlara ayrılmış bir uzmanlık konusu değil bütüncül bir medeniyet tasavvuru meselesidir.
Üniversitelerde “eleştirel düşünce” adı altında verilen eğitim, çoğu zaman tek taraflıdır. Gençler kendi toplumlarını, kendi değerlerini ve kendi tarihlerini eleştirmeye teşvik edilirken; dışarıdan gelen fikirleri sorgulamak çoğu zaman ya geri planda kalır ya da dolaylı olarak caydırılır. Bu da eleştirel düşünce değil yönlendirilmiş düşünce üretir.
Bu noktada “aydın” kavramı da sorgulanmalıdır. Çünkü aydın, bir toplumun fikrî yönünü belirleyen en önemli aktörlerden biridir. Ancak aydın dediğimiz kesim, kendi toplumunun değerlerinden kopmuşsa, bu kopuşu daha da derinleştiren bir rol oynar. Kendi medeniyetine mesafeli, kendi tarihine şüpheyle bakan, kendi kültürünü geri kalmışlıkla eşitleyen bir aydın tipi; aslında farkında olmadan dışarıdan gelen düşünce sistemlerinin taşıyıcısı hâline gelir. Bu aydın tipi, gençlik üzerinde doğrudan etkili olur. Çünkü genç birey, yönünü belirlerken çoğu zaman aydınları referans alır.
Burada tarihî bir örnek, meselenin köklerini daha net görmemizi sağlar. Osmanlı döneminde faaliyet gösteren American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM veya kısaca Amerikan Board) eğitim alanını merkeze alarak yürüttüğü çalışmalarla dikkat çekmiştir.[3] Bu yapı, eğitim üzerinden bir zihniyet aktarımı gerçekleştirmiştir. Özellikle misyoner okulları üzerinden yürütülen eğitim faaliyetleri, yalnızca bilgi aktarımına değil aynı zamanda bir zihniyet aktarımına sebep olmuştur. Robert Koleji ve Merzifon Amerikan Koleji gibi kurumlar, bu sürecin en bilinen örnekleridir. Bu okullarda yetişen bireyler, zamanla toplumun etkili kesimlerinde yer almış ve bu düşünce yapısını yaygınlaştırmıştır. Bugün yaşanan durum, bu sürecin modern bir devamı niteliğindedir. Farklı araçlar, farklı yöntemler kullanılmaktadır ancak hedef aynıdır: Zihni yönlendirilmiş bir gençlik oluşturmak.
Bu yönlendirme sürecinin en önemli sonuçlarından biri de kimlik krizidir. Kendi değerleri ile eğitim sistemi arasında sıkışan genç birey, zamanla bir aidiyet problemi yaşamaya başlar. Evde verilen değerler ile okulda sunulan dünya görüşü arasındaki fark büyüdükçe bu çelişki derinleşir. Kimlik bunalımı yaşayan birey, en kolay yönlendirilen bireydir. Çünkü neye ait olduğunu bilmeyen bir insan, kendisine sunulan herhangi bir kimliği benimsemeye daha yatkındır.
Tam da bu noktada günümüz gençliğinde giderek artan bir başka problem ortaya çıkar: şiddet eğilimi. Bu durum çoğu zaman yüzeysel sebeplerle açıklanmaya çalışılır. Ancak şiddet, çoğu zaman yönünü kaybetmiş bir zihnin dışavurumudur. Aidiyet duygusu zayıflamış, anlam dünyası boşalmış ve değerler sistemi parçalanmış bir gençlik; bu boşluğu güç, tepki ve çatışma üzerinden doldurmaya çalışır. Bu noktada şiddet, bir sonuçtur. Asıl problem ise bu sonuca zemin hazırlayan fikrî boşluktur. Dijital çağ, bu süreci daha da hızlandırmaktadır. Sosyal medya, oyunlar ve dijital içerikler; şiddeti sıradanlaştırmakta hatta bazı durumlarda cazip hale getirmektedir. Bu içeriklere maruz kalan bir gençlik, zaten zayıflamış olan değer sistemini tamamen kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.
Eğitim sistemi, karakter inşa eden bir yapı olmaktan çıkıp yalnızca bilgi aktaran bir mekanizmaya dönüştüğünde ortaya dengeli bireyler değil tepkisel kitleler çıkar. Tepkisel birey ise düşünmez, reaksiyon verir. Reaksiyon veren birey ise yönlendirmeye son derece açıktır. Bir milletin gücü, gençliğinin niteliğiyle ölçülür. Ancak bu nitelik yalnızca akademik başarıyla belirlenmez. Asıl mesele, o gençliğin neye inandığı, neyi savunduğu ve hangi değerler üzerine bir gelecek kurduğudur. Kültürel hafızanın zayıflaması da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Kendi tarihini, kendi kahramanlarını, kendi düşünürlerini tanımayan bir gençlik başka toplumların figürlerini kendine örnek alır. Bu da aidiyet duygusunu daha da zayıflatır. Aidiyet duygusu zayıflayan bir birey, yalnızca bireysel bir kriz yaşamaz; aynı zamanda toplumsal bir kopuşun parçası haline gelir. Bu kopuş, uzun vadede bir milletin çözülmesine zemin hazırlar.
Sonuç olarak eğitimde haçlı seferleri meselesi, basit bir eğitim politikası tartışması değildir. Bu mesele, doğrudan doğruya gençliğin zihni üzerinden yürütülen bir mücadeledir. Bu mücadelede tarafsız kalmak mümkün değildir. Ya kendi değerlerine sahip çıkan, özgün düşünebilen ve kimliğini koruyan bir gençlik yetiştirirsin ya da başkalarının yönlendirdiği bir neslin parçası olursun. Eğitim, bir milletin geleceğini inşa eder. Ancak bu inşa süreci ihmal edilirse ortaya çıkan yapı sağlam olmaz. Çünkü kaybedilen bir nesil, kaybedilen bir topraktan daha ağırdır.
Çözüm, parçalı ve yönsüz değil açık ve kararlı bir millî eğitim anlayışında yatmaktadır. Bu toprakların tarihini bilen, kendi medeniyetinin kavramlarıyla düşünebilen, başkasının aklıyla değil kendi iradesiyle yön çizen bir gençlik yetiştirmek zorundayız. Eğitim, ithal fikirlerin aktarıldığı bir alan olmaktan çıkarılmadıkça millî bir ruh, millî bir hedef ve millî bir istikamet kazandırılmadıkça bu çözülme durmayacaktır. Millî eğitim sadece müfredat meselesi değil bir zihniyet, bir duruş ve bir gelecek tasavvurudur. Ya kendi eğitim sistemini kurar, kendi insanını yetiştirirsin ya da başkalarının kurduğu sistemin içinde kendi geleceğini kaybedersin. Artık tercih yoktur çünkü mesele bir eğitim tartışması değil bir milletin varlık meselesidir. Ve unutulmamalıdır: Millî olmayan bir eğitim, başkalarının geleceğine hizmet eden bir nesil yetiştirir.
KAYNAKÇA
Arvasi Seyit Ahmet, Türk İslam Ülküsü, Bilgeoğuz Yayınları., İstanbul 2009
KocabaşoğlU Uygur, Anadolu’daki Amerika, 2. Baskı, Arba Yayınları., İstanbul 1991
Köse İsmail, Davetsiz Misafirler, Kronik Yayınları, İstanbul 2025
[1] Zişan N. Kınalı, “Dilde Haçlı Seferleri”, Yeni Ufuk Dergisi, 140. Sayı, Mart 2026.
[2] Seyit Ahmet Arvasi, Türk İslam Ülküsü, Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul 2009, s. 407
[3] Daha fazla bilgi için bknz, Uygur Kocabaşoğlu, Anadolu’daki Amerika, 2. Baskı, Arba Yayınları, İstanbul 1991

