
2000 yılının Şubat ayında yüz yüze tanışmıştım Hasan Kallimci ile. O güne kadar sadece ismen biliyordum. Kızılcabölüklü olduğum için Kızılcabölüklüler dergisindeki köşe yazarlarından biriydi sadece benim için. O yıl henüz iki buçuk yıllık öğretmendim. Göreve başlandığıma göre sıra aile kurmaya gelmişti. Emekli öğretmen Nevrisal ve Hasan Kallimci’nin resim öğretmeni olan kızı Feriştah Selcen’i layık görmüştü bir akrabamız. Ailelerin tanışma ziyaretinde öğrendim sadece köşe yazarlığı yapmadığını, yazdığı çocuk kitaplarının da olduğunu. İlk defa tanışmanın ve kız babası olmasının verdiği ağırlıkla olsa gerek diye düşündüğüm sert bir yüz ifadesi, çatık kaşları vardı. Ortamı yumuşatmak ya da şirin görünmek için olsa gerek, yazar olduğunu öğrendiğimde ben de kitap yazmayı düşünüyorum demiştim. Sonrasında “Kitap yazmak o kadar kolay değil!” diyerek verdiği tepki zaten soğuk olan ortamı buz gibi yapmıştı sanki.
Nasipmiş ki öyle bir tanışma sonrasında damadı olmuştum. Nişanlılık sonrası başlamıştı bana nasihatleri. Bir gün şöyle demişti: “Ahmet, bizim giriş kapısının üstünde yazan yazıyı gördün mü? Allah’ın dediği olur, hatunun sözü tutulur.” O zamanki saflığımla inandığım bu söze uymaya çalıştım her zaman.
Zamanla tanıyordum kendisini. Aslında göründüğü kadar sert biri olmadığını, içinde saklı bir çocuğun olduğunu… Gariban bir aile çocuğu olarak çocukluğunu yaşayamadan büyüdüğünü, daha günümüzün çocuk denilebilecek yaşlarında öğretmen olarak çalışmaya başlayıp sözüne değer verilen koca bir adam olduğunu sohbetlerimizde öğrendim. Türk kültürünü bilen, vatanını milletini seven bireyler yetişmesi için kendini çocuklara adamıştı. Gencecik yaşında dertlendiği çok şey olmuş. Sadece bir öğretmen değil anaya babaya hayırlı evlat, kardeşlerine ağabey olmuş; evlatlarına babalık yapmış, bunun yanı sıra özüne sahip çıkacak çocuklar okusun diye yüzü aşkın eser yazmıştı.
Hiçbir zaman maddiyatı ön plana almamış; yazdığı eserler basılsın, çocuklara ulaşsın okunsun diye uğraşmış, sürekli kendini yetiştirmeye çalışmış; çok okumuş, çok yazmış. Tanıdıkça anladım, evet yazmak kolay değilmiş. Mış gibi yapmadığını gördüm. Yazılması gereken bir konu olduğunu düşündüğünde o konuya hâkim olmak için en ince ayrıntısına kadar öğrenmeye çalışır, araştırır okur. Bu konu çocuklara nasıl aktarılır diye düşünür. Araştırması ve kurgulaması belki aylarca hatta yıllarca zaman alır. Artık kafasında kurgu tam oturduğunda başlar yazmaya. Onun için çalışma saati önemli değildir. Bazen gece yarılarına kadar devam eder. Gelen ilhamı kaçırmamak için olsa gerek kafasındakini yazıya aktarana dek rahat edemez. Eserini yazar, okur, okutur; gerekli müdahaleleri yaptıktan sonra artık kendince tamam dediğinde, basıldığını görene kadar ümitle bekler. Kitap basılıp piyasaya çıktığında yeni bir çocuğu, torunu olmuşçasına sevinir. Hele kitaplarının çocuklar tarafından okunmaya başladığını gördüğünde keyfine diyecek yoktur.
Yazdığı eserlerde yanlış bilgi vermemek için o alanda yapılmış çalışmaları araştırır. Okuduğu eserlerde kendince önemli gördüğü kısımların altını çizer, kenarlarına notlar alır. Büyük oğlum Eren okumaya başladığında dedesinin bu şekilde okuduğunu gördüğünde bir gün dedesine “Dede senin nasıl bu kadar çok kitap yazdığını anladım. Altını çizdiğin yerleri yazıyorsun kitap oluyor.” demişti çocuk aklıyla. Evet bana kalırsa da iyi bir yazar aynı zamanda iyi bir araştırmacı olmalıydı. Doğru bilgiyi güzel bir ifadeyle aktarmalıydı okuyucuya.
Dertlenince yazar, sevinince yazar, içindeki duyguları kaleme alır Hasan Kallimci. Sadece yazar mı? Hayır aynı zamanda yazmaya da teşvik eder etrafındakileri. Elinde karalama notları olan kişileri bile yazma konusunda cesaretlendirdiğini gördüm defalarca. Destek olmaya çalışır, inceler, kontrol eder, düzenler, elinden geldiğince basılacak eser hâline gelene kadar uğraşır. Yazarlık konusunda yazılması gerektiğini düşündüğü konularda yazabilecek kişilerle karşılaştığında teşvik eder onları. Bu konunun yazılması, kalıcı bir eser hâline gelmesi gerek diye düşünür.
Okuma ve yazma üzerine olan sohbetler hoşuna gider. Arada bir gittiği şiir evinden geldiğinde mutlu olarak döner hep. Bazen gözleri parlar, anlarım ki kültürel bir etkinlikten dönmüştür. Şiiri sever, bazen ilham geldiğinde döktürüverir mısraları. Bazen bir mandolin sesi gelir odasından, bakarım çalmaya, söylemeye başlamıştır. Öğretmen okulunda öğrenmiş mandolin çalmayı. Nota okumayı bile öğretmeye çalışmıştı bir zamanlar bana. Televizyonda açtığı iki program vardır: Ya müzik ya da futbol. Futbolu sevdiği için her fırsatta çeviriverir annemin izlediği kanalı herhangi bir maç kanalına, o farkında olmadan.
Hayattan zevk almaya çalışır Hasan Kallimci. Tek derdi çocuklarımız kendi kültürümüzle yetişsin, vatanına milletine hayırlı evlat olsun, okusun, yazsındır. “Çocuklar, elbette iki kere ikinin dört ettiğini öğrenir ama onlarda kalıcı olan okudukları bir şiir, tiyatroda aldıkları bir roldür.” der her zaman. Bu konuda babam Hasan Kallimci’ye, otuz yıla yakın bir zamandır öğretmen olarak görev yapan ben de katılıyorum.
O “Artık Heratlı Nevayi eseri ile jübilemi yaptım.” dese de ben yine çocuklarımız okusun diye yazacağına inanıyor, kendisine Allah’tan sağlıklı uzun ömürler diliyorum.

