9 TEMMUZ 1980: DEVRİM MAHKEMESİ VE TÜRKMEN GENÇLERİNİN İDAMI

0
(0)
9 TEMMUZ 1980: DEVRİM MAHKEMESİ VE TÜRKMEN GENÇLERİNİN İDAMIFiras Ağaoğlu

9 Temmuz 1980, Irak Türkmenlerinin siyasi tarihinde unutulması mümkün olmayan acı günlerden biridir. Bu hadise, yalnızca bazı Türkmen gençlerinin idam edilmesiyle sınırlı kalmamış; aynı zamanda dönemin Irak rejiminin Türkmen kimliğine, millî bilince ve genç kuşaklar arasında gelişen siyasi duyarlılığa karşı yaklaşımını göstermesi bakımından da önem taşımıştır. Özellikle Kerkük bağlamında değerlendirildiğinde, bu süreç Türkmen gençliğine yönelik istisnai güvenlik ve yargı uygulamalarının nasıl işletildiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Bu yazı, esas itibarıyla iki doğrudan beyana dayanmaktadır. Bunlardan ilki, Irak Parlamentosu milletvekili ve Parlamento İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Erşat Salihi’ye aittir. Salihi’nin söz konusu olaylarda tutuklanan kişilerden biri olması, onun aktarımlarına sürecin bazı aşamalarına içeriden tanıklık eden önemli bir nitelik kazandırmaktadır. İkinci beyan ise şehit Mehmet Korkmaz’ın oğlu Ali Mehmet Korkmaz’a aittir. Bu beyan, özellikle olayın aile hafızasında bıraktığı iz, Mehmet Korkmaz’ın maruz kaldığı muamele ve davanın siyasi arka planı bakımından önemli bilgiler içermektedir.

Aktarılan bilgilere göre, olay kapsamında toplam yirmi beş kişi tutuklanmıştır. Tutuklananlar temelde iki ayrı grup içinde değerlendirilmiştir. Birinci grup, “Türkmen Kurtuluş Ordusu” adıyla anılan oluşumla ilişkilendirilmiş; Rüştü Salihi’nin bu oluşum içinde öncü bir konumda bulunduğu ifade edilmiştir. İkinci grup ise Milliyetçi Hareket Partisiyle (MHP) ilişkilendirilen bazı isim ve sembolleri duvarlara yazmakla suçlanan gençlerden oluşmuştur. Mehmet Korkmaz, bu grubun öne çıkan isimlerinden biri olarak zikredilmektedir. Irak makamları, söz konusu gençleri yalnızca bireysel eylemlerle değil Türkmen millî kimliğini canlandırmaya yönelik daha geniş bir siyasi faaliyetle ilişkilendirmiştir.

Aktarılan bilgilere göre, dosyada yalnızca Iraklı Türkmen gençlerin değil bazı Türk vatandaşlarının adları da geçmektedir. Bu kişilerin bir kısmının Kerkük’te petrol sektöründe çalıştığı, ayrıca Türk diplomatik misyonuyla bağlantılı iki ismin de dosyada yer aldığı ifade edilmektedir. Bunlardan Civat Ayyıldız’ın askerî ataşe yardımcısı, Aydın Kuran’ın ise kültür ataşesi yardımcısı olarak zikredildiği belirtilmektedir. Türk makamlarının kendi vatandaşlarının durumunu takip ederek iade sürecini kısa sürede sonuçlandırdığı, Iraklı Türkmen gençlerin ise dönemin Irak makamlarının yetki alanında kaldığı aktarılmaktadır. Bu durum, olayın diplomatik boyutunu göstermesi bakımından önem taşımakla birlikte, Türkmen gençlerinin karşı karşıya kaldığı hukuki ve güvenlik sürecinin daha ağır bir seyir izlediğini de ortaya koymaktadır.

Tanıklıklara göre tutuklanan kişiler yaklaşık dokuz ay boyunca Kerkük ve Bağdat’taki güvenlik ve istihbarat merkezlerinde tutulmuş, bu süreçte ağır sorgulara ve işkenceye maruz kalmıştır. Uzun süre aileleriyle ve dış dünyayla temas kuramamaları, daha sonraki yargılama sürecinde savunma haklarını ciddi biçimde zayıflatmıştır. Bu nedenle Devrim Mahkemesine sevk edilen dosya, olağan bir ceza yargılamasından çok, güvenlik kurumları tarafından hazırlanmış siyasi nitelikli bir dava görüntüsü vermektedir.

Sanıklar 28 ve 29 Haziran 1980 tarihlerinde Devrim Mahkemesi önüne çıkarılmıştır. Duruşmalarda, sanıkların Türkiye ile bağlantılı oldukları, Turancılık fikrinden etkilendikleri ve Kerkük ile diğer Türkmen bölgelerinde millî bilinci canlandırmaya çalıştıkları ileri sürülmüştür. İddia makamı, “Türkmen Kurtuluş Ordusu” adı verilen yapıyı Milliyetçi Hareket Partisi ve Alparslan Türkeş ile ilişkilendirmeye çalışmıştır. Ayrıca bazı sanıkların evlerinde silah, bildiri ve Türk milliyetçiliğiyle ilgili materyaller bulunduğu iddia edilmiştir. Bu suçlamaların hukuki doğruluğu ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte, davanın dili ve çerçevesi, rejimin Türkmen kimliğine dayalı her türlü örgütlenme ihtimalini güvenlik tehdidi olarak gördüğünü göstermektedir.

Savunma bakımından ise ciddi sorunlar bulunduğu anlaşılmaktadır. Sanıklara gerçek anlamda avukat seçme imkânı tanınmamış, mahkemede hazır bulunan avukatın varlığı da etkili bir savunma güvencesi oluşturmamıştır. Aktarılanlara göre, avukatın tutumu sanıkları savunmaktan çok mahkemenin siyasi atmosferiyle uyumlu bir nitelik taşımıştır. Bu nedenle yargılama, adil yargılanma ilkeleri bakımından sorunlu, sonucu büyük ölçüde önceden belirlenmiş bir süreç olarak değerlendirilebilir.

Mahkeme sonunda sekiz kişi hakkında idam cezası verilmiş, diğer sanıkların bir kısmı ise yirmi yıl, on yıl ve yedi yıl gibi ağır hapis cezalarına çarptırılmıştır. Bir kişi serbest bırakılmıştır. Tanıklıklara göre idam kararlarının açıklandığı an mahkeme salonunda büyük bir gerginlik yaşanmış, bazı mahkûmlar kararı büyük bir metanetle karşılamıştır. Mehmet Korkmaz’ın Saddam Hüseyin’in fotoğrafına ayakkabısını fırlattığı yönündeki anlatım, bu davanın Türkmen hafızasında direniş ve itiraz sembollerinden biri olarak yer edinmiştir.

Şehit Mehmet Korkmaz’ın oğlunun beyanına göre, babası tutukluluk ve sorgu sürecinde son derece ağır işkencelere maruz kalmıştır. Bu beyan, davanın yalnızca mahkeme ve idam boyutuyla değil aynı zamanda insanlık dışı muamele ve sistematik yıldırma politikasıyla da ele alınması gerektiğini göstermektedir. Çünkü yaşanan mağduriyet, yalnızca idam kararlarının infazıyla sınırlı kalmamış, aylar süren ağır tutukluluk ve işkence süreciyle başlamıştır.

Davanın en dikkat çekici yönlerinden biri, idam kararlarının çok kısa süre içinde infaz edilmesidir. Normal şartlarda idam kararlarının belirli hukuki aşamalardan geçmesi, ilgili makamlarca incelenmesi ve Cumhurbaşkanlığı onayına sunulması beklenirdi. Ancak bu olayda kararların yaklaşık sekiz gün içinde infaz edildiği aktarılmaktadır. Bu durum, yargılamanın hukuki meşruiyeti konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Özellikle 22 Eylül 1980’de başlayan Irak-İran Savaşı’nın hemen öncesinde bu infazların gerçekleştirilmiş olması, rejimin savaş öncesinde iç güvenlik açısından risk gördüğü dosyaları hızlı biçimde kapatma eğiliminde olduğunu düşündürmektedir.

İdamlardan sonra baskının aileler üzerinde de sürdüğü belirtilmektedir. Naaşların ailelere toplu şekilde değil ayrı ayrı teslim edildiği ve ailelerden açık taziye merasimi düzenlememeleri yönünde taahhüt istendiği aktarılmaktadır. Bu uygulama, rejimin yalnızca yaşayanları değil yas tutma biçimlerini ve toplumsal hafızayı da kontrol etmeye çalıştığını göstermektedir. Böylece olayın kitlesel bir tepkiye dönüşmesi engellenmek istenmiştir.

Bu dava, Türkmen toplumunun farklı bölgelerinden ve farklı sosyal kesimlerinden gelen gençlerin aynı dosyada hedef alındığını göstermesi bakımından da önemlidir. Kerkük, Telafer, Kifri ve diğer Türkmen bölgelerinden kişilerin dosyada yer alması; aralarında öğretmenlerin, öğrencilerin, iş insanlarının ve toplum içinde etkili gençlerin bulunması, meselenin dar bir çevreyle sınırlı olmadığını ortaya koymaktadır. Rejim, bu gençleri yalnızca bireysel sanıklar olarak değil Türkmen toplumunda gelişen millî ve siyasi bilincin temsilcileri olarak görmüştür.

Bu çerçevede bazı tanıklıklar, söz konusu hareketliliğin fikirsel arka planında 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında oluşan millî atmosferin de etkili olduğunu göstermektedir. Kıbrıs Türklerinin kendi varlıklarını ve kimliklerini savunma tecrübesi, bazı Türkmen gençleri üzerinde psikolojik ve manevi bir etki bırakmıştır. Bu durum, Türkmen gençleri arasında kimliği, hakları ve varlığı koruma düşüncesini güçlendirmiştir. Ancak Irak rejimi bu bilinci, hak arayışı veya kimlik savunusu olarak değil siyasi bir tehdit olarak değerlendirmiştir.

Sonuç olarak 9 Temmuz 1980 idamları, Irak Türkmen tarihinin acı ve önemli sayfalarından biridir. Bu olay, Devrim Mahkemesinin siyasi davalarda nasıl kullanıldığını, adil yargılanma güvencelerinin nasıl ihlal edildiğini ve Türkmen gençliğinin nasıl hedef alındığını göstermektedir. Aynı zamanda bu hadise, Türkmen toplumunda hem derin bir acı hem de güçlü bir hafıza oluşturmuştur. Bu nedenle 9 Temmuz 1980’in hatırlanması yalnızca geçmişte yaşanan bir trajediyi anmak anlamına gelmez; aynı zamanda hakikatin belgelenmesi, mağdurların hatırasının korunması ve Türkmen siyasi hafızasının gelecek kuşaklara aktarılması bakımından da tarihî bir sorumluluk taşır.

Kaynak

1. Erşat Salihi ile yapılan görüşme/beyan. Salihi, Irak Parlamentosu milletvekili ve Parlamento İnsan Hakları Komisyonu Başkanı olup, 9 Temmuz 1980 sürecinde tutuklanan kişilerden biri olarak olayın bazı aşamalarına doğrudan tanıklık etmiştir.

2. Ali Mehmet Korkmaz ile yapılan görüşme/beyan. Ali Mehmet Korkmaz, şehit Mehmet Korkmaz’ın oğlu olup, babasının maruz kaldığı muamele, olayın aile hafızasında bıraktığı iz ve davanın siyasi arka planı hakkında bilgi vermiştir.

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın