GÖNÜLLE YAŞARSAM DÜNYA BENİM, GÖNÜLSÜZ YAŞARSAM BEN DÜNYAYI NEYLEYİM?

0
(0)
GÖNÜLLE YAŞARSAM DÜNYA BENİM, GÖNÜLSÜZ YAŞARSAM BEN DÜNYAYI NEYLEYİM?berat akman

Ben kimim, ben neyim? Nereden geldim, nereye gidiyorum? Dünyadaki vasfım nedir? İnsan nedir, neyi aramaktadır? Niçin yaşamaktadır, niçin ölmektedir? İnsanı dünyada tutan nedir, ölümü göze aldıran nedir? İlahî… Bu sorular dile getirilsin ya da getirilmesin, hemen hemen herkesin zaman zaman kendisine sorduğu sorulardır. Yazımızda bu sorulara cevap arayacağız. İnsanı bir kalıba sokma niyetinde değiliz, maksadımız yalnızca tefekkür etmektir.

İnsan nedir? “İnsan” kelimesi üns, ünsiyet kökünden türemiştir; alışma, yakınlık kurma, bağ kurma gibi anlamlara gelir. Nitekim insanı diğer varlıklardan ayıran temel özellik de bağ kurabilme kabiliyetidir. İnsanın kurduğu bu bağları, akıl bağı ve gönül bağı olmak üzere iki başlık altında ele alabiliriz.

Akıl bağı, insanın olaylar arasında kurduğu bağdır. Neyi nasıl açıklayacağının, neyi nasıl yapacağının cevabına akıl bağı ile ulaşır. Akıl, anlama ve anlamlandırmada kullanılan bir araçtır. Ancak bu araç, kimi zaman hissettiklerimizi açıklamakta yetersiz kalabilmektedir. Zira her şeyi yalnızca akıl ile anlamamız ve anlamlandırmamız mümkün değildir. Örneğin Tanrı’nın varlığına işaret eden sayısız delili kavrayabilmemize imkân tanıyan akıl, bizleri Tanrı’nın var olduğu hakikatine yaklaştırır. Fakat Tanrı, akıl ile anlaşılamayacağı için insanın yalnızca akla dayanan bir bağla Tanrı’ya ulaşması mümkün değildir.

Eğer insan yalnızca akıl bağı ile Tanrı’ya yaklaşmaya çalışırsa büyük ihtimalle kendi acizliğini idrak eder ve bu acizliğin doğurduğu korku ile Tanrı’ya yaklaştığını zanneder; kimi zaman yolunu kaybeder, kaybolur, hatta boğulur. Nitekim acizliğin farkına varmak Tanrı’ya yönelmeye vesile olsa da tek başına kaldığında yetersiz, hatta kimi zaman tehlikeli olabilmektedir. Çünkü insan acizliğini kolaylıkla unutabilir, zamanla sahip olduğu nimetleri kendinden bilmeye başlayarak kendisini tanrı gibi görebilir. Ayrıca sadece akıl bağı kuran insan, çoğu zaman maddeci bir bakış açısına sürüklenir. Her şeyi kendi yararı ekseninde anlamlandırır. Bu bakış açısına sahip olan bir kimse, kendisi için istediği bir iyiliği yahut güzelliği bir başkası için istemekte zorlanır.

Bu sebeple insanın, yalnızca akılla Tanrı’ya yaklaşmasının güç olduğu ve aklın sınırlarını aşan başka bir bağa ihtiyaç duyduğu kanaatindeyim. Bu bağa gönül bağı diyebiliriz. Gönül bağı sevgiyle inşa edilir. İnsanı Tanrı’ya gerçekten yaklaştıran, korkudan ziyade sevgidir. Yani akıl bağı ile Tanrı’nın var olduğu gerçeğine yaklaşabilir, gönül bağı ile ona ulaşabiliriz.

Akıl bağı ve gönül bağı bir ahenk içinde olmalı ve birbiri ile çatışmamalıdır. Nitekim gönül bağını oluşturan sevginin var olabilmesi ve kuvvet bulabilmesi için birtakım davranışlarda bulunmamız gerekir. Sevgi insanı harekete geçirir. Harekete geçen insan bu davranışları sergilerken akla ihtiyaç duyar, olaylar arasında akıl bağı kurar ve yapılması gerekeni yapar. Bu bağlamda gönül bağını imanla, akıl bağını ise amel ile ilişkilendirebiliriz.

İmansız amel (gönül bağı kurulmamış akıl) ölçüsünü tayin etmekte zorlanır, neyi niçin yaptığını belirlemekte bocalar. İnandığını inkâr eden bir kimse, varoluşunu nihayetinde yalnızca neden–sonuç ilişkileriyle açıklamaya çalışır. Her ne kadar inanmamayı tercih ettiğini söylese de bu tutum dahi bir inanç biçimidir. İnsan, inanmadığını iddia ettiğinde, çoğu zaman kendi nefsini merkeze alan yeni bir anlam düzeni kurar ve farkında olmadan kendi tanrısını inşa eder.

Amelsiz imana (akıl bağıyla desteklenmeyen gönül) gelince; bu kimseler de neye inandıklarının, neyi sevdiklerinin farkında değildir. Oysa Tanrı, insanı diğer varlıklara karşı sorumluluk yükleyerek yaratmıştır. Tanrı’ya inandığını söyleyen bir kimsenin amel etmemesi ve sorumluluklarından kaçması, onu kendi içinde bir çelişkiye sürükler. İnsan ya inancının gerektirdiği gibi yaşar ya da yaşadığı hayatı inancı hâline getirir. Zira âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.

Toparlamak gerekirse insan bağ kurabilen bir varlıktır ve bu bağlar hem akıl ile hem gönül ile kurulur. Akıl bağı, insanın varlıkla ve hayatla kurduğu anlam ilişkisidir; olaylar arasında sebep ve sonuç bağları kurmasını, doğruyu yanlıştan ayırmasını sağlar. Ancak akıl, tek başına kaldığında yakınlık kurmaya güç yetiremez. Bu sebeple insan, aklın idrak edemediği hakikate, gönül ile yönelme ihtiyacı duyar. Gönül bağı sevgiyle inşa edilir. Sevgi, insanı harekete geçirir; bu hareketin nasıl vuku bulacağını ise akıl bağı tayin eder.

Bu iki bağ birbirine karşı değil, birbirini tamamlayacak şekilde ahenk içinde var olmalıdır. Bu ahenk bozulduğunda insan, hayatı kuru bir hesaplar manzumesi olarak görmeye ya da yalancı bir iddiayı taşımaya yönelir. Zira yalnızca akla yaslanan insan her şeyi fayda ve çıkar ekseninde anlamlandırır, yalnızca gönülle hareket eden insan ise neyi nasıl yapacağını tayin etmekte zorlanır. İnsan, akıl bağı ve gönül bağının ahengini, iman–amel dengesini kurmaya çalışan neticede eksiklikten münezzeh varlığa yaklaşmayı amaçlayan bir varlıktır.

Tanrı’nın varlığını aklıyla temellendirebilen insan için asıl mesele, ona nasıl yaklaşılacağı sorusudur. Bu noktada gönül bağını daha iyi anlayabilmek için âşığın maşukuyla kurduğu gönül bağına bakmak yerinde olacaktır.

Sarı saçlarına deli gönlümü,

Bağlamışım çözülmüyor Mihriban.

Ayrılıktan zor belleme ölümü,

Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

-Abdurrahim Karakoç

Veysel gönülden ayrılmaz,

Kâhi bilir kâhi bilmez.

Yalan dünya yârsız olmaz,

İster saçı sırma gönül.

-Aşık Veysel

Sevda olmasaydı da

Gönüle dolmasaydı.

Dünya neye yarardı da

Güzeli olmasaydı.

-Neşet Ertaş

Bu şiirler bizlere gönül bağının en somut, en canlı hâllerinden biri olan sevdayı gösterir. Yâre gönül veren âşıklar, kurdukları bu gönül bağıyla var olur; hayatlarını ve varlıklarını bu bağ üzerinden anlamlandırırlar. Kiminin Leylâ’sı, kiminin Aslı’sı, kiminin Züleyha’sı vardır; isimler değişir fakat gönüller birdir. Çünkü sevdanın adı farklı olsa da gönüllerde kurulan bağ aynıdır. Âşıklar, âlemi Leylâ görüp Leylâ’da Mevlâ’yı bulanlardır. Sevda, onlar için yalnızca bir kişiye yönelen his değil gönülden hakikate doğru açılan bir yoldur.

Gönül, sevda ile öğrenilir ve sevda ile bilinir. Leylâ’ya gönül veren kimse, aslında sevmeyi öğrenir. Sevmeyi öğrenen gönül, zamanla bütün yaratılanlara yönelir; âlemi Leylâ görmek tam olarak budur. İnsana, hayata ve varlığa karşı duyulan bu sevgi arttıkça gönül bağları çoğalır ve kuvvetli bir hâl alır.

Mecnunlar vardır ki Leylâlara âşık;

Divane, deli gibi aklı karmaşık.

Sevgidendir gönlü saran bu sarmaşık;

Mecnunlar, Leylâ’yla Mevlâ’ya âşık.

Yâr aşkı muhabbete temâşâ eyler,

Yâre gönül vermeyen ahrette neyler?

Leylâ Mecnun tek can, canda âlâya var,

Âşık isen Leylâ’yı bul, Mevlâ’ya var.

-Gönlüyâr

Şiirde görüleceği üzere Leylâ’ya, başka bir ifadeyle yaratılanlara olan sevgi arttıkça, Yaratan’a olan muhabbet de artar. Bu muhabbetin neticesinde insan, Yaratan’a yakınlaşır. Yakınlaşan gönül, inancı hâl olarak taşımaya başlar. İşte burada iman, sevgiyle kök salar. Gönül bağı kuvvetlendikçe iman kuvvetlenir; iman kuvvetlendikçe insan, hayatını bu minvalde yaşamaya yönelir. Sevda ile başlayan bu yolculuk; insanı ahlâka, sorumluluğa ve anlamlı bir hayat tasavvuruna taşır. Bu sebeple gönül bağı kurulan hiçbir varlığa karşı kayıtsız kalınamaz; sevgi, insanı yalnızca hisseden değil harekete geçen bir varlık hâline getirir. Gönül, sevdiği karşısında suskun kalamaz; ona karşı bir karşılık verme, bir yük üstlenme ihtiyacı duyar. Leylâ’yı bütün varlıklarda gören kimse için bu yöneliş, yaratılan her şeye karşı duyulan bir mesuliyete dönüşür.

Âlemi Leylâ görmek, dünyadan el çekmek değil dünyada daha dikkatli, daha adaletli ve daha vicdanlı bir duruş edinmektir. Bu duruşa sahip Türk milleti “halka hizmet Hakk’a hizmet” düsturunu edinmiş ve cihanda adaleti tesis etmeyi gönlünde bir mefkûre olarak tarih boyunca yaşatmış ve yaşatmaktadır.

Türk milleti için adalet, yalnızca bir ilke değil var oluşunu anlamlandıran temel bir sorumluluktur. Bu sebeple dünyaya yönelmek, bir tahakküm isteğinden ziyade, adaleti tesis etme yükünü omuzlama iradesi olarak tecelli etmiştir. Türk milletinin cihana dair tasavvuru, önce kendi milletinde düzeni ve hakkaniyeti sağlamak, ardından insanlığa ve bütün varlığa karşı adil bir nizam arayışını sürdürmek şeklinde şekillenmiştir.

Güç, bu anlayışta başlı başına bir amaç değil adaletin ve merhametin hizmetinde bir vasıtadır. İşte bu adalet ve merhamet şuuruyla insan, varlığa Yaratıcı’nın yüklediği değeri hakkıyla teslim edebilir; sevdiğini yalnızca korumakla kalmaz, onu onun sevdikleriyle birlikte yaşatacak bir düzeni sürdürme sorumluluğunu da omuzlar.

Türk milletinin Leylâ’sı, cihanda adaleti tesis etme mefkûresidir. Biz Türk milleti olarak bu mefkûre ile Tanrı’ya hizmet ettiğimizi ve ona yaklaştığımızı düşünürüz. Yaratılanlarla kurduğumuz gönül bağının neticesinde aklıselim kararlarla adaleti zaman zaman tesis etmeyi başarmış bir milletiz. Tarih, Leylâ’ya olan sevdamıza da aldığımız kararlara da şahittir.

Şunu da eklemek gerekir ki sevdamızdan bahsederken dünya zalimin pençesinde, bütün varlıklar zulüm görmekteyse bunun suçlusu değilse bile sorumlusu Türk milletidir. Türk milleti olarak neye iman ettiğimizi, neye gönül verdiğimizi hatırlamak ve içimizdeki ateşi yeniden harlamak mecburiyetindeyiz. Bu noktada Türk milliyetçilerine büyük bir görev düşmektedir çünkü Türk milliyetçiliği sadece bir ideoloji değil, aynı zamanda bir gönül seferberliğidir, temelinde sevgi yatar. Bu bağlamda, Türk milliyetçilerinin Leylâ’sının Türk milleti olduğunu söyleyebiliriz.

Türk milletine gönül verdiğini iddia eden bizler, öncelikle sevginin ve sevmenin ne demek olduğunu öğrenmeliyiz. Türk milletine gönül vermiş, hayatını bu minvalde hakkıyla yaşamış bir gönül adamı olan Galip ağabeyin de söylediği gibi, asıl noksanımız hâlâ sevmeyi yeterince öğrenememiş olmamızdır. Sevmeyi öğrenmediğimiz sürece ne dünyaya tutunabiliriz ne de gerektiğinde bu sevda uğruna canımızı ortaya koyabiliriz. Zira yaşamayı da ölmeyi de değerli kılan şey sevgidir, sevdadır, gönül bağıdır. Burada artık sözü Gönlüyâr’e bırakabiliriz:

Sevenin gönlünde Leylâ tek-birdir,

Canlar sevdanın uğrunda verilir.

Mecnun olan ölse de hep diridir,

Gönlüyâr’in derdi ancak sevgidir.

Sazı söze, sözü gönüle bağlayan büyük âşığımız Neşet Ertaş’ın da dediği gibi:

Gönülle yaşarsam dünya benim, gönülsüz yaşarsam ben dünyayı neyleyim?

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın