

Merhaba Hasan Hoca’m. Öncelikle bizleri kırmayıp söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?
Hasan Kallimci: 1949 yılının 16 Nisan’ında, Denizli’nin Sarayköy ilçesinde doğmuşum. İlkokulu, ortaokulu Sarayköy’de okudum. Babam ayakkabı tamircisiydi. Annem tarım işçisiydi. Ben de öğretmen oluncaya kadar tarım işçiliği yaptım. Sıra lisede okumaya gelmişti. Öğretmen okullarına öğrenci seçme sınavını kazanarak Nazilli Öğretmen Okuluna kaydımı yaptırdım. Yatılı okuyacaktım. Üç ders yılı süren eğitim öğretim sonunda, 1967 yılında ilkokul öğretmeni olarak hayata atıldım. Sarayköy’ün Aşağı Tırkaz köyünde iki yıl öğretmenlik yaptıktan sonra 1969 yaz mevsiminde Amasya’da askerlik eğitimimi ve 1969-1970 ders yılında er öğretmen olarak cahil askerlere öğretmenlik görevimi tamamlayıp Afyon’un Gökçeyayla köyüne atandım. Daha sonra Denizli’nin bazı okullarında çalıştım. 1966 yılının ekim ayında istifa ederek hissedarları arasında bulunduğum Hizmet gazetesinin yazı işleri müdürü olarak çalışmaya başladım. Gazeteye resmi ilan alma hakkını kazandırınca Ağustos 1977’de tekrar mesleğime döndüm. Üç ayrı ilkokulda daha öğretmenlik yaptıktan sonra atandığım Denizli Halk Eğitimi Merkezi Müdür Yardımcılığından 1994 yılında emekli oldum. Bu bilgilere, 1973 yılında ilkokul öğretmeni Nevrisal Hanım ile evlendiğimi, Allah’ın bu evlilikten iki çocuk ve dört torun bahşettiğini de ekleyeyim.
Bizlere yazarlığa ne zaman başladığınızı ve başlamaya nasıl karar verdiğinizi anlatır mısınız?
Hasan Kallimci: Hiç “Yazar olacağım!” diye düşünmediğim gibi bu amaçla da yazmadım. Hep “Bu konu yazılmalı ve kitaplaşmalıdır.” dedim. Allah bir kabiliyet verdiyse o kabiliyet bir yerlerde kendini gösteriyor. İlkokul 5. sınıftaydım. Öğretmenimiz Atatürk’ü anlatmıştı. Çok etkilenmiştim, Atatürk sevgisi gönlüme dolmuştu. İlham geldi, bir Atatürk şiiri yazıp öğretmenime götürdüm. Şiir sayılmazdı, şiirimsiydi. Öğretmenim beğendi, bir iki yerde düzeltme yaptı, arkadaşlarıma alkışlattı, sırtımı sıvazladı. “Sen daha çok güzel şiirler yazacaksın.” dedi. Bu teşvikle ilkokul ve ortaokulda şiirler yazdım. Şiirlerimi ilçe kütüphanesinin daktilosunda temize çekerek Bayraklar Konuşuyor adıyla kitap şekline getirdim. El yazısıyla, Eğlence Yuvası adlı bir çocuk dergisi hazırladım. Pamuk işçiliğinin kelimeleriyle, manileriyle, sohbetleriyle bir edebiyat kaynağı olduğunu keşfetmiştim. Araştırmacı yazarlık ürünü “Sarayköy’de Tarla Edebiyatı” başlıklı yazım öğretmen okulunda çıkarılan Ak adlı dergide tefrika edildi. İlk görev yerim Aşağı Tırkaz köyünde Ben Türk’üm Be adlı piyesi yazıp öğrencilerimle birlikte sahneye koydum. Bu köyde yaptığım mizah derlemelerini kaydederken Denizli’nin Nasreddin Hocaları kitabımın hazırlığını yaptığımın farkında değildim. Şiirlerimi Şiirler Yaktım adlı kitapta topladım. Şiirle hemhal olmamın ilerde çocuklarımız için nice şiirlerin ve şiir kitaplarının yazılacağının ilk adımları olduğunu da bilmiyordum. Bütün bu çalışmalar yazarlığa giden yolun ilk taşlarını oluşturmuştu. O günlerden bugünlere geldim.
İlk hikâyenizi ne zaman yazdınız?
Hasan Kallimci: Nazilli Öğretmen Okulu’nda duvar gazeteleri çıkartıyorduk; resimler, şiirler, hikâyeler, fıkralar yazıp asıyorduk. Öğretmenlerimiz bu ilgiyi görünce dergisi çıkarmaya karar verdiler. Ak adı verilen ve 14 sayı yayımlanan bu derginin Ocak 1966 tarihli ilk sayısında Fakir Kemancı adlı hikâyem yer aldı. Nereden etkilenmiştim? Hikâyemin kahramanı niçin fakirdi ve kemancıydı, bilmiyorum. Bir hikâyemin bir dergide yer almasını yazarlık yolunda attığım ilk adım olarak kabul ediyorum.
Sizi çocuk edebiyatında uzmanlaşmaya götüren süreçten ve motivasyondan daha detaylı bahsedebilir misiniz?
Hasan Kallimci: Bir ilçede doğup büyüdüğüm için şanslıydım çünkü kütüphane vardı ve ben o sayede çok sayıda kitap okudum. Ekserisi Avrupalı yazarların kitaplarıydı. Pinokyo, Fareli Köyün Kavalcısı, Kırmızı Şapkalı Kız vd. Öğretmenlik yıllarımda öğrencilerim ve kendi çocuklarım bu kitapları okudular. Ömer Seyfettin ile Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarını da okutuyordum.
Çocuk edebiyatı alanında bir boşluk olduğunu fark ettim. Zengin bir tarihimiz vardı. Türk milletinin destanları, yetiştirdiği büyükler, yaşadığı zaferler ve acılarımız vardı. Günlük yaşantılar içinde yazılabilecek nice olaylara şahit oluyorduk. Bütün bunlar masal, hikâye, şiir, roman, piyes vd. edebiyat dallarında işlenerek çocuklarımıza ulaştırılmalıydı. Ben, eli kalem tutan bir öğretmen olan ben yazmalıydım, bunu bir görev olarak görmeliydim. Gördüm de… İlk çocuk kitabım Türk İlleri Gezisi bu düşünceyle yazıldı ve diğer kitaplar da peşi sıra geldi.
Türk milliyetçiliği fikriyle tanışmanız nerede ve nasıl oldu?
Hasan Kallimci: Değerlerine bağlı, alın teriyle rızıklanan, kul hakkı konusunda titizlenen bir aile ortamında, sevgi ikliminde büyüdüm. Babam, dedem Mustafa Kallimci’nin savaş hatıralarını anlatırdı. Babamın dayısından Ankara’da Atatürk’ün hizmetinde bulunduğu günleri dinledim. Öğretmenlerim bana, bayramlarda millî duygularla dolu şiirler okuttular; İstiklâl Marşı tablosunda rol verdiler. Bir 19 Mayıs’ta ortaokul öğrencileri adına konuşmayı bana yaptırdılar. Sarayköy kaymakamının yazdığı, ilçemizin Millî Mücadele’ye katılışını anlatan piyeste rol verdiler.
Bunlar küçük gibi görünse de beni fikren Türk Milliyetçisi bir insan olmaya hazırlayan basamaklardı. Ömer Seyfettin’in hikâyelerine de bu açıdan bakmak gerekiyor. Cengiz Dağcı’nın Onlar da İnsandı eseri beni sarsmış, yazarın diğer kitaplarını da okumuştum. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun şiirleri, Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun tarihimizi anlatan serisi, 1969-1970’li yıllarda yayımlanan Bizim Anadolu gazetesindeki yazılar beni fikren besliyordu. Sonrasında bunlara Emine Işınsu’nun romanları, Bozkurt, Töre ve Devlet dergileri ile İskender Öksüz’ün Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi eklendi. Töre Devlet Yayınevi kitaplar yayımlamaya başladı.
O yıllarda Marksizmin etkisiyle “Türk’üm” diyen faşistlikle, “Müslüman’ım” diyen de yobazlıkla suçlanıyor; Türkiye Cumhuriyeti, Rusya’nın bir peyki yapılmaya çalışılıyordu. Bu ortamda bir Türk olarak elbette Türk milliyetçisi olmak gerekiyordu.
Hizmet gazetesinde yayın yönetmenliği yaptığınız dönemi daha detaylı anlatır mısınız?
Hasan Kallimci: Türk milleti, hatta Türk dünyası sıkıntılı yıllar yaşıyordu. Ayrıca Denizli’de Türk milliyetçiliğinin sesi olacak bir gazete yoktu. Bu dönemde gidişata dur demek için şehrimizdeki Türk milliyetçileri bir anonim şirket ve bu şirket içinde Hizmet gazetesini kurdular. Ben de bu şirkete beş hisse alarak katıldım. Çok heyecanlıydık. 15 Mayıs 1976 tarihli ilk sayısında bir yazım yayımlandı. Yazı işleri müdürü ve muhabir mayıs sonunda istifa edince haziran başından itibaren görev bana düştü. Gayriresmî yazı işleri müdürlüğü yapmaya başladım. Sarayköy’de öğretmendim. Öğleye kadar Sarayköy’de görev yapıyor, öğleden sonra minibüsle Denizli’ye, gazeteye geliyor, gece yarılarına kadar çalışıyordum. Ekim ayına kadar böyle çalıştım ve öğretmenlikten istifa ederek resmen yazı işleri müdürlüğü yapmaya başladım. Gazetede çalıştığım süre içinde genç yaşlı pek çok kişiye köşe yazısı yazdırdım. Kendim de yazdım. Bazı günler takma adlarla iki veya üç köşe yazısı yazdığımı hatırlıyorum. Gazeteye resmî ilan aldırarak ekonomik açıdan ayakları üstünde durmasını sağladıktan sonra 1977 yılı ağustos ayında öğretmenliğe döndüm.
Bu görev süresinde çok hatıra biriktirdim. Birini anlatayım. Bir gün Başbakan Süleyman Demirel Denizli’ye gelmişti. Demirel’in gelişini sekiz sütun manşet yapmıştım. Haber, gazetenin yarım sayfasını kaplıyordu. Valilikteki karşılamada kendimi tanıtarak gazeteyi takdim ettim. Gazetedeki haber başlığına ve resmini görünce gülümsedi. Sayfanın altı kısmındaki haber başlıklarını görünce yüz hatları değişti. Çünkü aşağıda; Ülkücü Öğretmenler Derneğinin, Ülkü Ocakları Başkanının, Milliyetçi Sendika Federasyonunun beyanatlarına yer vermiştim. O an yüz hatları değişti ve hemen sırtını dönerek başkalarıyla konuşmaya başladı.
Yazarlık hayatınız boyunca kaç kitap yazdınız? Kitaplarınızı nasıl yazdınız?
Hasan Kallimci: Şöyle bir baktım, bugüne kadar 160’a yakın kitap yazmışım, bunlardan 126 tanesi kitaplaşmış. Diğerleri dosyalar şeklinde yayımlanmaya hazır bekliyor. Ekseriyeti çocuk edebiyatı ile ilgili. Çocuklarımız her edebî dalı tanısın düşüncesiyle tekerleme, masal, piyes, roman, hikâye dallarında eserler ürettim. Kitapların sınıf ve yaş seviyelerine göre olmasına da dikkat ettim.
Öğretmen okulunda yazdığım şiirleri, okulun muhasebe bölümündeki daktilosunda yazmıştım. Sonraki konuları uzun bir süre defterlere, el yazısıyla kaydettim. 1970’li yılların ilk yıllarında ancak bir daktilo sahibi olabilmiştim. Bilgisayara kavuşmam ise 1990’lı yılların ortalarında gerçekleşti, çok rahatladım. Bir yazı veya eser, daktiloda kâğıtlar arasına kopya kâğıdı koyarak ancak beş nüsha üretiliyordu. Bilgisayarla yazmak, eserin nüshalarını çoğaltmak ve ürünleri yayınevine, dergi veya gazeteye göndermek çok kolaylaştı.
Bu arada “Neleri yazmam gerekiyor?” diye düşünüyordum. Hem Türk milletinin dününü / geçmişini anlatmalıydım hem de günümüzde yaşanılan veya yaşanması mümkün olayları konu edinerek işlememeliydim. Çocuklarımıza, geleceği düşündürmek ve hayal ettirmek için bilimkurgu eserler de üretmeliydim. Elbette başta Atatürk olmak üzere Türk büyüklerini tanıtmam da gerekiyordu. Çocuklarımız Türk dünyasından da haberdar olmalıydılar. Yereli, yani Denizli’yi de ihmal etmemeliydim. Web sitemde yer alan eserlerimin konularına şöyle göz atan her kişi bu planlama doğrultusunda çalıştığımı ve ürettiğimi görecektir.
Töre Devlet Yayınevinden ilk kitabınızın nasıl yayımlandığını anlatabilir misiniz?
Hasan Kallimci: Töre Devlet Yayınevinde yayımlanan ilk kitabım Düşünme Odası adlı bir piyestir. Bu sahne eserinde, değerlerimizden uzak yaşayan, bilinçsiz bir aileyi ve onların bu durumundan faydalanmak isteyen Siyonist ajanların çalışmalarını konu etmiştim. Dündar Taşer Tiyatro Eserleri Yarışmasında Mansiyon ödülü verildi. Yine mansiyon alan, Reşat Gürel’in “Çelikten Damlayan Sular” adlı piyesiyle birlikte yayımlandı. Tabii hem ödüllendirilmem hem de piyesimin kitaplaşmasına sevinmiştim. O yıllarda Nevşehir Öğretmen Okulu öğrencileri Düşünme Odası’nı sahneye koydular. Kitap kurdu büyüğüm Mehmet Emin Turgut ağabeyim, piyesimin konusunu kastederek “Genç yaşta ne güzel bir konu bulmuşsun!” diye takdir ederken, ablam ve ustam Emine Işınsu “Kardeşim, çok güzel konular buluyorsun fakat çok kötü işliyorsun!” diye sitem etmişti.
Uzun bir aradan sonra Töre Devlet Yayınlarının yayın hayatına dönmesinin ardından eserlerinizin Töre Devlet Yayınları’nda yayımlanması neler hissettiriyor?
Hasan Kallimci: Neler hissettirmiyor ki? Töre Devlet Yayınları, 1970’li yıllarda, bütün engellemelere, zorluklara rağmen büyük bir boşluğu doldurmuştu. Yayımladığı kitaplarla gerçek bir “millî eğitim ve öğretim” ortamı yaratmış; gençlerimizi, insanımızı fikren ve manen beslemişti. Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti lehindeki bu gelişme birilerini rahatsız etmiş; 1980 ihtilaliyle yolu kesilmişti. İbrahim Metin ağabey, kurup büyüttüğü yayınevini, yarınların ümidi gördüğü gençlere devredince kırk yıl öncesinin “millî eğitim ve öğretim” ortamı yeniden oluşmaya başladı. Romanlarım, hikâyelerim çocuklarımıza ulaşıyor. Çocuklarımız, Türk destanlarıyla ve Türk dünyasıyla, Ziya Gökalp ve diğer Türk büyükleriyle tanışıyor. Yeni Ufuk Dergisi etrafında kümelenen ve Töre Devlet Yayınları’nı devralıp büyüten gençlere selam olsun.
Emine Işınsu ve İskender Öksüz ile nasıl tanıştığınızı ve yazarlık hayatınıza olan katkılarını da ayrıntılı anlatır mısınız?
Hasan Kallimci: Düşünme Odası’nın dereceye girdiğinden bahsetmiştim. Bozkurt ve Töre dergilerinde, “Yarışmada dereceye girenlere ödül verilecektir.” şeklindeki duyuruyla ödül törenine davet edilmiştim. Dağ başında görev yapan bir öğretmendim, Ankara’ya gidemedim. Ödül töreninin yapıldığını da dergilerimizdeki haberlerden öğrendim.
Bir yıl sonra Ankara’ya gittiğimde İbrahim (Metin) ağabeyin matbaasına uğradım. Ona dergi satışlarının masrafı karşılayıp karşılamadığını sordum. “Benin tuz fabrikam var. Dergiler çoğu zaman masrafını karşılıyor. Karşılamadığı aylarda fabrikamdan tuz yalıyor.” cevabını verdi. O yarışmanın ödülü paraymış. “Hasan, sen o gün gelmedin ve ödülü de almadın.” diyerek elini cebine attı. “Dergiler biraz da beni yalasın.” diyerek kabul etmedim.
Daha sonra sık sık Ankara’ya gittim. Hem Nevzat Kösoğlu ağabeyin yanına uğruyor hem de ve Töre’ye gidiyordum. Derginin çıkarılmasını üstlenen Emine Işınsu ile abla – kardeş olmuştuk. Kitaplarını okuyup tanıtım yazısı yazıyordum. Eserlerimi gönderiyordum, mektuplaşıyorduk. O, yazdığı mektuplarda eserlerimle ilgili görüşlerini belirtiyordu. “Kardeşim, çocuk” diye hitap ederdi. Sayesinde çıraklık dönemimi yaşadım. Ablam Ustam Emine Işınsu adlı kitabını yazdım. Sağlığında hakkında yazılan tek kitap oldu. Burada, “Bu görev Hasan Kallimci’ye mi düşerdi?” diye sormak gerekir. Oysa onun eserleri, sohbetleri sayesinde yüz binlerce insan yetişmiş ve bilinçlenmişti. Işınsu, yüzlerce akademisyene de dokunmuştu. Eserlerinin değerlendirildiği makaleler ve kitapların yazılması onlara düşerdi.
1991’de Halk Eğitimi Merkezinde müdür yardımcısı olarak görev yaparken Emine Işınsu ablamı ve İskender Öksüz ağabeyimi Denizli’ye davet ettim. İl Millî Eğitim Müdürlüğü’nün ders araçları salonunda konuşmalarını yaptılar. Ablam kitaplarını imzaladı.
Töre Dergisi’ne uğradığımda daha çok Emine Işınsu ablamla görüşüyor, İskender Öksüz ağabeyimi daha seyrek görüyordum. O, görevli olduğu okulunda bulunuyordu. Her dalda ve çeşitli yaşlardakilere yazdığımı tespit etmiş, bu hâlimi dağınıklık olarak görmüş olmalıydı. “Hasan, dalını seç!” ikazını yaptı. Yıllar sonra hatırlattığımda, “Büyük konuşmuşum.” demişti.
Malûmunuzdur, Millî Düşünce Merkezi, 2015 yılından beri birçok dalda armağan veriyor. Yahya Kemal Fikir – Sanat – Edebiyat Armağanı’nı ilk defa Emine Işınsu ablam almıştı. Üç yıl sonra 2018’de, ablamın çırağı olarak bana da Yahya Kemal Fikir – Sanat – Edebiyat Armağanı verildi. Ustamın ardından aynı armağanın bana verilmesi sebebiyle sevindim, gururlandım. “Demek ki ablam – ustam Emine Işınsu beni iyi yetiştirmiş.” diye düşündüm.
Yeni çıkacak kitaplarınızdan ve bu kitapları yazma sürecinizden de bahsedebilir misiniz?
Hasan Kallimci: Hep akademik hayatta kalmış ve çocuklarımızla tanıştırılmamış şaheserlerimizin olduğunu görmüştüm. Dîvânu Lugâti’t Türk ile Kutadgu Bilig adlı şaheserlerimiz o eserlerden ikisiydi ve en önemlilerindendi. 1400’lü yıllarda milletimizin Farsça özentisinin Türkçeye çok zarar verdiğini gören ve ömrünü bu gidişatın önüne geçmek yolunda harcayan Ali Şir Nevâyî ile onun bu amaçla yazdığı Muhakemetü’l Lugateyn (İki Dilin Karşılaştırıması) adlı eseri de aynı durumdaydı. Oğuz Kağan Destanı da bir çocuk romanı şeklinde yazılmamıştı. Bu durum beni rahatsız ediyordu. Yaşım, seksene merdiven dayamıştı. Ülkemizdeki yaş ortalamasını göz önüne alarak ömrümün son yıllarını yaşamakta olduğumun da farkındaydım. Çocuklar için yazdığım kitaplara dört roman ve bir hikâye kitabı daha eklemeye karar verdim. Kâşgarlı Mahmut’u ve onun yazdığı Dîvânu Lugâti’t Türk adlı sözlüğünü “Bilgin Şehzade” adıyla; daha sonra Yusuf Has Hacib’i ve onun bir değerler eğitimi ve siyasetname olarak bilinen Kutadgu Bilig adlı eserini Balasagunlu Yusuf adıyla yazdım. Ali Şir Nevâyî’yi anlatan ve eserlerinin tanıtıldığı Heratlı Nevâyî adını verdiğim romanı, Dede Korkut hikâyelerini anlatan Dede Korkut’un Dilinden romanımı ve Oğuz Kağan Destanı’nı anlatan Ulu Ata Oğuz Kağan romanımı da basılmaya hazır duruma getirdim. Dede Korkut’un 13 hikâyesi ilk defa bu eserde birbirine bağlanıyor. Bu beş romanı da ortaokul öğrencileri seviyesinde ve seksenli yaşlara kadar herkesin okuyabileceği şekilde yazmıştım. Beslenerek sağlıklı kalmayı konu edinen “Besinler Tiyatro Topluluğu” adlı hikâye kitabını da ilkokul 2. Ve 3. Sınıf öğrencileri seviyesinde yazdım. “Bilgin Şehzade” Bilge Kültür Sanat Yayınevinde basıldı, “Balasagunlu Yusuf” ile “Heratlı Nevâyî” Töre Devlet Yayınları tarafından yayımlandı. Ulu Ata Oğuz Kağan ve Dede Korkut’un Dilinden Töre Devlet Yayınevinde; “Besinler Tiyatro Topluluğu” da Çınaraltı Yayınevinde kitaplaşmayı bekliyor.
Çok teşekkür ederiz. Son olarak bu söyleşi ile ilgili neler söylemek istersiniz?
Hasan Kallimci: Öncelikle bu söyleşiyi yaptığınız için size ve Yeni Ufuk Dergisi mensuplarına; kitaplarımı yayımlayıp çocuklarımızla buluşturdukları için Töre Devlet Yayınları ile Çınaraltı Yayınevi mensuplarına teşekkür ediyorum. Artık kendimi, yazı hayatında tam altmış yıl süren koşu sonunda ipi göğüslemiş bir atlet gibi gördüğümü de ifade etmeliyim. Çevremde, çok kitap yazmış bir yazar olarak görünsem de yazdıklarım, Türk dünyasının ve milletimizin dünya coğrafyasında kapladığı devasa alanı göz önüne getirdiğimizde azın da azıdır. Türk milletiyle ilgili yazılacak o kadar konu ve yapılacak o kadar çok iş var ki… Gençler, ilgileri ve kabiliyetleri doğrultusunda bilgiyle donanacaklar. Araştırarak durum tespiti yaptıklarında; mevcudu, eksikleri, yazılması ve yapılması gerekenleri görecekler. Gaspıralı büyüğümüzün “dilde, fikirde işte birlik” düsturu doğrultusunda çalışarak; “Türk milleti için elinizden geleni yapınız.” vasiyetini de yerine getirecekler… Onlara bütün kalbimle inanıyorum.

