
Dünyanın milletler mücadelesi ile yürütüldüğü bu zamanda milletlerin kuruluşu ve bekasının tayininde birtakım unsurlar devreye girmektedir. Bazı milletler menfaatlerle kurulur, bazıları korkularla ayakta tutulur. Kimi milletler vardır ki çıkar ortaklığı bitince dağılır kimilerinde ise milleti oluşturan mefhumlar arasındaki bağlar tehdit ortadan kalkınca çözülür. Çünkü temelleri sağlam bir inançla değil, geçici bir hesapla atılmıştır. Menfaat değiştiğinde yolu şaşırırlar; böyle topluluklarda birlik, kalıcı bir ruh hali değil şartlara bağlı bir mecburiyettir. Oysa millet olmak, yalnızca birlikte yaşamak değil birlikte anlam taşımaktır. Tarih bize bir milletin aynı coğrafya içinde bulunması, aynı toprağa ayak basması yahut aynı dili konuşmasının yeterli olmadığını göstermektedir. Aynı değerin taşınmasının gerektiğini; aynı kelimede var olunmanın, aynı hissiyata sahip olunmasının gerekliliğini öğretmektedir. Millet olmanın şuuruna varılması zor zamanlarda anlaşılır. Felaketler kapı araladığında, krizler yaşandığında problemler geçici olarak çözülüyorsa hâlihazırdaki oluşum kalabalıktan başka bir şey değildir. Lakin ortada bir kenetlenme söz konusu ise işte orada milletin varlığından söz edilmelidir. Menfaat üzerine kurulan bağ, kazanç bittiğinde susar. Korku ve cebir üzerine kurulan düzen tehdit çekildiğinde dağılır. Fakat “sevgi” üzerine kurulan bir birliktelik, kayıpta da diridir; yoklukta da ayakta kalacaktır. Sevgi şartlara bağlı değildir. Türk milletinin asırlardır koruduğu bu mefhum her daim kendini hissettirmiştir.
Türk milleti tarih boyunca nice imtihanlardan geçmiş; imparatorluklar yıkılmış, şehirler düşmüş, ordular dağılmıştır. Lakin Türk milleti özünü her devir korumayı başarmış bunu ise çıkarsız bir sevgi bağı ile gerçekleştirmiştir. Türk milletini bir arada tutan hesap kitap işleri değil gönül bağı olmuştur. Şehidin toprağa düşerken gösterdiği sadakat, annenin evladını vatana uğurlarken taşıdığı sükûnet, âşığın sazında dile gelen hasret… Hepsi aynı kökten beslenir: Çıkarsız sevmek.
Türk milletinin tarih sahnesindeki yürüyüşü, maddi kazançlarla açıklanamayacak kadar derin, siyasi hesaplarla izah edilemeyecek kadar samimidir. Bu yürüyüşün parolası nesilden nesle fısıldanan, yazılı olmayan ama herkesin bildiği bir paroladır. Türk’ün sevgisi karşılık beklemez, pazarlık yapmaz. Bu sevgi bazen bir bayrağın gölgesinde, bazen bir mezar taşının başında, bazen de bir türkünün içinde sessizce yaşar. Çoğu zaman alışkanlık vaziyetinde olduğundan belki hissedilmez bile, çünkü sevgi, yoğurduğumuz hamurun mayasıdır. Tabiatın kanunu her güz ağaçların yaprak dökmesi ya da her bahar kuşların ötmesi ise Türk milletinin örfü de yaptığı her işe sevgi ile yaklaşmasıdır.
Sevginin en saf hâli şehitlik mertebesi, Türk milletinin sevgi anlayışının en berrak aynasıdır. Şehadet şerbetini içmiş Türk milletinin evlatları, çıkarsız sevgi ile sonuna kadar mücadele edip dünyadan karşılık beklemezler. Onlar yalnızca Allah rızasını kazanmak için milleti uğruna canlarını ortaya koyanlardır. Toprağa düşerken bir sözleşme imzalamaz, milletin önüne bir kazanç tablosu çıkarmazlar. Mesele yalnızca savaş meydanında cenk edip can vermek de değildir. Dökülen kanlar beklenen bir karşılık değil sahip çıkılan emanetin ispatıdır. Türk milleti için vatan, üzerinde ihale yapılacak bir arazi değil uğruna sessizce can verilen kutsal bir değerdir. Canını verirken geride bıraktıklarının güvenle yaşayacağını bilmesi, Türk milletinin varlığının idame etmesi onlar için yeterlidir. Bu yönüyle şehitlik Türk’ün felsefelerinden biridir. Ziya Gökalp’ın da vurguladığı gibi:
Şüphesiz gelmiştir babalarınız.
Sevinsin zavallı analarınız…
Yeniden olacak şen yuvalarınız…
Millet size açtı şefkat kucağı,
Daima tütecek Türk’ün ocağı…
Gönülden gönle akan âşıklık, Türk milletinin sevgiyi nasıl anlamlandırdığını gösteren en canlı miraslardan biridir. Âşık, sazını eline aldığında ücretin değil bir derdin peşindedir. O, sevdayı dillendirirken bir karşılık beklemez; sevmenin kendisi bütünüyle ona yeter. Karacaoğlan’ın dağlara, Yunus Emre’nin insana, Dadaloğlu’nun özgürlüğe duyduğu sevgi salt bir sevgidir. Bu sevgi hükmetmek isteyen bir sevgi değil var etmeyi, adamayı amaçlayan bir sevgidir. Türk milletinin gönül dili, bu yüzden türkülerle konuşur. Aynı ruhu farklı coğrafyalarda, farklı yüzyıllarda da görürüz. Köroğlu’nun sevdiği yalnızca bir güzel değil adalettir. Bolu Bey’ine başkaldırırken kişisel bir çıkarın değil haksızlığa uğrayanın yanında durmanın peşindedir. Onun destanında sevgi, yiğitlikle birleşir. “Çünkü sevgi, korkuya teslim olmaz.” Aşık Veysel’in toprağa duyduğu sevgi ise bambaşka bir derinlik taşır. “Benim sadık yârim kara topraktır” derken toprağı mülk değil yâr olarak anar. O toprak ki hem ana hem de son duraktır. Veysel’in sevgisi toprağı tüketmez, ona yaslanır. Bu, varlıkla kurulan mütevazı bir dostluktur. Hepsi bize gösterir ki Türk milletinin ananesi olan sevgi; sadakat, sabır, fedakârlıkla yoğrulur. Sevilen şey ister bir insan, ister bir dağ, ister bir vatan, ister bir millet olsun; onunla bir olmak, var olmak esastır.
Türk milletinin sevgi anlayışı, tarih boyunca yalnızca beşerî bir duygu olarak kalmamış; ilâhî bir hakikatin yeryüzündeki yansıması olarak görülmüştür. Özellikle tasavvuf geleneği içinde aşk, insanı olgunlaştıran, nefsini terbiye eden ve onu Hak’ka yaklaştıran bir yol olarak kabul edilmiştir. Bu anlayışta aşk, gelip geçici bir heves değil ahlak, erdem, mütevazılıkla yoğrulmuş bir irade hâlidir. Türk-İslam düşüncesinde sevgi, Allah’a duyulan muhabbetle başlar. Kul, önce Yaradan’ı sever; ardından O’nun yarattıklarına merhamet nazarıyla bakar. Yunus Emre’nin “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü.” sözü bu anlayışın özlü bir ifadesidir. Sevgi burada bir insanı ya da nesneyi aşar, bütün kâinatı kuşatan bir rahmet hâline gelir. Bu yüzden tasavvuf geleneğinde aşk, kalbin arınması ve benliğin Hak’ta erimesi demektir. Fuzûlî de aşkı hem mecazî hem ilâhî katmanlarıyla işleyen büyük bir şairdir. Onun şiirlerinde görülen sevgili, çoğu zaman hakikatin sembolüdür.
Aşk imiş her ne var âlemde,
İlim bir kîl ü kâl imiş ancak.
Mısraları, varlığın özünü aşkla açıklayan bir irfanın ifadesidir. Fuzûlî’ye göre hakikate kuru bilgiyle değil yanarak ulaşılır. Bu anlayışın en zarif tezahürlerinden biri ise Su Kasidesi’dir. Fuzûlî bu eserinde Hz. Peygamber’e duyduğu derin muhabbeti su sembolü üzerinden dile getirir. Kasidenin ilk beyitinde geçen
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su.
Kim bu denlü tutuşan odlara kılmaz çâre su.
İfadesi, ilâhî aşkın büyüklüğünü gösterir. Gözyaşı bile gönüldeki bu ateşi söndüremez. Çünkü bu ateş dünyevî değildir; Peygamber sevgisiyle tutuşmuş bir kalbin yanışıdır. Tasavvufî düşüncede bu yanış, arınmanın kendisidir. Su Kasidesi boyunca su, Hz. Peygamber’in huzuruna varmak isteyen edepli bir âşık gibi tasvir edilir. Akışı, yönelişi ve berraklığı bir teslimiyet sembolüdür. Böylece Fuzûlî, sevgiyi yalnızca coşku değil aynı zamanda edep ve bağlılık olarak da gösterir. İlâhî sevgi, haddini bilmeyi ve kapıda durmayı öğretir. Türk milletinin tarihî karakterinde de bu tasavvufî sevgi anlayışının izleri görülür. Sevgi, kuru bir söz değil uğruna fedakârlık yapılan bir değerdir. Peygamber muhabbetinden doğan merhamet anlayışı, vatan sevgisinde ve insan ilişkilerinde de kendini gösterir. Sadakat, teslimiyet ve irade; aşkın dünyevî hayattaki yansımalarıdır. Sevgi bir zayıflık değil insanı yücelten, onu Hak’ka yaklaştıran en büyük kudrettir. Allah’u Teala, Hz. Peygamber’e habibim diye buyurur. Sevginin en bariz örneğidir.
Gözüm açtım seni gördüm hep gönüllü sana verdim,
Akraba terkin kıldım bana sen gereksin sen.
Söylesem ben dilimdesin gözlesem ben gözümdesin,
Gönlümde hem canımdasın bana sen gereksin sen.
Gönül erenlerinin piri, Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi ile Anadolu’da aynı meşaleyi taşıyan Yunus Emre gibi sözün sultanları, âşıkların sembol isimleri oldu. Türk milleti Allah âşıkları diye bilinen ulu şahsiyetleri var eden, yoğuran bir millettir. Hacı Bektaşı Veli, Hacı Bayram Veli ve Balkan sahasında görülen Sarı Saltuk böyledir. Baba Saltuk özellikle Balkanlarda bir efsane gibi anılmıştır. Hemen her yerde onun adına türbeler, makamlar, tekkeler yapılmıştır. Tepeleri, ulu evliyaların beklediği bu yükseklerin bir adını da Türk milleti “Âşıklar Tepesi” olarak adlandırmıştır. Günümüzde Anadolu ve Balkanlarda birçok tepe bu isimle anılır. Bu aşk bazen bir dervişin secdesinde, bazen bir alperenin kılıcında, bazen de bir annenin duasında kendini gösterir. Çünkü Türk milletinin sevgi anlayışı hem ilahî hem millîdir. İlâhîdir çünkü kaynağını Hak’tan alır. Millîdir çünkü tarih boyunca karaktere dönüşmüş, kültüre sinmiş, davranışta vücut bulmuştur.
Uğruna yaşanan yer olan vatan, Türk için tapu kaydıyla değil kan bağıyla tanımlanır. Ama bu kan hırsın değil diğerkâmlığın kanıdır. Türk düşüncesinde vatan, üzerinde yaşanmışlığın biriktirdiği mukaddes bir hafızadır. Mezarlıklar, kabirler, türbeler Türk milleti için bu sebepten önemlidir. Çünkü mezar taşı, “biz buradaydık, atalarımız bu topraklar için mücadele verdi” demenin ifadesidir. Vatan; şehit kanıyla, anaların duasıyla, çocukların gülüşüyle anlam kazanır. Yahya Kemal’in “Kendi Gök Kubbemiz” ifadesi, vatana sadece coğrafi değil içtimai bir çerçeve de çizer. O gök kubbe altında asırlar boyunca ezanlar okunmuş, ağıtlar yakılmış, dualar edilmiştir. Bu süreklilik, vatanı bir harita parçası olmaktan çıkarır; ona bir ruh katarak manevi bir sembol haline getirir. Büyük önder Gazi Paşa’nın vatan anlayışı da Türk milleti için bir motivasyon kaynağıdır. “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır.” sözü vatan sevgisini hamasetten çıkarıp sorumluluğa taşır. Vatan sevgisinin yalnızca zaruri hallerde, afetlerde yahut olağanüstü durumlarda değil de her gün, her işte gösterilmesi gerekir.
Dalgalanan vicdan olan Türk bayrağı, bir milletin yalnızca sembolü değil vicdanıdır. Rengiyle bir hatırayı, ay ve yıldızıyla bir istikameti taşır. Onu anlamak, sadece şekline bakmakla değil uğruna verilen bedelleri hatırlamakla mümkündür. İşte tam burada sevgi devreye girer. Çünkü bayrak seven ve korkmayan yüreklerle yükselir. Bayrağın kırmızısı özverinin hafızasıdır ama o özverinin kaynağı ne hırstır ne de nefret. O kan, sevilen bir vatan için akmıştır. Sevgi, burada bir duygu olmakla beraber bir adanmışlıktır. Mehmet Âkif’in hilâle hitap ederken kullandığı dil, bir askerin komutanına verdiği hudut tekmili ile beraber bir evladın milletine seslenişidir. Bu hitap, bayrağın milletle kurduğu duygusal bağın en duru ifadesidir. Ay ve yıldız, karanlıkta yol gösteren iki işaret olduğu kadar, sevginin de sembolüdür. Hilâl yeniden doğuşu temsil eder, yıldız istikameti. Sevgi de böyledir; düştüğünde kaldırır, karardığında yol gösterir. Bu yüzden bayrak dalgalandığında hem bir devletin egemenliğini hem de bir milletin birbirine duyduğu saygı ve sevgiyi görünür kılar. Arif Nihat Asya’nın Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü mısrası, bayrağa duyulan sevginin en çarpıcı birleşimidir. Türk bayrağı hem düğünde hem cenazede Türk milletinin taşıdığı bir unsurdur. Sevinçte de acıda da aynı yerde durur. Çünkü sevgi, sadece mutlu anların değil milletin zorlu zamanlarının da adıdır. Bayrak, milletin ortak sevgisinin göğe çekilmiş hâlidir. Atatürk’ün “Bağımsızlık benim karakterimdir.” sözü, bayrak sevgisinin özünü açıklar. Bağımsızlık bir siyasal tercih değil bir haysiyet meselesidir. Bayrağa duyulan sevgi de bu haysiyetin korunmasıdır. O sevgi çıkar beklemez, alkış aramaz. Sessizdir ama sarsılmazdır. Bayrak, sevginin rüzgârla konuşan hâlidir. Sevgi ise bayrağın kalpte dalgalanan şeklidir. Biri gökte yükselir, diğeri gönülde. Ve ikisi birlikte bir milleti ayakta tutar.
Türk milletinin sevgi anlayışı yalnızca bulunduğu coğrafya ile sınırlı değildir. Bu sevgi, haritalarla çizilmiş sınırları aşar; dili, tarihi, kaderi ve kederi ortak olan topluluklara doğru genişler. Azerbaycan, Kerkük, Kırım, Doğu Türkistan… Bu isimler sadece uzak diyarlar değil gönlün bildiği yerlerdir. Çünkü Türk dünyasında kardeşlik, yalnızca diplomatik bir söylem değil tarihî bir hafızadır. “İki devlet bir millet” sözü, Azerbaycan ile Türkiye arasındaki siyasi bir yakınlığı ifade etmekten öte bir anlam taşır. Bu ifade, aynı türküyü farklı aksanlarla söyleyebilmenin rahatlığıdır. Bakü’de yükselen bir ağıtın Anadolu’da karşılık bulmasıdır. Karabağ’da dökülen gözyaşının İstanbul’da hissedilmesidir. Bu bağ, çıkar ittifakı değil gönül birliğidir. İsmail Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işte birlik” çağrısı, Türk dünyası kardeşliğinin entelektüel temelini atmıştır. Gaspıralı, bir coğrafya hayali kurmaz; bir bilinç inşası hedefler. Onun için birlik, siyasi fetih değil kültürel uyanıştır. Sevgi burada romantik bir özlem değil ortak bir diriliş arzusudur. Ziya Gökalp’ın “Turan” şiirinde geçen Turan ülküsü de kültürel bir yakınlaşmadır. Ortak dili, ortak tarihi ve ortak duyguyu yeniden hatırlamaktır. Bu anlayışta kardeşlik, hatırlamaktır bundan öte unutmamaktır!
Kırım denince yalnızca bir yarımada değil bir sürgün hafızası akla gelir. Cengiz Dağcı’nın romanlarında Kırım, kaybedilmiş bir toprak değil kalpte taşınan bir yurttur. Onun eserlerinde vatan sevgisi, uzakta olmanın acısıyla daha da derinleşir. Bu acı, Türkiye’deki bir okurun da içini burkar, yüreğini yorar. Çünkü kardeşlik, mesafeyle zayıflamaz. Kerkük’ün hoyratları ise sınırları aşan bir ağıttır. “Altın Hızma Mülayim” ya da “Kerkük Zindanı” gibi hoyratlar, sadece yerel ezgiler değil ortak bir yüreğin titreşimidir. Kerkük’te söylenen bir hoyratın Anadolu’da anlaşılması, kardeşliğin dil üstü bir bağ olduğunu gösterir. Doğu Türkistan, Türk dünyası kardeşliğinin en derin imtihanlarından biridir. Oradaki acı, sadece bir bölgenin değil bir kimliğin mücadelesidir. Doğu Türkistan bu anlamda uzak bir diyar değil tarihin koparılmak istenen bir parçasıdır.
Dilaver Cebeci’nin hatıratı gürültülü sloganlardan ziyade sessiz ama derin bir bağlılık içerir. O bağlılık şunu söyler: “Bir yerde Türk’ün dili kısılıyorsa, başka bir yerde susmak bize yakışmaz.” Dilaver Cebeci’nin vurguladığı “şuur” kavramı burada belirleyicidir. Türkistan’a duyulan ilgi, nostaljik bir Turan hayali değil tarih bilincinin devamıdır. Çünkü Türkistan, yalnızca bugünün değil Kaşgarlı Mahmud’un, Yusuf Has Hacib’in, Ahmet Yesevî’nin, ezcümle Türk milletinin yurdudur. Ahmet Yesevî’nin hikmetleri, Anadolu irfanının mayasını taşır. Yesevî’nin yaktığı ışık, Horasan’dan Anadolu’ya uzanmış; Hacı Bektaş-ı Veli’den Yunus Emre’ye kadar bir gönül zinciri oluşturmuştur. Dolayısıyla Türkistan’a duyulan sevgi, yalnızca soya dayalı bir bağ değil Türk harsının derin bağının devamıdır. Türk dünyası kardeşliği, fetih arzusuna değil hatıra ve kader birliğine dayanır. Bu sevgi, başka milletlere karşı değil; kendi içindeki bağın farkında olma hâlidir. Sınırlar siyasi olabilir fakat türkülerin, duaların ve gözyaşlarının sınırı yoktur. Sonuçta Azerbaycan’ın sevinci Anadolu’da bayram olur, Kırım’ın hüznü Türkiye’de ağıt olur; Kerkük’ün türküsü İç Anadolu’da yankı bulur; Türkistan’ın sessizliği vicdanlarda konuşur. Çünkü Türk dünyasında kardeşlik, haritaya değil kalbe çizilir. Sevgi, gerçek ve çıkarsız sevgi ise, coğrafyayı aşar. Mağcan’ın “Uzaktaki Kardeşime” şiiri, mesafelerin gönül bağını koparamayacağını haykırır.
Uzakta ağır azap çeken kardeşim
Solmuş laleler gibi kuruyan kardeşim
Etrafını sarmış düşman ortasında
Göl gibi gözyaşı döken kardeşim
O, Anadolu’ya seslenirken aslında bütün Türk yurtlarına seslenir. Şiirinde hissedilen duygu bir yardım çağrısından çok, bir hatırlatmadır: Aynı kökten gelenler, birbirini unutursa eksilir. Mağcan için kardeşlik, sınırların ötesinde bir kader ortaklığıdır. O, uzak diyarlardaki Türk’e bakarken siyasi bir hesap yapmaz; kanayan bir hafızaya bakar. “Alıstağı bavrıma” (Uzaktaki Kardeşime) derken kelimeleri bir sitem değil bir umut taşır. Çünkü bilir ki kardeşlik, unutulmadıkça yaşar, sevgi ile mahbup olur.
Türk milliyetçileri ise bu sevgiyi yaşatmak için büyük bir gayret içindedirler. Türk milliyetçilerinin sesi tok, bakışı nettir. Fakat o net bakışın arkasında romantik bir damar da vardır. Çünkü Türk milliyetçileri sevgiden beslenir. Onlar kendi milletini sevmek için bir sebebe ihtiyaç duymazlar, hisleri böyledir. Onlar, milletini bir üstünlük nesnesi olarak değil korunması gereken bir emanet olarak görür. Bu yüzden sevgisi gösterişli değil derindir. Vatanı severken toprağın hatırasını sever. Bayrağa bakarken o kumaşa sinmiş diğerkâmlığı görür. Şehidi andığında adanmışlığı hatırlar. Onların sevgisi maddi anlamda sahip olmak değil sahip çıkmaktır. Bu sevgi romantiktir çünkü biraz hüzün taşır. Türk milliyetçilerinin kalbinde daima bir kayıp coğrafyanın, bir susmuş türkünün, bir sürgün hatırasının izi vardır. Kırım’ın rüzgârı, Kerkük’ün hoyratı, Türkistan’ın sessizliği onun yüreğinde yankı bulur. Bu yankı, hamasi bir çığlık değil içten bir sızıdır. Ve o sızı, sevgiyi diri tutar. Milliyetçiler için millet, yalnızca bugün yaşayanlardan ibaret değildir. Geçmişle gelecek arasında uzanan bir zincirdir. O zincirin halkaları kopmasın diye milletini müşterekleri ile beraber sevmişlerdir. Dilini sevmek, kültürünü sevmek, tarihini sevmek, toprağını sevmek, ülküsünü sevmek… Çünkü sevgi olmazsa hafıza dağılır, hafıza dağılırsa millet çözülür. Ama bu sevgi keskin bir sevgiden ibarettir. Gerçek sevgi, sevdiğini daha iyi görmek ister. Türk milliyetçilerinin itirazı yıkmak için değil onarmak içindir. Kızgınlığı bile şefkat taşır. Çünkü onlar bilir ki kabalık geçicidir, kalıcı olan bağlılıktır. Türk milliyetçileri, milletini ideal bir hâl üzere düşünür. Daha adil, daha güçlü, daha merhametli bir millet hayal eder. Bu hayal, kuru bir ütopya değil bir ülküdür. Ülkü ise sevginin yön verdiği istikamettir. Bugün dağılmanın, yalnızlaşmanın, kimlik bulanıklığının yaşandığı bir çağda Türk milliyetçilerinin kalbinde hâlâ aynı inanç vardır: Milletin yarası yine milletin kendi ruhundan sarılacaktır. Şifanın kaynağı ne dışarıda ne de geçici hesaplarda gizlidir. Şifa; yeniden birbirimizi hatırlamakta, yeniden gönül bağı kurmakta, yeniden çıkarsız sevebilmekte saklıdır. Çünkü Türk milliyetçilerinin en derin inancı şudur: Bir millet sevgiyle kurulur, sevgiyle ayağa kalkar ve yine sevgiyle iyileşir. Nihai olarak Türk milletinin derdinin şifası “sevgi“ olacaktır.

