GARİP ALİ – 2

0
(0)
GARİP ALİ – 2Selman Başar

Aman ya Rabbi! Garip Ali neye uğradığını şaşırmıştı. Bu nasıl bir sesti ki semayı yırtar gibi ama diker gibi de… Duyduğu bu ses ağaçların arasından sıyrıla sıyrıla kulaklarına vardı. Varmakla yetse iyi, elinden tuttu adeta Ali’nin, kendine doğru çekmeye başladı. Ali’yse hem sesin kendine doğru çekmesine hem de yüreğinden gelen ona ulaşma isteğine karşı koymadı. Usulca ona yaklaşmaya başladı, yaklaştıkça ses arttı, içine içine işledi. Uzaktan tek tonda duyduğu sesi farklı farklı tonlarda duymaya başladı. Bu vesileyle de merakı iyice arttı. Siluetleri yavaş yavaş görmeye başlamıştı ki önündeki ağacın ardına saklandı istemsizce. Artık çok yakındı onlara, sesin sahiplerini tek tek süzmeye başladı. Ses derme çatma bir evin önünden geliyordu. Gürbüz mü gürbüz delikanlılardan, sakalına ak düşmüş adamlara kadar hepsi ip gibi dizilmişler yan yana, birini dinliyor ve sıraları geldiğinde de tüm avazlarıyla bağırıyorlardı. Ali buncasına farklı yaşları, belki de farklı hikâyeleri tekte toplayan hikâyelere hayranlık duydu.

Bu hayranlığa rağmen ufak bir korkusu da yok değildi. Çünkü öyle bir zamandaydılar ki birine inanıp güvenmek şöyle dursun selam bile verirken birkaç kere düşünülmeliydi. Ali’nin gördüğü sahneye şahit olan birinin de aklına şu soru gelirdi, gelmeliydi. “Ya eşkıya ise?” olsa sıkıntı, onu fark ederler, üstünde ne var ne yok alırlar, çok mu damarına bastı, öldür gitsin, keyif almıyorlar mıydı zaten?

“Ya eşkıya değil ise?” böylesine nizam, böylesine kendinden geçme, böylesine bağlılık… Yoksa? Yoksa efe takımı mı bunlar, diye düşündü Ali. Şu karşıki dağlarda ortaya çıktığı her zaman kulaklara çalınan, mezalime karşı çıkan, bazen bozulduğu da görülen ama çoğunlukla kahramanca hikâyeleri olan efe takımı mı yani? Olabilir miydi? Dinlemeye devam etti, anladı ki hummalı bir soru cevap silsilesinin sonuna gelmişlerdi. Baştaki adama gözü kaydı.

Bu adam soran taraftaydı. Kaytan bıyıklı, dimdik omuzlu, şahin bakışlı, siyah tenli bir adam. Garipsedi Garip Ali bu durumu, siyahi birini zaten hiç görmemişti. Bir de insanlara nizam vermesi ve başta olması şaşırtmıştı. Ayrıca Allah bu adama meziyet vermişti belli, liderlik meziyeti… Her hareketinde bu meziyet dolup dolup taşıyordu. Diğerleri de bu taşmadan mutsuz olur mu? Olmuyorlardı. Aksine onlar da bu meziyetin baştakinde olmasından gayet memnun, göğüsleri kabarık mı kabarık dinliyorlardı. Onca insan bu adama cevap verirken öylesine kendinden geçiyorlardı ki ilk görene garip gelmemesi imkânsız. Öyle cezbe halindeydiler ki ürkütücü gözükmemeleri imkânsız. Sanki o dağ evinin önünde değillerdi de cennet kimin kafasında neresiyse orada bu ritüeli gerçekleştiriyor, orada meşk ve muhabbet ediyorlardı. Sanki bu adam her daim başlarında olsa yapamayacakları, kazanamayacakları şey yok. Bu yüzden onlar da tam bir güvenle bağırıyorlar, baştakinin sorularına tek bir seste cevap veriyorlardı.

Ali düşündü, birine ya da bir yola her ne denirse, bu kadar bağlılık saçma değil mi? Bunca kendinden geçiş sadece dünyevi bir dava uğruna mı yani? Yahu neydi bunca insanı bir eden? Ne olabilirdi onları böyle kendinden geçiren?

Korktu mu acaba? Korkmak olur mu bre Garip Ali’ye! O ki zalimi, papazı öldürmemiş miydi? Artık korku yakışmaz sanıyordu ya! Bir tek Allah’tan korkacaktı, öyle söz vermişti. Ee? Bu his ne peki, içinden çıkıp kendinden geçiren bu his… Ali bunları düşünürken zaman geçmiş olmalı ki sanki bu hayattan münezzeh olan ritüel sonlandı. Herkes aynı suyun akmasındaki tabiilik gibi işinin başına döndü. Baştaki adam her birine bir şeyler dedi ve gönderdi. Kimisi evin içine girdi, kimisi elinde baltayla uzaklaştı, kimisi elinde tüfeğiyle belli yerlerde beklemeye başladı.

Ali’yse oraya gitmek, baştaki adamla tanışmak istedi ama yapamadı. Eşkıya olma ihtimali ona bunu yaptırmadı. Sorup soruşturmalı, bu insanların kim olduğunu öğrenmeliydi ama nasıl? Belinde sazı, kuşağında yabancılığını yitirmemiş silahıyla oradan uzaklaştı.

Yürüdü ki yürüdü. Az önce gördüklerini ve son zamanlardaki düşüncelerini hazmetmeye çalışıyordu. Hani kaçtığı için, sonucu darağacı olsa dahi teslim olacaktı. Ne vardı bu gördüklerinde de teslim olamamıştı. Aklınca olacağı teslime gönlü niye set çekmişti? Ah ya Rabbi bu ne ikilemdir? İçinde sebebini kestiremediği bir kargaşa vardı, gergindi. Düşüncelerinin gayesi ondan pestil yapmaktı herhalde ki içini daralttıkça daralttı. Kafasındaki bin soru cirite tutuştular. Karşı takımdaki düşünce diğer takımdakini vurmak varken bağışladı, Hazreti Ali’yi gönendirircesine. Bağışlanan tekrar azdı, affeden bağışlamalara doyamıyordu ama diğeri durur mu hiç? Yine azdı ve affeden sabrının dibini sıyırmış hâlde canından can gidercesine o hep bağışladığının gözüne mil çektirdi. Mili, en azından diğer azgınlıkta vereceği zararları görmesin, zaman geçip de olgunlaşınca üzülmesin, ağlayamasın diye çektirdi. Sultan Alparslan’ın gözünden yaş dökercesine… İşte içindeki mahkemelerde verilen idam kararına bazen el pençe divan durarak bazen de karşı çıkarak bir ağacın dibine kendini zor attı. Yorulmuş ve dolmuştu, Garip Ali’yi dolunca tutmak ne mümkün, sazı eline vardı, bam telinden bir türkü tutturdu o anda:

Ağlar da gezerim dağlar başında,

Beni boş yere ağlatma Ali,

Değirmenler döner gözümün yaşından,

Kuru çaylarında çağlatma Ali…

Dağ, taş, börtü, böcek bu seste dinlenmenin huzurundaydı. Hepsi nefesini tutmuş, heyecanla dinliyordu.

-Delikanlı! Yüreğimizi dağladın, kimsin, kimlerdensin?

Demek ki dinleyenler sadece dağ, taş değildi. Cümle varlık o anı kaçırmamak için nefesini tuttuğundan kızardığını fark etti. Az daha nefesini tutsalardı patlayacaklardı zaten, bu yüzden hepsi ne görevi varsa işine geri döndü.

Ali’yse sazıyla ettiği muhabbetin esrimesindeydi hâlâ. Kafasını aşkla baktığı sazından kaldırdı. Sanki tatlı bir uykudaydı ve onu uyandırmışlardı da onun sıkıntısındaydı. Bir de ne görsün? Daha önce uzaktan izlediği ve siyahiliğine şaştığı baştaki adam bu. Oturduğu yerden hışımla kalktı, eli silahına gitti istemsizce, geriye doğru iki üç adım attı, aralarındaki mesafe açılmıştı.

-S, se, sen… o, osun. Ali, adım Ali, Garip Ali derler bana, da sen, sen kimsin?

Ali niye söylemişti adını ki şimdi, daima temkinli davranacaktı hani? Ne olmuştu şu anda da bülbül gibi şakımıştı. Herhâlde bu adamın kendine has bir konuşturma üslubu vardı ki Ali o tuzağa düşmüştü.

-Ben o muyum bilmem ama korkma yiğit, biliyorum her yer tehlike dolu, benden de korkman normal. Kendimi tanıtayım, Adım Ali Osman’dır, adaşız yani. Ailem çok kuşak önce Afrika’dan gelmişler. Anlayacağın siyahilik genlerimizde var. Burada Alibeyli köyü var, orada yaşarız. Senden daha iyi Türkçe konuşurum emin ol. Sahi, sen nerelisin?

-Denizli derler bir ildenim, birini öldürdüm ben. Onlar tarafından yakalanma uğruna yaptım bunu, ama gel gör ki kendi devletim, kendi insanını korumakla görevli devletim benim adıma yakalama emri hatta idam kararı verdi. Kaça kaça buralara kadar geldim, neresidir gram bilmem. Kaçmak ağır geliyor artık, teslim olacağım. Tek bildiğim dağlar benimdir, yoldaşım da sazımdır.

-Belki bir yoldaşın da ben olurum ne dersin? Hem buraları da bilmiyormuşsun… Senin gibi yiğit buralara lazımdı. Gel, buraları zalime dar edelim, ne dersin?

Garip Ali başını aynı rüzgârda sallanan ağaçların niyazında salladı, ardından sazını sırtına aldı, yola koyuldular. Ali bir yere gidiyordu ama nereye? Acaba bu Ali Osman denen adam kendini büyülemiş miydi? Bu da oyunun bir parçası olabilir miydi? Ama onun ardından gitmişti bir kere, hem gitmese ne yapacaktı ki? Ya kurda ya ayıya ya çakala yem olacak ya da daha yenilerde aldığı teslim olma kararıyla darağacına gidecekti. Şimdi ufacık bir umut, elinden tutmuş götürüyordu onu. Çok olsa öldürülürdü yahu. Zaten eninde sonunda toprak olmayacak mıydı?

Az sonra dağ evine vardılar, Garip Ali’yi görenler onu baştan aşağı süzüyordu. Gencecik bir oğlan, herkes süzüşünde kendi gelişini, kendi tedirginliğini, öldürülme ihtimalini ve daha nice soruyu kafasında savaş ettirmesini hatırladı. Bakan Garip Ali de şunu görüyordu:

Damarlarındaki delirmiş kanlar birbirine çarpmanın sinir bozulmuşluğunda, bir yerlere ulaşma derdine düşmüş, koşturuyorlar. Kalbi gümbür gümbür atıyor ki bastığı yer Ali Osman Efeleri gibi olmasa da hop oturup hop kalkıyor. Yeni ve bilmediği bir yere gelmiş olmanın hem ezikliği hem de kendini gösterme çabası var üzerinde. Göğsünü bilerek kabartarak içeri giriyor ki kolay lokma değil ha. Kafası dimdik ki nice ağaçlar yanında halt etmiş, kessen kesilmez, yontsan yontulmaz. Selam verenlerin selamına sesini öyle kalınlaştırıyor ki o da adam yani. Oradakiler Ali’nin hâlinden o kadar anlıyor ki ufacık bir tebessümle işine geri koyuluyorlar. Ali Osman Efe’yse yanına her gelenin bu savaşı vermesinden memnun, hamlıktan pişmişliğe gidecek evreyi bildiğinden umutlu şekilde içeri giriyor. Ali’ye yanında bir yer gösteriyor. Çöküyor Ali oraya.

-Sadık, yiğidim gel bakalım. Yanında keser ve çivi de olsun, sonra duvara bir çivi çak. Garip Ali’m sazını asacak bizimledir artık. Herkese haber edesin, akşam ziyafet vardır, hepiniz yeni kızanımla tanışacaksınız.

-Başım gözüm üstüne Efe’m.

Garip Ali, Sadık’ın görevi anında kabullenişine, bir hışımla çıkıp, malzemeleri alıp, gelip duvara çivi çakmasına şaştı kaldı. Efelik böyle bir şey idi demek ki. Hep duymuştu efelerin nasıl olduklarını ama ilk defa şahit oluyordu. Duyduğu hikâyeler her ne kadar kahramanca olsa da bu Ali Osman denen adam efelikte halis miydi acaba? Yani mezalime karşı duruyor muydu? Yoksa tam tersi ben efeyim deyip az önce gördüğü Sadık gibi, bu insanlara işini tutturmak için efelik mi oynuyordu? Ya kendisini de bu oyunun bir parçası haline getirdiyse? İrkildi anında. Olamaz! Garip Ali’ydi yahu o. Ufak falandı ama yaman dövüşürdü. Hele bir öyle oluversin, bu hele bir oyun olsun. O zaman gösterirdi bu Ali Osman denen adama merminin acımasız tarafını.

Akşam olana kadar hep bir temkinli oturdu Garip Ali. Bulunduğu ortamı sorguladı hep. Saz için çakılan çiviye dahi sazını asmadı ilk önce. Sanki sırtındaki sazıyla arasında bir damar bağı vardı. Onu çıkarınca damarlar yırtılacak, her yer kan olacaktı. Ali Osman; bu sorgulama sürecini anladı, bir şey de demedi çünkü onun için asıl bağlılık bu sorgulama güvenle sonuçlanırsa olacaktı.

Arada bir konuşarak akşamı ettiler, etraf kalabalıklaştı. Bazısı oturdu Ali’yle sohbete başladı, bazısı dışarı çıktı yemek yapmaya gitti herhalde, bazısı başka şekilde hizmet etti. Ali’ye öyle geldi ki hepsi aynı edayla bir şeyler yaptı. Ali’yse bu duruma şaştı kaldı. Kanı ısınıyordu, az sonra bulgur aşı kondu ortaya, herkes çöktü ama kimse yemeye başlamadı, Ali Osman Efe ne zaman oturdu ve “Hadi yiğitler, afiyet ola” dedi o zaman kaşıklar tasa girip çıkmaya başladı. Ali bu duruma şaştı. Dalıp gitti gördüklerine, indikçe indi derinlere, ciğerleri ufacık kalana kadar indi. O anda ciğeri Ali Osman Efe oldu, büyüdükçe büyüdü, önce odadakilere sonra da dışarılara taştı, nice bedenlere girdi, göğe vardı, uçan kuşa, aşağıda koşuşan keçiye, uluyan kurda ciğer oldu. Tüm bunların büyüklüğünde yemeği bitiren Ali Osman Efe yerinde iki kımıldandı, sonra nefesini topladı, tüm varlık nefesini toplamışçasına şu içi hınca hınç insan dolu odaya boşaldı:

-Kızanlar, yarın malum işlerimizi görmeye köye ineceğiz. Yanımda Sadık, Hasan ve Garip Ali olacak. Dostunu yolda tanırsın demişler ya Ali’m. Ne dersin, yola çıkalım mı seninle?

Bu adamın köydeki malum işi neydi? Yoksa? Bunca boğaz, bunca giyecek… Eşkıya gibi köyden çalıp çırparak mı geçiniyorlardı? İnsan cidden yolda yoldaşını tanırdı. Ali’nin aradığı fırsat ayağına gelmişti. Yemini bulmuş olmanın iştahında cevap verdi:

-Tabi. Hem buraları da öğrenmiş olurum iyi mi? Yemeği yapanların eline sağlık…

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın