

Şubat ayının ilk günlerinden bir akşamüstüydü. Denizli’de, Yeni Ufuk Kitabevi’nde Töre Devlet Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Berkan Sözer ile konuşuyorduk.
– Hocam, kaç yıldır yazıyorsunuz, diye sordu.
– “Fakir Kemancı” adlı ilk hikâyem Nazilli Öğretmen Okulu ikinci sınıfta okurken, Ak dergisinin Ocak 1966 tarihli 1. sayısında yayımlandı. O tarihi yazarlığımın başlangıcı olarak kabul ediyorum, diye cevap verdim.
Berkan, şöyle bir düşündü. “Demek ki yazarlıkta 60 yılı geride bırakmışsınız, 61. yılı yaşıyorsunuz.” dedikten sonra şöyle devam etti:
– Yayımladığınız eserlerle Türk edebiyatına, Türk dünyasına hizmet ettiniz. Arkadaşlarımla en az on beş yıldır sizin bir belgeselinizi çekmeyi ve bir vefa gecesi yapmayı düşünmüştük. Nasip olmadı. Sizin için bir program hazırlayalım…
O günden itibaren hummalı bir çalışmanın içine girdiler.
Daha önce Denizli’de, iki vefa gecesi seyretmiştim. İlki, Şair ve Yazar, PAÜ’den emekli öğretim görevlisi Şerif Kutludağ için “Şerif Kutludağ Vefa Gecesi” adıyla tertiplenmiş; Denizli Büyükşehir Belediyesi ve Denizli Şiirevi mensupları şairler tarafından Çatalçeşme Tiyatro Salonu’nda 28 Kasım 2018 tarihinde yapılmıştı. Bu programda kadim dostum Şerif Hoca’mı anlatan bir konuşma yapmıştım.
İkincisi, Denizli’nin ve Ege Bölgesi’nin tek âşığı Ozan Nihat (Nihat Sönmez) için, Denizli İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Türk Ocağı Denizli Şubesi ve bazı derneklerin destekleriyle tertiplenmişti. “Doğumunun 75. Yılında Ozan Nihat’a Saygı” adıyla 14 Ekim 2025 tarihinde, PAÜ Prof Dr. Hüseyin Yılmaz Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapılan bu vefa gecesini de izlemiştim.
Şehrimizdeki 3. vefa gecesi de şahsım adına 6 Haziran 2026 tarihinde Töre – Devlet Yayınları tarafından yapıldı. Bu yayınevi ile Yeni Ufuk dergisi çevresindeki gençler koşuşturuyorlardı. Fakat, o gecede benimle ilgili neler yapacaklarını bilmiyordum. Sorduğumda geçiştiriyorlardı. Berkan Sözer ile sohbetimizden çıkardığıma göre şahsımı anlatan bir belgesel çekeceklerdi. Daha önce bir saat süreli Ziya Gökalp belgeseli çekimini yaptıkları için tecrübeliydiler. Diğer hazırlıklarını sürpriz olsun diye anlatmıyorlardı. Fakat şahsımın anlatılacağı bir program ortaya konulacağı için mecburen benden isteklerde de bulunuyorlardı. “Belgeselde kimleri konuşturalım?” diye sorup şahsımla ilgili fotoğraflardan isteyince belgesel çekiminin yapılacağı kesinleşmişti.
Açelya kyay Yeni Ufuk Dergisinde yer almak üzere şahsımla bir söyleşi yapmıştı. Kızımdan ve damadımdan, dergi için şahsımı anlatan yazı istenmişti. Kızım Feriştah Selcen Okul kontrol ettirmeyi gerek görmemişti. Damadım Ahmet Okul, yazısının kontrolünü yaptırmak için bana başvurunca bir sürprizin habercisi oluyordum. Yazar Osman Çeviksoy, “Hakkınızda bir yazı yazmam istendi. Yazıma, ‘Kallimci’nin Kökeltaşı Nevâyî’ adını vermemin bir mahzuru var mı?” diye sormuştu. Bunlardan şu neticeye varmıştım: Yeni Ufuk Dergisi’nin Haziran 2026 sayısı, şahsımın tanıtıldığı özel sayı olarak yayımlanacaktı; öyle de oldu…
Bir gün Ali Kerem Akdağ telefonla, “Hocam, tiyatro eserlerinizden birkaçını gönderir misin?” deyince bir ipucu daha yakaladım. “Hayrola!” deyişime, “Şöyle bir bakacağız.” diye geçiştirince vefa gecesinde bir piyesimi sahneye koyacaklarını tahmin ettim. İkinci sürpriz de böylece açığa çıkmış oldu. Üç eserimi gönderdim; biri seçilecekti. Hangisini tercih ettiklerini ancak vefa gecesini izlerken öğrenecektim. Çocukların mesleklere yönlendirilmesi konusunu işleyen “Küçük Kardeş”te karar kılınmıştı.
Bir gün de Ozan Nihat aradı. “Hocam, yenge hanımın adı Nevrisal idi değil mi? Oğlunun, kızının adları şöyle miydi?…” deyince anladım ki Ozan Nihat hakkımızda söyleyeceği dörtlükleri hazırlayacak… Yani, gecede sahne alacaktı; aldı da…
6 Haziran’dan birkaç gün önceydi. Berkan Sözer, belgeselin tanıtım videosunu seyrettirdi. İki buçuk dakikalık videonun bitiminde duygulanmış ve donup kalmıştım. Berkan’ın “Hocam, nasıl olmuş?” sorusuna cevap veremiyordum. Konuşsam gözyaşlarımı tutamayacaktım. Nice sonra fısıltıya yakın sesle, “Güzel olmuş.” diyebildim. 5 Haziran günü, Şeyda Samurkaş aramış ve şöyle demişti. “Hocam, belgeselin tamamını seyrettim. Mendilleri hazırla!” Vefa Gecesi’inde, 40 dakika süreli “Türk Çocuklarına Adanış Bir Ömür Hasan Kallimci” adını verdikleri belgeseli seyrederken elbette duygulanmıştım fakat Allah bir metanet vermişti; “Kallimci sulugöz…” dedirtmemiştim.
O akşam, Büyükşehir Belediyesi Kongre ve Kültür Merkezi’ne, program başlamadan önce eşim, çocuklarım ve torunlarımla birlikte gittiğimde programın sergileneceği Fatma Yıldız salonunun önü dostlarla doluydu. Önce birkaç metre aralı iki büyük pano çarptı gözüme. Biri davetiyenin görseliydi diğeri belgeselin. İkram masalarında dostlar sohbet ediyorlardı. İkram masalarının üzerine “Usta Yazar Hasan Kallimci” adıyla özel sayı olarak hazırlanan Haziran 2026 tarihli Yeni Ufuk Dergisi’nin 243. sayıları, davetlilere hediye edilmek amacıyla konulmuştu. Töre Devlet Yayınları, “Türkçenin beş şaheseri” serisinde yer alacak “Dede Korkut’un Dilinden” ve “Ulu Ata Oğuz Kağan” adlı eserlerimi bastırarak geceye yetiştirmiş; daha önce yayımlanan “Balasagunlu Yusuf” ve “Heratlı Nevâyî” adlı kitaplarımla birlikte sergilemişti.
Panoların önünde fotoğraflar çektirdik. Dostlarım, arkadaşlarım, akrabalarım, akademisyen hocalarım, öğrencilerim ve gençler gelmişti. En az benim kadar sevinçliydiler; sarıldılar, kutladılar, beni de sevindirdiler.
Yunus Emre Özdemir, sunuculuk görevini yapmak üzere kürsüdeydi. Akıcı, vurguları yerli yerinde yaparak konuşuyor, diline kıl dolanmıyordu. Saygı duruşu ve İstiklâl Marşı ile vefa gecesini başlattı. Sahneye önce Ozan Nihat’ı davet etti. Ozanımızın dörtlükleri hazırdı; çaldı söyledi. Öğretmenliği anlattı, Çırpınırdı Karadeniz ile kendi programını bitirdi. “Küçük Kardeşler” adlı piyesi, “Memduh Özbay Tiyatrosu” olarak tanınan, üniversite öğrencileri başarıyla sahneye koydular.
Sıra belgeselin izlenmesine gelmişti. Hayatımı, bazı fotoğraflarımı seyrediyordum. Hocalarım, kadim dostlarım beni anlatıyorlardı. Prof. Dr. Ahmet Bican ERCİLASUN, Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ, Prof. Dr. Ufuk TAVKUL hocalarımı; TMC firmasının sahibi Mustafa Karahan’ı, İnsan ve Kalite Derneği Genel Başkanı Sami Öztürk’ü, yazar Osman Çeviksoy’u, PAÜ’den emekli öğretim görevlisi Şerif Kutludağ’ı, edebiyat öğretmeni Rüştü Çakır’ı, Türk Ocağı Denizli Şubesi eski başkanlarından Cafer Bilge Şahin’i, Telekom Denizli Bölgesi’nin emekli müdürü Hasan Basri Beken’i, Pamukkale İlçesi Halk Eğitimi Merkezi Müdürü Cengiz Sarıca’yı, kızım Feriştah Selcen Okul ile damadım Ahmet Okul’u dinledim. Ziya Gökalp merhumun belgeseli ancak vefatının 100. yılında Töre Devlet Yayınları tarafından çekilmişti. Ben kendi belgeselimi sağlığımda izliyordum.
Sonra sahneye Berkan Sözer davet edilmişti. “Vefalı Türkler derler ki: ‘Kadirşinas milletler kadri bilinecek adamlar yetiştirirler.’ Biz de kadri bilinmesi gereken bir değere vefa göstermek için buradayız. Hasan Kallimci’nin Denizli’ye, Türk edebiyatına, Türk çocuklarına çok büyük katkıları oldu. O bize yol gösteren, teşvik eden büyüklerimizden biri. Onu yanımızda gördükçe bizler daha çok koşmak istiyoruz. İyi ki varsın Hasan Hocam. Seni tanıdığımız için çok mutluyuz.” diyordu.
Berkan, önce Kazak Çapanı (kaftanı) giydirdi bana. Çapan giydirmek, Kazak Türklerinde en yüksek saygının ve onurlandırmanın gelenek hâline gelmiş göstergesiydi. Sonra Töre Devlet Yayınları’nı temsilen bir plaket takdim etti. Plakette “Türk Edebiyatına eserlerimle yaptığım katkıdan dolayı “Denizli’nin Dede Korkut’u” ilan ediliyordum. İşte haberli olmadığım tek sürpriz, bu ödül idi. Gurur vericiydi…
Aile fertlerim sahneye gelerek bir demet çiçekle kutladılar beni. Türk çocuklarını temsilen bir grup çocuk da çiçeklerle gelerek sevincime sevinç kattılar. Genç Âşık İsmail Torun, dörtlükleriyle ve bir poşuyla geldi. Kadim dost Temel Başbuğ da üzerine “Türk Çocuklarına Adanmış Bir Ömür: Hasan Kallimci” yazılı Buldan dokumasıyla yanımdaydı. Yeğenim Doç. Dr. Kevser Değirmenci, kısa konuşmasında şahsımı anlattı.
Gaspıralı büyüğümüzün “Türk milleti için çalışmaya elinden gelen işle başla” sözü doğrultusunda kendimi görevlendirmiştim. Ekseriyeti çocuklara hitap eden 160’a yakın eser yazmıştım. Bunlardan 128’i kitaplaşmıştı. Akademik hayatta kalan Türkçenin ilk sözlüğü Dîvânu Lugâti’t Türk’ü ve bir siyasetname ve değerler eğitimi kitabı olan Kutadgu Bilig’i roman tarzında yazarak ortaokul öğrencilerine ulaştırmıştım. Türkçenin Farsçaya üstünlüğünü anlatan, devrindeki Farsça şiir yazma ve konuşma özentisine kapılan Türkleri uyaran Ali Şir Nevâyî’nin hayatını yine ortaokul öğrencileri için yazmış, Oğuz Kağan destanını da roman tarzında işlemiştim.
Bana da mikrofon uzatıldı. Yorgun değildim. Fakat, Yeni Ufuk dergisine verdiğim söyleşide dediğim gibi; son yıllarda kendimi, Türk Edebiyatı’nda 60 yıl süren bir maratonu koşarak ipi göğüslemiş bir atlet gibi hissediyordum. Türk Dünyası ile ilgili yazılması gereken ve yazılmayı bekleyen pek çok konu vardı. Artık gençler yazmalı, çağlarına göre eserler üretmeliydiler. Eserlerimi öğrencilere, öğretmenlere, anne ve babalara emanet etmeliydim. Bu mealde konuşarak; “Ayaklarının tozu bile olamayacağım” büyüklerim Oğuz Kağan, Peygamberimiz Hz. Muhammed ve Atatürk’ün ifade ettiği gibi, “Ben görevimi yaptım!” diyerek konuşmamı bitirdim.
Töre-Devlet Yayınları mensupları bana, her yazara, her sanatçıya nasip olmayacak bir gece yaşatmış, vefanın güzel bir örneğini sergilemişlerdi. Vefa kelimesini en iyi anlatan kelime bence “değerbilirlik”tir. İçinde sevgiyi, saygıyı, sadakati, dostluğu barındırır. O gece, salonu dolduran aile fertlerimde, akrabalarımda, arkadaşlarımda, öğrencilerimde, hocalarımda ve gençlerin gözlerinde vefayı / değerbilirliği gördüm. Başta Berkan Sözer ve Töre Devlet Yayınları mensupları olmak üzere, maddi ve manevi katkılarıyla destek vererek bana “Vefa Gecesi” gibi bir güzelliği yaşatan herkese, tüm değerbilirlere teşekkür ediyorum.

