
O gün gelip çattığında Adriatik’te dalgalar büyüdü,
Koca koca kalyonlar denize sığmaz oldu.
Gedik Ahmet Paşa Arnavutluk’tan yürüdü,
Bir koca ülkü sınır tanımaz oldu.
Tarihimizde birçok kırılma noktası, birçok fetih ve sefer bulunur ancak bunlardan biri var ki tam anlamıyla yarım kalmış bir destandır. Her Türk’ün belki de hatırladıkça içi burkulur. Bu yarım kalmış ancak Türk’ün tarihinden getirdiği birikimi anlatması, aktarması bakımından çok önemli destanı aktaracağım.
Bu Fatih’in son seferi Otranto’nun hikâyesi…
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden sonra İtalya’ya asker çıkarmasını Türklüğün ve onun kutlu tarihinden ayrı düşünemeyiz. Fatih Sultan Mehmet’in hedefini anlamak için Türk tarihinde bazı önemli kavramları bilmemiz ve tarihimizdeki yerini görmemiz gerekir.
Bir kutlu mefkûre, bir kutlu alem anlayışıdır ki bu sadece bir hanedan ürünü değil bir milletin aşı, soluduğu havasıdır. Bu hedefi millet var etmiştir.
Türkler ezelden beri kurdukları her devlette dünyaya nizam getirmeyi ve yön vermeyi kendine düstur edinmiştir.
Türkistan bozkırlarında dahi hakan dünyanın merkezinde oturuyor kabul edilmiş ve dünyanın hakanı olarak kabul görmüştür. O yüzden fetih Türk’ün hakkıdır. O hakan ki yönetme yetkisini bizzat Tanrı’dan almıştır yani o kutlu hakandır. O töreyi dünyaya hakim kılmak amacıyla orada oturmaktadır.
Türklerin İslamiyete geçişi ile birlikte bu anlayış biraz değişmekle birlikte esasını korudu.
Türklüğün İslamiyet ile buluşmasından sonra Türk milleti yukarıda saydığımız özelliklerini esasını korumakla çeşitlilik kattı. Bu kavramlardan en önemlilerinden biri gaza ve cihaddır.
Gaza ve Cihad
Gaza, İslamiyet’i yaymak için gayrimüslimlerle yapılan savaştır. Cihad da Allah yolunda savaşmak anlamına gelmekle birlikte İslam’ın güzel ahlakıyla yönetmek üzere yapılan fetih, bir tür fetih yoluyla tebliğ hareketidir.
Yani gaza anlayışına göre içinde manevi bir yön de barından geniş bir olgudur Cihat anlayışı.
Türkler, inanmayanları zorlamaz kendi dinlerini yaşamakta da özgür bırakırlardı. Gerçekten de tarihteki Türk devletlerine bakıldığı zaman başka dinlerden insanların en rahat yaşadığı coğrafyalar Türk’ün yanıdır. Osmanlı Devleti bunun en bariz örneğidir. Kendi bünyesindeki Hristiyanlara zorlama yapmamıştır. Onlar da “İstanbul’da Kardinal külahı görmektense, Müslüman sarığı görmeyi yeğlerim” anlayışında olmuşlardır.
İşte cihat dediğimiz kavram Müslümanlık adına fetih yapmak kadar gönülleri de İslam’a ısındırmak, bir halka hoşgörüyle yaklaşmak demektir, Türk’e de bu yakışırdı.
Cihat fikri elbette ki bir amaca yöneliktir. İslamiyet’le cihat hareketine dönüşen fetih hareketleri, Türk cihan hâkimiyeti yani nizam-ı âlem içindir.
Şimdi Türk cihan hakimiyeti ve nizam-ı âlem nedir ona bakalım.
Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi ve Nizam-ı Âlem
Dediğimiz gibi Türkler Türkistan bozkırlarında iken de cihan hakimiyeti ülküsüne sahipti. İslamiyetle beraber yeniden şekillendi.
Türk-İslam devlet geleneğinin temelini nizam-ı âlem ve cihan hâkimiyeti mefkûresi oluşturur. Bu mefkûre, yeryüzüne adaleti yayma ve dünyayı tek bir nizam altında birleştirme gayesidir. Osmanlı Devleti, kendi bekasını tehdit eden bir durum oluştuğunda Müslüman devletlerle savaşmaktan çekinmese de asıl enerjisini ve kılıcını nizam-ı âlem ülküsü doğrultusunda Hristiyan dünyasına yöneltmiştir. Cihan hakimiyeti, dünyevi bir hırstan ziyade, Fatih’in kendi dizelerinde belirttiği gibi “Din-i İslâm’ın mücerred gayreti” yani İslam dinini yüceltme ve Allah yolunda cihat etme niyetidir. Allahın adını yüceltmek İslam’ın sözünü duyurmak niyetidir. (İ’lâ-yı kelimetullah)
Buradan da anlayacağımız üzere Osmanlı’nın “fetih” anlayışı, sadece kuru bir toprak kazanımı değil fethedilen coğrafyalara İslam’ın sancağını götürme çabasıdır. Osmanlı İmparatorluğu, kuruluşundan itibaren bir devlet felsefesi ve düsturu olarak seferlerini genelde Balkanlara ve Avrupa’ya düzenlemiştir. Bu yönelimin temel sebebi, İslamiyet’teki “gaza” geleneği, yani mücadelenin Hristiyan dünyasına karşı yapılmasıdır. İstanbul’un fethiyle birlikte kendi içinde birliğini sağlamlaştıran Osmanlı, gücünü asırlardır olduğu gibi yine Hristiyan alemine harcamıştır.
Kızılelma Ülküsü
Nizam-ı Alem doğrultusunda hedefe konulan, yaklaştıkça cazibesi artan daha büyük hedeflere gebe ülküye “Kızılelma” adı verilir.
Türklerin Kızılelması önce Anadolu toprakları oldu. Sonra İstanbul… Bir dönem Roma, bir dönem Belgrad, bir dönem de Viyana…
Fetihlerde Türk’ün siyasi, ekonomik bir amacı da olmakla birlikte fetih sadece ganimet, mal, mülk, toprak için yapılmaz.
İşte bu kavramları bildiğimiz zaman Gazneli Mahmut’un Hindistan seferleri, Alparslan’ın Anadolu’ya girişi, Osmanlı’nın Balkan fetihleri vb. birçok fetih kafamızda yerine oturur. Ayrıca bugün Pakistan, Hindistan ve Balkanlarda birçok milletin nasıl Müslüman olduğunu daha iyi anlarız.
Türkler Müslümanlığı uzak diyarlara kadar ulaştırmış. Kendi yaşayışı, kültürü ve anlayışı ile onu yoğurmuş hayatına yansıtmış ve İslam sayesinde daha da güçlenerek varlığını korumuştur.
İşte Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethi ve ardından İtalya çıkarması da bu anlattıklarımızdan münezzeh değildir.
İtalya Seferi’ne Giden Süreç ve Hristiyan Dünyası ile İlişkiler
Bilindiği üzere Türkler, Kavimler Göçü ile birçok irili ufaklı Avrupa kavmini Hristiyanlığın temsilcisi Roma’nın üzerine doğru iterek onu ikiye ayrılmak mecburiyetinde bırakmıştı.
Sonrasında Batı Roma dayanamamış ve yıkılmıştı. Geriye İstanbul merkezli Doğu Roma (Bizans) kalmıştı. 11.yy’da Büyük Selçuklu ardından Anadolu Selçuklu ile Anadolu’yu yurt tutmamızdan sonra Bizans ile ilişkilerimiz artmış ve Malazgirt, Pasinler, Miryokefalon gibi savaşlarla yerimizi sağlamlaştırmıştık.
Osmanlı Devleti kurulana kadar Bizans rahat bir nefes alsa da Osmanlı Devleti’yle birlikte Hristiyanlığın temsilcisi için buhranlı günler yeniden başladı. Yıldırım Beyazıd’ın deneyip alamadığı İstanbul’u almak da büyük ecdad Fatih Sultan Mehmet’e nasip oldu. Ve yine Fatih Sultan Mehmet, Hristiyanların İmparatorluğu Trabzon Pontus Rum İmparatorluğu’na son verdi. Mora, Amasra, Bosna onun döneminde alındı. Bunlardan Eflak, Boğdan ve Arnavutluk ayaklanmayı denese de başarılı olamadı.
Ve bu kutlu yolda devletin iç mekanizmasını da sağlamlaştırdı.
Peki ecdadı İtalyan çizmesinin topuğuna, Otranto’ya götüren neydi?
Otranto Seferi’ne Giden Süreç
Fatih’in zihnindeki yeni Kızılelma, Batı Roma’nın eski temsilcisi ve Hristiyanlar için halen kutsal bir merkez olan, papalar şehri Roma’ydı. Hristiyanlık, tarihsel süreçte Roma’dan yayılmıştı. Fatih’in gayesi yalnızca bir İtalyan kalesini zapt etmek değil Roma’yı fethederek dünya hakiminin artık Türklük ve Müslümanlık alemi olduğunu tüm cihana duyurmaktı. Roma’nın düşmesi, Türkler için Avrupa’nın ortasına açılan kapı demekti. İşte Otranto Seferi, bu büyük cihan hakimiyeti mefkûresinin, Nizam-ı Âlem ülküsünün ve yeni Kızılelma’ya (Roma) ulaşma arzusunun ete kemiğe büründüğü ilk ve en stratejik adımdı.
Fatih Sultan Mehmet Han, Avnî mahlasıyla yazdığı şu beyitiyle de hedefini cihana duyurmuştur:
İmtisal-i câhidû fîllâh olubdur niyyetim, Dîn-i İslâmın mücerred gayretidir gayretim.
(Niyetim Allah yolunda cihat etmektir, tek gayem İslam dinini yüceltmektir)
Yeni hedef Roma’dır çünkü Roma, Avrupa’nın ortasına açılan bir kapıydı. Dünyanın yeni hakimini duyurmak için en iyi yerdi. Hristiyanlığın, Papalığın temsilcisi Roma’ydı. Napoli’nin Akdeniz’deki ve Arnavutluk’taki politikası Osmanlı için tehditti. Napoli ve Roma’nın düşüşü Akdeniz’de Osmanlı bayrağının daha gür dalgalanması demekti.
15.Yüzyılda Siyasi Durum
Osmanlı Devleti 15.yy’a giden süreçte Balkanlarda ilerlemiş, ülke içinde bütünlüğü sağlamıştı.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıyla Hristiyan dünyasını endişe kapladı. Türk ve Müslüman Osmanlı Devleti kendi içinde birliğini sağlamlaştırmış gücünü uzun süredir Hristiyan alemine harcamıştı ve biliyorlardı ki hedef yine onlar olacaktı.
O dönem Avrupa’da önemli diyebileceğimiz kuvvet olarak Venedik, Macaristan gibi ülkeler vardı. İtalya da o dönem bir çok şehir devletine ayrılmış vaziyetteydi. Şehir devletleri kendi arasında sık sık savaşır durumdaydı. Bu şehir devletlerinin en öne çıkanları : Napoli ve Venedik’ti, bir de Papalık vardı.
Osmanlı, İtalya’nın Karşı Kıyısına (Arnavutluk’a) Kadar Nasıl Geldi?
Osmanlı İmparatorluğu’nda devşirme bir asker olan İskender çevresine önemli ölçüde bir grup toplayarak Arnavutluk’ta isyan etti. Müslüman olmadığını Hristiyan olduğunu duyurdu. Napoli Kralı’na bağlılık yemin etti. Asker, mühimmat ve para desteği aldı.
Napoli’nin Arnavutluk hedefleri doğrultusunda hareket etti. Osmanlı birkaç kere İskender’i öldürmeyi denese de başarılı olamadı. İskender’in kendiliğinden ölümünden ve İşkodra’nın fethinden sonra buralar Osmanlı toprağı oldu ve Osmanlı, İtalya’yı denizin karşı kıyısında görür oldu.
Osmanlı’nın karşı kıyılara, İşkodra’ya kadar gelmesinden rahatsızlık duyan ve Arnavutluk’taki isyanları teşvik eden Napoli, Venedik ve Osmanlı ile de Akdeniz’de bir hakimiyet yarışı içine girmişti. Aynı zamanda Napoli Krallığı Papalığın hakimiyeti altındaki Roma’ya giden yolun üzerinde yer alıyordu.
Osmanlı ile Venedik arasında uzun süren savaşların ardından 1479 İstanbul Anlaşması ile barış anlaşması imzalandı. Venedikliler yapılan bu ateşkesi bozmak istemiyordu ve zaten Napoli’nin menfaatleri ile çelişen hakimiyet istekleri Napoli’ye yardım etmesini engelleyecekti.
Fetih Süreci
Fatih Sultan Mehmet, Gedik Ahmet Paşa’yı Avlonya Beylerbeyliğine getirdi. Yani Napoli’nin karşı kıyısına beylerbeyi yaparak sevkiyatı oraya başlatmasını, muhasaraya hazır olmasını istedi. Adriyatik’teki Kefalonya, Zanta ve Ayamavra adaları alınarak İtalya’ya geçiş güzergahı güvenliğe alındı, sonrasında çizmenin ilk ucundan Otranto Kalesi’nden İtalya’ya ayak basılacaktı. Donanma, İtalya’nın “çizmesinin topuğu” olarak bilinen Apulia bölgesine yöneldi. Aslında bölgenin en büyük limanı Brindisi’ydi ancak Brindisi çok güçlü surlara sahipti. Gedik Ahmet Paşa, ordusunu yıpratmadan hızlıca bir üs kurmak istiyordu. Bu yüzden savunması daha zayıf ancak konumu itibarıyla mükemmel bir sıçrama tahtası olan Otranto hedeflendi.
Gedik Ahmet Paşa yaklaşık 15-18 bin kişilik bir orduyla Otranto’ya çıkartma yaptı. Osmanlı ordusu hızla şehri karadan ve denizden ablukaya aldı. Gedik Ahmet Paşa’nın ilk taktik hamlesi, şehre giden su kemerlerini tahrip etmek ve su tedarikini kesmek oldu. Kale günlerce top ateşine tutuldu. Desteğe gelen küffarlar biçildi.
Otranto Kalesi Türk yurdu yapıldı. Lecce ve diğer ileri mevki kaleleri de yakıldı ve korku önce İtalya’ya sonra Avrupa’ya yayıldı. Bu korku Türklerin tüm Avrupa’yı zapt edeceği korkusuydu. Onlara göre Papalığa ait Roma düşerse bunun önünde engel kalmayacaktı. Hatta Papalar arasında da Fransa’ya sığınma fikri ciddi şekilde tartışılmaya başlanmıştı. Türkler onlara göre Tanrı tarafından gönderilmiş bir cezaydı.
Türkler bu derece korku salmışken Roma hedefine ilerlerken İstanbul’un Fatih’i, Sultanü’l-Berreyn ve Hâkânü’l-Bahreyn, Sultan 2. Mehmet’in Gebze yakınlarında vefat ettiği haberi geldi. Fatih Sultan Mehmet’in nasıl öldüğü konusu oldukça tartışmalıdır. Ancak doğurduğu sonuçların tartışılacak bir yanı maalesef yoktur.
Gedik Ahmet Paşa sekiz bin civarında askerini Otranto’da bırakarak Payitaht’a döndü. Ve Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden sonra Osmanlı Devleti’nde durum içler acısıydı. Fatih’in ölümüyle birlikte Sultan Beyazıd ve Sultan Cem arasında taht kavgası patlak verdi. Ülkede dirlik ve birlik bir süreliğine sarsıldı. Napoli Krallığı bu durumdan faydalanarak Macaristan Kralı Matyas Korven’den yardım istedi. Matyas Korven tabiri caizse öksüz kalmış Otranto Kalesi’nde yaptığı katliamla kaleyi yeniden Napoli Kralı’na iade etti.
Cem Sultan’ın da Papalıkta bulunmasından ötürü 2.Beyazıd tarafından da İtalya’ya sefer düşünülmemiştir. Ve bu dönem fetih ve cihan devleti politikasının durakladığı, el konulan vakıf mallarının iade edildiği bir “içe kapanma” dönemi olmuştur.
Otranto Fatihi, orduların başkomutanı olması beklenen Fatih’in oğlu Cem Sultan, taht mücadelesini kaybederek önce Rodos Şövalyelerine sığınmış, ardından Papa’nın elinde Roma’da bir tutsak konumuna düşmüştür.
Fatih’in fethetmek için ordu gönderdiği topraklara, oğlu esir olarak ayak basmıştır. Cem Sultan, Avrupa’daki (Frengistan) bu esaret yıllarında hissettiği çaresizliği şu meşhur beyitle şiire dökmüştür:
Câm-ı Cem nûş eyle ey Cem bu Frengistândur.
Her kulun başına yazılan gelür devrândur.
(Ey Cem, Cem’in kadehini iç [kadehini yudumla ve teselli bulmaya çalış], çünkü burası Frengistan’dır [Avrupa’dır].
Şu dönen dünyada her kulun başına kaderinde ne yazılmışsa o gelir.)
Böylece Fatih tarafından Kızılelma ilan ettiği Roma seferi İtalya’nın ucundan başlamışken onun vefatıyla bitmek zorunda kaldı.
Bu sebeplerden ötürü Avrupa’nın ortasına önce Belgrad sonra Viyana ile ilerleme fikri özellikle Kanuni döneminde yeni bir Kızılelma olarak ortaya koyulmuştur.
Birçok tarihçiye göre de bu sefer ve Fatih’in vefatı, Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa tarihi için bir kırılma noktası olmuştur.

