
1977 yılının Şubat’ında Hasan Kallimci’nin ikinci evladı olarak dünyaya gelmişim. Bebekliğimden hatırladığım ilk şey babamın ninnilerle, manilerle beni ayağında sallaması olsa gerek. Çocukluğumda gece uykularımın arasında duyduğum daktilo şıkırtısı ninni gibi gelirdi bana. Gece yarılarına kadar o daktiloyla neler yaptığına anlam veremezdim. Babam yine çalışıyor derdim. Okul müdürü olduğu için Gümüşçay İlkokulunun lojmanında oturuyorduk. Okul bahçesindeki ağaçların altında oynadığım oyunlar sayesinde çocukluğumu çok güzel yaşadım diyebilirim. Beş altı yaşlarında idim babam Ankara’ya gitmişti. Uzak bir yer olduğunu düşündüm ama neresi olduğunu bilmiyordum çocuk aklımla. O zamanlar tek televizyon kanalı vardı, özel kanallar henüz açılmamıştı. Oturmuş televizyon izliyorduk annem ve ağabeyimle. Televizyondaki programda bir an babamı görünce çok heyecanlanmıştım. Birden “Gerçek babam!” diye bağırmıştım, annemler de gülmüştü. Hem şaşırmış hem de çok sevinmiştim babamı televizyonda gördüğüme. Türkiye Yazarlar Birliği Genel Kurul toplantısına gittiğini söylemişti annem. Döndüğünde sarılmak için babama doğru koşarken o da bana getirdiği bir oyuncak bebeği gösteriyordu. Sevincim ikiye katlanmıştı oyuncak bebekle. Elimden düşürmemiştim onu büyüyene kadar.
O güne kadar okul bahçesinde büyümüş olmama rağmen ben de okullu olmuştum. İlkokul öğretmenim canım annem, okul müdürüm de babam olmuştu artık. Benim ilkokul öğrenciliğim çok zordu evde ne kadar çalıştığımı, ne kadar okuduğumu bilen öğretmenim olan annem, okulda disiplinli bir müdür olan babam vardı. O yıllarda adı Gümüşçay olan şimdiki adıyla ise Gümüşler’de oturan bazı aileler okulun ve okumanın önemini bilmediklerinden olsa gerek çocuklarını okula göndermiyorlardı. Babam kapı kapı gezip çocuklarını okula göndermeleri için ikna etmeye çalışıyordu. Çocukları çok sevmesine rağmen yaramaz çocuklara karşı sert ve disiplinli idi. Bu sayede düzensizlikler içinde olan bir okulu güzel bir okul hâline getirmiş ve orada yaşayan insanların sevgisini saygısını kazanmıştı. O kadar disiplinliydi ki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersimize öğretmen olarak girdiğinde hareket etmekten bile çekinirdim. Kollarım bağlı şekilde dinlerdim hep. Kollarımı farkında olmadan açtığımda kaşlarını çatıvermesi yeterdi. Hemen kollarımı bağlar çiçek olurdum yine. İlkokulda, babamın yazdığı “Bülbüller Ağlamaz” adlı piyeste Şair Bülbül olmuştum. O zamanların imkanlarıyla sıralardan oluşmuş bir sahne, çalılardan oluşmuş bir dekor ve kartondan yapılan kanat kostümüyle rol almıştım. Babamın yazmış olduğu bir eserde rol almış olduğum için rolümü büyük bir gururla icra etmiştim. Dede Korkut hikâyelerinden Deli Dumrul’u da piyes şeklinde yazarak öğrencilere temsil ettirmişti. Amatör bir tiyatro topluluğunun oyununu okulun bir dersliğinde biz öğrencilerine seyrettirmişti. Öğrencilerini tiyatro ile tanıştırmak ve toplum önüne çıkararak güven kazanmalarını sağlamak istemişti.
İlkokul çağlarında iken babamla beraber gezmeyi çok severdim. Onunla gezmeyi sevdiğim için Türk Ocağı ve Öğretmenler Derneği gibi yerlere giderken yanında bazen beni de götürürdü. Yolda giderken adım başı tanıdık birileriyle karşılaştıkça selamlaşır, onlarla sohbet ederdi. Herkes babamı tanıyor diye çok mutlu olurdum. Büyüdükçe tanıştığım kişiler soyadımın Kallimci olduğunu duyduğunda Hasan Kallimci’nin nesi oluyorsun diye sorduklarında kızıyım derdim büyük bir gururla. Hayatını eğitime, okumaya adamış vatan millet sevdalısı bir babanın evladı olmak gurur veriyordu bana. Babamı tanıyanın çok olması beni daha dikkatli hareket etmeye mecbur kılıyordu. Çünkü yanlış bir şey yapıp da onun yılık dişini görmek istemiyordum. Tabi bunu burada açıklamam gerekecek. Babam bize kızdığında şakayla karışık dişlerini gösterirdi ve biz de aman babamın yılık dişini görmeyelim derdik.
İlkokul, ortaokul ve lise derken artık üniversite öğrencisi olmuştum. Kendisi okumayı yazmayı çok sevdiği için benim edebiyat bölümünde okumamı istemesine ve teşvik etmesine rağmen Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim İş Öğretmenliği Bölümünü kazanmıştım. Ortaokuldaki resim öğretmenimin etkisiyle olsa gerek kendi kararımı vermiş ve resim öğretmeni olmayı tercih etmiştim ama her zaman olduğu gibi bu konuda da çok haksız değildi babam, bir yanım hep edebiyatla ilgiliydi. Üniversite bitene kadar ayrılmamıştım ailemden. Öğretmen olduğumda ayrılmak zor gelmişti. Babamın, bayrağımızın dalgalandığı her yerde çalışılmalı öğüdü güç vermişti bana. Öğretmen olan annem ve babam gibi iyi bir öğretmen olmaya çalıştım hep. Resim öğretmenliği yapmama rağmen çalıştığım okullarda kültürel faaliyetlerde görev almayı, öğrencilerle tiyatro oyunları sahneye koymayı ve şiir okumayı çok severdim. Daha önce çalıştığım okullardan birinde babamın yazdığı Deli Güllü oyununu sahnelediğimizde onur konuğumuzdu babam. Sunucu “Babası yazdı, kızı yönetti” diyerek davet etmişti bizi sahneye. Baba kız sahneye çıkmak hayatım boyunca unutmayacağım bir anı olmuştu. İlkokulda oynadığım Bülbüller ağlamaz tiyatrosundaki şair bülbül rolünden mi yoksa Hasan Kallimci’nin kızı olmamdan mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama şiir okumayı çok severim. Daha önce çalıştığım okulların birinde şiir dinletisinde yine babamın yazdığı “Nasılsın Diyorsun” adlı şiirini okumuştum. Bana göre babamın yazdığı hikâyelerin, romanların hepsi güzel ama şiirleri ayrı bir güzel. Kendisi çok duygusal biri olduğu için mutlu olduğu zamanlarda ilham geliverir. Güzel mısraları kaleme alır hemen. Büyük oğlumun doğumuna giderken babamın gözlerinin dolduğunu görmüştüm. Ben doğumdayken hemen yazıvermiş ilk torununa şiirini. “Eren yavrum hoş geldin adın gibi Eren ol!” diye başlayan mutluluk dolu duygusal bir şiir. Daha sona dünyaya gelen diğer torunları Gökçe, Eralp ve Hasan Aras’a da şiirler yazmıştı Hasan dedeleri. Torunlarıyla yaşadığı güzel anları da yazar hep onlara hatıra kalsın diye. Torunları için şimdiye kadar yazdıkları bir kitaplık olmuştur herhalde. Onlarla şakalaşmaları, oyunları mutlu eder dede Hasan Kallimci’yi. Dedelerinin girdikleri her ortamda tanınması, bizler gibi torunlarını da mutlu ediyor.
Bu yaşında kadar kendini Türk çocuklarına adayan babam; çocuklarımız kendi kültürüyle yetişsinler, özüne sahip çıksınlar, yabancı kültürlerden etkilenmesinler diye yazdı yazılarını. Hiçbir zaman çalışma azmini yitirmedi. Konu okuma, yazma ve çocuklar olunca akan sular durdu onun için. Yazılarını yazarken mutluluğuna ve heyecanına hayranım onun.
Hepsi birbirinden değerli, yarına miras eserlerinin kültürümüze hizmet ettiğine inanıyorum. Evlatların ve torunların olarak sana layık olmaya çalışacağız inşallah. Allah seni başımızdan eksik etmesin babacığım.

