

Marksistler, “tek değer emek” sloganı ile ortaya atılır, bütün değerleri kol emeğine bağlayarak proletere mal etmek isterler. Onlara kalırsa iş verenler, işçinin ürettiği mal ve hizmetlerin bir kısmını işçiye ücret olarak ödedikten sonra artan değerleri kendilerine saklarlar. Henüz şuurlanmamış işçi, bu mekanizmadan habersiz olduğu için, kendi emeğine yabancılaşmış durumdadır. Bu durumdaki işçi, patronların kendi emeğini sömürerek zenginleştiklerinin henüz farkında değildir. Marksistler, artık değer teorisini ortaya atarak, güya işçiyi şuurlandırmak isterler.
Oysa, Marksistlerin unuttukları çok önemli bir nokta vardır. Bugün insanlar, ister işçi, ister işveren durumunda olsunlar, üretim güçlerini ve ürettikleri değerleri, hem sayı, hem kalite itibarı ile kendilerinden önce yaşayan ve şimdi hayatta bulunmayan milyarlara insanın beden ve zihin emeği ile ulaştıkları ilme, tekniğe, üretim araçlarına, geliştirdikleri müesseselere, keşfettikleri enerji kaynaklarına, kısaca ürettikleri maddî ve manevî değerlere borçludurlar. Bugün insanlığın sahip olduğu maddî ve manevî zenginliklerin gerçek üreticileri, yaşayan nesillerden çok, tarihin bağrına gömülmüş olan nesillerdir. Hepimiz, onların mirası üzerinde tepinmekteyiz. Sahip olduğumuz değerler, bizden çok, onların emekleri ile üretilmiştir.
Bir an proletaryanın ve kapitalistin, bu tarihî mirastan ve bu birikmiş değerlerden mahrum kaldığını düşünün. Onlar, bugün üretebildikleri sayı ve kalitede mal ve hizmet üretebilirler miydi yahut bu mal ve hizmetlere sahip olabilirler miydi? Yine bir an düşünün, bugün bir otomotiv sanayisinde, üç yahut dört dakikada bir otomobil imal edilebilmektedir. Bizden önce yaşayan milyarlarca insanın, binlerce yıldan süzülüp gelen beden ve zihin emeğinin ortaya çıkardığı değerlerden mahrum kalınsa idi, patronlar, teknokratlar ve proleterleri, bu başarıyı gösterebilirler miydi? O hâlde kim, kimin emeği ile yaşıyor? Görülüyor ki, işçi, işveren, teknokrat ve bürokratlar, birbirlerinin emeklerinden çok birikmiş değerleri ve bu değerlere bağlı olarak çok az bir emekle oluşmakta olan zenginlikleri, paylaşmaya çalışıyorlar. Yoksa meseleyi sınıf çatışmaları açısından ele alarak, bütün üretilmiş değerleri bir sınıfa mal ederek diğer insanları toptan tufeyli durumuna sokmak, bize hem haklı hem makul gelmemektedir. Bugün, bir kumaş fabrikasının bir saat içinde imal ettiği, yüzlerce metre kumaşı, ne tek başına işçilerin emeğine, ne tek başına işverenlerin teşebbüsüne bağlamak mümkündür. Bu konuda komünizmin de kapitalizmin de yorumları vicdanları tatmin edememektedir.
İşte bu noktada da yine yüce ve mukaddes kitabimiz Kur’an-ı Kerim, imdadımıza yetişmektedir. Şanlı kitabımız, birikmiş değerlerin ve zenginliklerin bir sınıfın veya zümrenin inhisarına (tekeline) bırakılmamasını emretmektedir. Yüce kitabımızda şöyle buyurulur: “Tâ ki (bu mallar) içinden (yalnız) zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın.” (Kur’an-ı Kerim, El-Haşr Sûresi, âyet: 7). Ve büyük kurtarıcımızın şu hadisini herkes bilir: “Komşusu açken tıka basa yiyen gerçek Müslüman değildir.” Yine Mukaddes Kitabımızda şöyle buyurulur: “Altını ve gümüşü yığıp ve biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar (yok mu) işte bunları, pek acıklı bir azab ile müjdele” (El-Tevbe Sûresi, âyet: 34).
Görülüyor ki, İslâmiyet, insanların birbirlerinin haklarına riayetini emrettiği kadar, birikmiş değerlerin yani mal, mülk, altın, gümüş ve benzerî zenginliklerin bir zümrenin inhisarına bırakılmasını da istememektedir. O, Allah yolunda ve insanların dünyevî ve uhrevi saadeti için israf edilmeden sarf edilmeli, asla bir zulüm ve tahakküm vasıtası durumuna getirilmemelidir.
KAYNAKÇA
S, Ahmet, Arvasi. Türk İslam Ülküsü 2. İstanbul: Bilgeoğuzyayınları. 2015. S. 117-118-S

