BİR KÜÇÜK ARTI DEĞER MESELESİ

5
(4)
BİR KÜÇÜK ARTI DEĞER MESELESİAli Kerem Akdağ

Liberal kapitalizm, bugünkü yaşadığımız dünyada sadece bir ideoloji olarak kalmamıştır. Batı medeniyetinin taşıyıcısı haline gelen bu fikir, her ideolojiye nasip olmayacak şekilde bütün dünyanın kullandığı bir sistem hâline gelmiştir. Hukuk, eğitim, iktisat, siyaset gibi hayatın temel konularında liberal kapitalizmin felsefesinden neşet etmiş kurumlar içinde yaşamaktayız. Hâl böyle olunca liberal kapitalizm bir ideolojiden çok insanlığın tabii tekamülü içinde ulaştığı en faydalı sistem gibi duruyor. Öyle ki bu durum liberal kapitalizmin bilim mi yoksa ideoloji mi olduğu tartışılmadan bilim kabul edilmesini sağlıyor. İçinde yaşadığımız sistemin kurumları bugüne kadar insanlığın deneme yanılma yöntemiyle vardığı veya varabileceği en bilimsel düzen gibi durmasınada da bu sebep oluyor. Bu düzen içinde de insanların belli sosyal dilimler içinde (ister sınıf deyin ister tabaka) aldığı rollerin de gayet tabii olduğu sonucunu çıkarırız. İşçinin kendi yaşamını idame ettirmek için çalışması ve döktüğü terden bağımsız şekilde ürettiğinin değerinden daha az ücret alması, pek fazla sorgulanmaz. Keza sermayedarın, işçinin refahından bağımsız, sadece kârını en yukarda tutabilecek kadar maaş ödemesi de tartışılan konular arasına girmez. Gerçi tartışma yok demek, bunu sorgulayanların hakkını yemek olur. Özellikle Marksist düşünce bu konuyu bir hayli sorgulamıştır. Nitekim işçinin verdiği emeğin değerinin tartışma konusu olabilmesini belli ölçüde Marksizm’e borçlu olduğumuzu söylemek yanlış olmayacaktır. Marksizm dışında da tartışılan bu meseleyi öyle veya böyle en yüksek perdeden Marks ve takipçileri dile getirmiştir. Ancak şunu söylemek gerekir ki bu sadece akademik anlamda, fikir çevrelerinde tartışılmış; asla insanların kafasında bir soru işaretine sebep olmamıştır. Bugün bu düzen dünyanın tabii halinden başka bir şey değilmiş gibi yaşanılmaktadır.

Gerçekten de üretilen malın fiyatı veya üretimde emeğin değerini neyin belirlediği tartışma konusu olsa dahi, pratikte piyasa şartlarına bırakılmıştır. Bu piyasaya yapılan her müdahale ise aslında herkese verilen bir zarar olarak görülmektedir. Gerçekten de asgari ücret ne kadar arttırılırsa arttırılsın, fiyatlar da ondan daha hızlı arttığı için yoksulluk artmaktadır. Kabaca enflasyon da böyle ortaya çıkmaktadır. Yani mevcut sistem şöyle bir paradoks içindedir: Sermayedar adı üzerinde sermayesini koyar, dolayısıyla risk alır. Bu risk, piyasa araştırması sonucu çıkan bilgiden hareketle ve genelde borçlanarak ortaya çıkar; makine gibi üretim araçlarına sahip olmak için de risk alınır. İşçi emeğini ortaya koyar ancak (Marks’a göre) bunun yarısı kadar ücret alır. Aynı zamanda bir tüketici olan işçi, yine üretilen malı satın alır ki bu mallar temel ihtiyaçlar dahil olmak üzere kullanılan her şeydir. Sermayedar, kârını arttırmak için ücretleri en düşükte tutma ve ürün fiyatlarını yüksek tutuma eğilimindedir. Fakat büyük ölçekte, işçilerin ürünleri tüketmesi için gereken ücreti almaları şarttır. Bu da ücretler yükselse dahi fiyatların da yükselmesine yol açmaktadır.

Tam da burada faiz devreye girer. Çünkü insanlar, tüketime devam edebilmek için veya yaşayabilmek için dahi kazandığından daha fazla paraya ihtiyaç duyar ve sermayedar da daha fazla üretebilmek için, sonra ödeyebileceği bir sermaye kaynağına ihtiyaç duyar. Kredi kullanımı bu maksatlarla sınırlı değildir. Zira sermayedar üretim kapasitesini arttırmak için de kredi kullanabilir. Bankalar üreticinin nakit ihtiyacını karşılar ve hem sermayeye ortak olur hem de tüketicinin gayrı resmi derebeyi konumuna gelir. Bir yandan sermayedar borcu ödemek için üretim yaparken kârını da arttırmak ister, öte yandan işçi de kredileri ödeyebilmek için çalışır. Kısa vadede refah artmış gibi görünür. Üretim güçlenmiş, alım gücü artmıştır. Fakat herkes başta verilen paradan daha fazlasını ödeme yapmak zorundadır. Bu sebeple ekonomi sürekli açık verir. Sermayedar, daha fazla üreterek veya kaliteyi düşürerek, hiç olmadı ücretleri kısarak bu açığı kapatmaya çalışır. Halbuki işçinin borcu ödemek için daha fazla çalışması mümkün değildir. Borcu ödemenin yolu ya yeni kredi çekmektir ki bu daha büyük sorunların fitilini ateşler, ya da elde avuçtakini satmakla olur. Bu sistemde kazanan ne üretici sermayedardır ne de emekçidir. Sonuçta bir yerde bu ödemeler krize girer ve yoksulluk artar. Devlet müdahalesi geldiğinde ise bir tarafa kolaylıklar sağlanır fakat diğer taraftan yani işçiden fedakârlık beklenir. Bu düzende kazanan krediyi veren bankadır ve bu zaten daha büyük sermayedardan başkası değildir.

İşte burada tartışma konusu olan, aradaki kârın kime ait olduğudur. Bu kâra Marksist literatürde artı değer denir. Artı değere kâr adını verdiğimizde zımnen bunun sermayedarın doğal hakkı olduğunu kabul ederiz. Artı değer teorisinde ise zaten üretimin temelinin emek kabul edilmesi ve emeğin, karşılığını alamadığı her kuruşun sermayedar tarafından gasp edildiği düşüncesi vardır. Buna göre bir işçi 12 saat çalışırken bunun ilk 6 saatinde zaten alacağı ücrete denk gelen üretimi yapar. Geri kalan 6 saatte çalıştığı ise sermayedarın/kapitalistin gasp ettiği kısımdır. Çünkü sermayedar üretimi, kâr etmek yani sermayesini korumak ve arttırmak için kullanacaktır. Marksizm’e göre sermayedar, iyi niyetli olsa dahi sermayesini koruyup arttırmak için, istese de istemese de işçinin emeğini gasp etmektedir. Bu gaspı önlemenin tek yolu sermayeyi ortadan kaldırmak olarak görülür. Marksizm’de artı değer işçiye aittir, öyleyse bu üretimden elde edilen artı değer kamulaştırılmalıdır. Fakat pratikte bu durum hem üretimi düşürmekte hem de sömürüyü kamu otoritesine devretmektedir. İşçi sınıfı diktatörlüğü, aslında parti diktatörlüğüne dönüşmektedir.

O hâlde bu konuyu daha temelden düşünmeye başlamakta fayda var. Önce sömürünün, sermayenin, emeğin, kârın ve hatta neden üretim yapıldığının yeniden tartışılması gerekir zira işin sırrı bunların felsefesindedir. Bunun yanında bu kavramların ne olduğunu, sistemin kurucusu olan liberal kapitalizm belirler. Öyleyse onun dilini okuyarak başlayabiliriz.

Liberal kapitalizme göre sermaye; ona sahip olanların koruması ve arttırması, onu kullanırken azami miktarda özgür kalabilmesi gerekir. Sistemin en temel kabul ettiği cemiyet birimi ferttir ve bu fert öyle herhangi bir fert değildir. O, üretim araçlarını elinde bulunduran sermayedardır. Yani liberal kapitalizm işçi veya memur olan fertler için değil, sermayeyi elinde bulunduran kapitalistler için var olan bir fikirdir. Kapitalistler özellikle 18. yüzyıldan itibaren iktidarı elinde bulunduran sınıf oldu. Önceleri iktidar, aristokrasi ve kilise otoritesindeydi. İktisadi imkanları eline aldıkça iktidarı eline, kapitalistler (burjuva sınıfı) aldı. Önce kilise otoritesini kırmak için aristokrasi ile iş birliği yapan kapitalist, daha sonra kendisini sınırlayan aristokrasiyi de kâh etkisi altına alarak kâh tamamen tahtından ederek iktidar oldu. Demokrasi ise kapitalist için iktidar aygıtını elinde tutmanın yolu olagelmiştir. İşe yaramadığında demokrasiden nasıl hızlı vazgeçildiğini tarihe bakarak görebilirsiniz. Uzağa gitmeden Türkiye’de demokrasi taraftarı sermayenin aynı zamanda askeri darbeleri nasıl da desteklediğini görebiliriz.

Liberal kapitalizmde sermaye sınıfının adı olan kapitalist; mülkiyeti elinde bulunduran, onu koruyan ve arttırmak için her yolu deneyen kişidir. Kapitalist için bu-dünya dediğimiz yer birincildir ve onu kazanmak doğru ve iyi olandır. Bu-dünyada edinilebilecek en faydalı şey mülkiyet, dolayısıyla maddedir. Kısaca maddeciliği hayatının temeline alan kapitalist, mülkiyet için yaşar. Fakat bu, doyumsuzluk doğurur. Çünkü bu dünyada sahip olunabilecek maddi şeylerin sınırı yoktur. İnsan bir şeye sahip oldukça hep sahip olamadıklarına da sahip olmak istemektedir. Bu sebeple de kabaca anlatmak gerekirse kendi sınırını sürekli ileri taşımak ister. Böylece bir kapitalist mülkiyeti için yaşar. Mülkiyet ise kapitalist için yalnızca yaşadığı ev değildir. Mülkiyet aynı zamanda ve daha da önemli olarak sermayedir. Sermaye, mülkiyet kazandıran araçtır. Bu da iktisadi değeri olan, durduğu yerde kalmayan ve değer üreten araçlardır. Üretim aracı işte buna denir. Üretim araçları bugünkü dünyada iktidarı elinde bulundurmanın en güçlü yolu olarak görünür.

Kapitalist, sermayesini arttırmak için ürettiği her şeyi satmalı ve daha çok üretmelidir. Bunun için de tüketim sınırsız hâle getirilmelidir. İktisadın “sınırsız ihtiyaçların, sınırlı kaynaklarla nasıl karşılanacağını inceleyen bilim” olması zımnen maddi hayatın sınırsızlığını da anlatır. Fakat gerçek hayatta ihtiyaçlar sınırsız değildir. Liberal kapitalizmin sınırlı dediği kaynaklar da zaten su, gıda, barınma gibi temel ihtiyaçlar değildir. Paylaşım adil olduğu müddetçe zaten bunlar yeterlidir. Fakat temel ihtiyaçlar sermayeyi arttırmak için yeterli değildir. Bu sebeple insan konforunu arttıran veya arttırdığı düşünülen şeyler de üretilmeli ve satılmalıdır. “Her arz kendi talebini yaratır” anlayışı kısmen bunu da gösterir. Liberal kapitalizm bunun için insan arzularını kullanır. İnsan arzularını kontrol ederek onları ihtiyaç haline getirir. Reklamlar, sosyal medya, psikoloji… kapitalizmin arzuları kontrol etme aracıdır. Hal böyle olunca bu kontrol araçları da emeğin dışında bir sermaye hâline gelir. Piyasa bilgisi de işin içine katılınca sermaye, yalnız maddi araçlar değil; arzu kontrol mekanizmaları ve piyasa okuma araçları da sermayeye dahil olur.

Günümüz dünyasında iktisadi faaliyetin temel kabul edilmesi ve her şeyin buradan açıklanmasının sebebi de budur. Zira önceden iktisadi faaliyet bir araçtı ve diğer her şeye bağlıydı. Kapitalizm önce iktisadi faaliyeti dinî, ahlaki, sosyal ve siyasi maksatlardan kopardı. Hatta Hristiyanlık için hoş görülmeyen iktisadi faaliyetlerin dinen övülmesini ve ahlaklı görülmesini sağladı. Buraya kadar belki itiraz edilemeyebilir ancak işin renginin değişmesi, iktisadi faaliyetin diğer maksatların üzerine çıkmasıyla oldu. Böylece insanların dinî, millî, ahlaki maksatları ikinci plana atılırken kâr, yegâne amaç hâline geldi. Artık kâr yollarının güçlendirilmesi, daha doğrusu sermayeyi elinde tutanların iktidarda kalmasını sağlamak için bütün sosyal, siyasi sistem yeniden düzenlendi. Mesela yasalar ticareti veya üretimi düzenlerken artık bunların korunması ve geliştirilmesi için düzenlenir oldu. Liberal kapitalizm, millet kavramını bile iktisadi menfaat doğrultusunda okumaya başladı. Millet onun için sermayenin güvende kaldığı bir ortam sağlayan gruptu ve ilk sömürülen, nedense sermayenin kendi milletiydi.

Böylece liberal kapitalist sistemde kutsanan, özel mülkiyet oldu. Zaten sermaye de üretim araçlarının mülkiyetiydi. O hâlde mülkiyete sahip olmak sermayeyi arttırmanın yoludur. Üstelik böyle olunca insan, sahip olamayacağı şeylere bile sahip olmak ister. Kamu malı olan madenlerden sadece Allah’a ait olan zaman dahi alınıp satılan bir metaya dönüştü. Tabi bu anlayış kapitalistlerin sermayeye tapmasını sağlarken ona sahip olamayan işçilerin sermaye biriktirmek bir kenara ancak temel ihtiyaçlarını karşılamak için çalışır oldu. Çünkü maddeci hayat onlar için de geçerliydi ve bu-dünya için yaşamak temel amaçsa üretilenleri tüketmek için yaşamak da ardından gelir. Öyle ki yalnız tüketim için yaşayan insan, tüketim maddesini üretene çalışır. Sonuçta tüm dünya bir avuç kapitalistin amacına hizmet etmek için çalışmaya başlar. Bunun çok aşırı bir düşünce olduğunu düşünüyorsanız dünyadaki tüketim çılgınlığının ve bu tüketim çılgınlığı sonucu kazananların nasıl bir servete sahip olduğuna bir göz atın.

İtidalsizlik bu sistemin yapı taşıdır. Kârda, biriktirmede, üretmede ve tüketmede itidalsizlik… O olmasa sistem devam etmez. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki kapitalist düzende kâr hırsı, itidalin kaybolmasına yol açar. Artık ahlak, değer, erdem ölçü olmaktan çıkar ve bunları piyasa belirler. Peki sürekli değişen piyasa ölçü olabilir mi? Sosyalizm bile bu itidalsizliğin, ifrattan tefrite gidişiyle doğmadı mı? Mülkiyet sorun yaratıyorsa hiç olmasın…

Konuya buradan yaklaşıldığında farklı bir pencere açılsa da kapitalizmin propagandası oldukça güçlüdür. Sistem içinde üretilenler insanın nefsini o kadar okşar ki bunları kaybetmek düşünülemez bile. Peki kapitalizm insan konforunu arttırırken gerçekten ihtiyaç duyduğumuz konforu mu yoksa arzu ettiğimiz konforu mu üretir? Bu sınırsız üretim, bizi zenginleştiriyor mu, fakirleştiriyor mu? Eskiden muhatap olmadığımız kirlilik, iklim krizi, nükleer tehlike, susuzluk, kanser gibi sorunları da kapitalizm üretmiyor mu? Teknoloji kapitalizm olmadan da gelişemez mi veya teknolojinin gelişmesi her zaman iyi midir?

Hülasa tüketim için çalışan insanlar, bu düşünceler ile arada ortaya çıkan artı değerin nereye gittiğini sorgulayamaz oldu. Kapitalist düzende artı değer yani emek, tamamen ferde ait oldu; işçinin sermayesi emeğidir ve emeğini istediğine satmakta özgürdür. Öyleyse sermaye ile arasındaki sözleşme de gayet meşrudur. Çünkü işçi kâğıt üzerinde özgürdür. Fakat kapitalist için özgürlük, sermayeye sahip olmaksa ve işçi için bu, sadece emekse işçi gerçekten özgür müdür? Emeğini satmama şansı var mıdır? Hepsi bir tarafa aradaki sözleşmede söz sahibi işçi midir kapitalist midir?

İşçi bu tercihlerinde özgür değildir ancak tek bir iş veren için de tek tek bütün işçilere hakkını vermek günümüzde pek mümkün olmamaktadır. Gerçi mümkün olsa dahi işçiye hakkı verilmemektedir. Artı değere tamamen işçinin sahip olup olmadığı da çok su götürür. Çünkü risk alan, tedarik zinciri kuran, zihin emeği veren de sermayedardır. Eğer sermayedar bunu yapmasaydı, işçi sadece emeğini ortaya koyarak aynı ürünü üretebilir miydi? Evet, kapitalist işin dozunu kaçırmaktadır belki ancak sermayedarın kârda hiç hakkının olmaması da kabul edilebilir değildir. İşçilerin arasında dahi vasıflı-vasıfsız gibi hiyerarşik sıralama varken işin organizasyonunu kuran; iletişim kuran ve bütün iş kollarını bir araya getirerek üretimi ve satışı sağlayan kişinin, işçi ile hiyerarşik ilişkisi olmadığı söylenemez. Bu hiyerarşi artı değerin kimde kalacağını belirlemekte yeterli değildir ama etkisi de inkâr edilemez. Bütün bunların dışında üretim bilgisinin toplum tarafından tecrübe ile birikmesi, üretimin sosyal güvenin olduğu bir ortamda yapılması ve tüketicilerin varlığı da artı değerin, sadece imalat içindeki işçi-sermayedar ikilisine ait olamayacağını da gösterebilir. Bu da artı değerin hesaplanabilirliğini ortadan kaldırmaktadır. Bütün bunlar artı değerin tek bir sınıfa ait olamayacağını bize gösterse de adil paylaşım için net bir çözüm önerisi sunmayı zorlaştırır. Artı değerde emekçinin de sermayedarın da milletin de hakkı olmaktadır. Üstelik milletin hakkının olması, emeğin israfının sadece iki grubun sorumluluğunda olmadığını gösterir.

Artı değer meselesinin çözümü sömürüyü sonlandırmak için oldukça kilit görünmektedir. Artı değeri elinde tutan kapitalist, sermayeye dolayısıyla mülkiyete de sahip oluyor. Mülkiyete sahip tek kişi o değil belki ama sermaye anlamında mülkiyete sahip olan ve bunlarla temellük edebilme gücü kapitaliste aittir. Bütün bunlar da onun iktidar aygıtını, yani devleti ele geçirmesine sebep oluyor. Devleti idare edebilmek; paylaşımı, hedefleri, kanunları ve gücü kontrol edebilmeyi sağlar. Yasalar, bu kapitalistin menfaatine düzenlenirken onun işlediği suçlar dahi görmezden gelinebilir. Bunun günümüzde yaşanmadığını kim söyleyebilir? Ayrıca sermayenin, medya araçlarını eline alıp sadece siyasi değil, kültürel hâkimiyeti de sağlayarak zihinlere doğrudan ulaşması, artık bir distopya olmaktan çıkmıştır.

Paylaşım meselesi sosyal yarılma yaratarak millî bütünlüğe de zarar vermektedir. Aynı millet çatısı altında kader birliğini de sönümler. Milletin büyük çoğunluğunun, küçük bir kesimin refahı için çalışması, tam da Avrupalıların burjuva-millet anlayışı ile örtüşür. Halbuki Türk milleti, burjuvazi henüz yokken var olmuş bir millettir. Öyleyse millî bütünlüğün korunması için artı değer meselesi, sömürü düzeni sorgulanmalıdır. Aksi hâlde aynı topraklar üzerinde birbirinden sadece çıkar sağlamak için bir araya gelmiş insanların, çıkar bitip sadece sömürü kaldığında nasıl yaşayacaklarını düşünmek gerekebilir.

Dediğimiz gibi Marksizm, düğümü mülkiyeti ortadan kaldırarak çözmeye çalıştı. Ancak kapitalizmin gücü, insanın nefsini tatmin etmesindeydi. Marksizm ise insanın nefsine ters bir iş yaparak kaybetti. Sovyetler Birliği tecrübesi bize bunu gösterir. Yine de emeğin sömürüsünü açıklaması bakımından Marksizmin hakkı teslim edilmelidir. Buna rağmen onlar da insanı maddeye indirgeyerek ve sosyal düzeni üretim ilişkileri üzerinden açıklayarak istemese de liberal kapitalizme fayda sağlamış oldu.

O hâlde bazı kavramlarda Marksizm kadar keskin olmamak gerekebilir veya kavramları birleştirmek yerine ayırmak daha doğru olabilir. Çünkü artı değeri üreten ve kullananlar, her zaman aynı saiklere sahip değildir. Mesela bugün bütün üretimi kapitalizm, her sermayedarı da kapitalist olarak niteliyoruz. Peki her iktisadi faaliyet kapitalist midir? Sermayedar bu kadar kötü insanlardan mı müteşekkildir?

Tanımı tekrar düşünelim: Kapital/Sermaye kâr elde etmek için kullanılan kaynak ise kapitalist/sermayeci (sermayedar değil) hayatının merkezinde kârın maksimizasyonundan öte bir amacın bulunmadığı kişidir. Yani her tüccar, fabrika sahibi, toprak sahibi kapitalist değildir. İktisadi faaliyetin kapitalist olması için ana hedefin tamamen kâr ve sermaye birikimi olması gerekir. Bu en temelde kapitalistin seküler olması ile mümkündür. Çünkü itidalsizlik ve maddecilik insanın ahlaki kuralları, ilahi emirlerden almaması ile mümkün olmaktadır. İnsanı sınırlayan dinî kurallar olmazsa ahlak; etik hâline gelmektedir. Etik, kuralların insanın faydasına olduğu müddetçe geçerli olmaktadır. Diğer taraftan ise yasalara uyulduğu müddetçe kazanmanın her yolu mübah olmaktadır. Yasaları aşacak veya onu düzenleyebilecek kudrete erişen kapitalisti sınırlayan hiçbir güç kalmamaktadır.

Günümüzde ise yukarıdaki tanım sermaye sınıfı için oldukça geniş manada geçerli olabilir. Öyleyse artı değerin sömürüsünü engellemek için öncelikle insan zihniyeti yeniden düşünülmelidir. İnsan için İnsan fıtratına uygun, onu köle yapmayacak fakat nefsiyle zıtlaşmayacak bir felsefe üzerinden sistem inşa edilmelidir. Bunu Türk tarihine bakarak bulabiliriz ancak doğrudan bulmak zor olacak zira bizde, günümüzdeki işçi-kapitalist ilişkisi bulunmamaktadır. Osmanlı döneminde iktisadi güç farklı zamanlarda farklı ellere geçmiştir. 17. yüzyıla kadar zirai üretimin hakim olduğu dönemde tımar sahipleri; aldığı maaşların yüksekliği ile devlet ricali iktisadi gücü elinde bulundururdu. Onlar da bu gücü vakıflar aracılığı ile kamu yararına harcardı. Zaten miras bırakamadıkları için  bildiğimiz eserlerin pek çoğunu bu devlet adamlarının vakfettiğini biliyoruz. Tabii bu bütün bir 600 yıl için geçerli değilse de klasik dönem için doğru kabul edilebilir. Bu ayrı bir konu olduğundan üzerinde durmayacağız ancak Türk düşüncesindeki üretim ve tüketim mantığını anlayabilirsek günümüzde artı değer meselesine de yeni bir çözüm üretebiliriz.

İçinde yaşadığımız sistem öyle zihinleri ele geçirmiş durumda ki bu kavramları farklı düşünmek bile neredeyse imkansızdır. Her şey yeni baştan düşünülmeli ve sorgulanmalıdır, hatta artı değerin varlığı dahi…

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 5 / 5. Oy sayısı: 4

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın