

Ali Osman Efe, kızanları, onların kan bağından daha kuvvetli bağları, hizmetleri, kılınan namaz, dağ evi, yoldaki muhabbet, Döne Dezze, Ali, Ayşe ve hepsi… Dünden beri şahit oldukları film şeridi gibi gözünün önünden geçti, hepsi ayrı bir tohumdu atılan… O tohumlar atılmaya başladı başlayalı yeşilini Ali’nin içine salmış ve kararına doğru toprağı deşmişti.
Eli silahına vardı. Hoş hâlâ yabancıydı ama artık kontrol edebiliyordu.
Bir patlama sesine daha şahitlik etti cümle varlık. Ali Osman Efe, Ali’ye doğru baktığında karşısında düşüncelerinde yıkılan birini görmüştü.
-Ali’m koş! yanımıza gel çabuk.
Ali uydu bu emre. İlk tanıştığı zamanı hatırladı, dündü. Ali Osman Efe yanına çağırmıştı Sadık’ı, yine böyle emretmiş, o da bu emre uymuştu. Ne çok şaşırmıştı bu duruma… O zaman ne derece garipsediyse şimdi tam tersi, çok doğal karşıladı, kendiliğinden emre uydu. Dedesinin sözlerini hatırladı:
“Gayesi olmayan insan aynı dalından kopmuş yaprağın rüzgardaki hâline benzer Ali’m. Rüzgar nereye, o oraya. Gaye istikamet çizer. Gayeni bul Ali, sen Türk’sün. Ne yapacaksın? Bul onu ki yolun şaşmasın. Gayeni bulduğunda tam şuranda bir ferahlık hissedeceksin.”
Son cümlesinde dedesinin eli Ali’nin kalbinin üstündeydi. O pamuk el sanki kalbini sarıp sarmalamış, oraya döşek olmuştu. O zamanda ne hissettiyse şimdi de onu hissetti Ali. Dedesi hayatta değildi ama kalbine döşeklik eden eli hâlâ orada, içindeydi. Huzurlu idi, bir şeyin farkına varmış, farkına vardığıyla yanmaya, kül olmaya ant içmişti adeta. Artık Ali Osman Efe onun da efesiydi, Kafasına koymuş, gayesini bulmuştu, zalime beraber vuracaklardı. Önceden ne vardı yaptığı, kaçmaktan başka… Ya şimdi? Efesini ve kızanları ilk gördüğünde düşündükleri aklına geldi. Bunca bağlılık saçma değildi, dünyevi bir şey uğruna değildi.
Gayesini bulmuş olmanın huzuru her zerresini kapladı. Şimdi haklanılması gereken bir düşman vardı. Hızlıca buğdaylara daldı. Kızıllığı takip etti, garip bir renk almıştı buğdaylar. Büyüleyiciydi bu renk. İrfan vardı, sevgi vardı, saygı vardı, cesaret vardı ve daha nice şey vardı şu kızıllıkta. Bu kan, bir medeniyeti inşa eden; vatan topraklarındaki çiçekleri sulayan kandı. Ve o vardı, Ayşe’nin hafif allaşmış yanakları bu renkti yahu, evet öyleydi. İrkildi, Ayşe neredeydi şimdi? İnşallah önce onlara saldırmamışlardır, yoksa, yoksa ne yapardı onsuz Ali? Bu hengamede neden Ayşe’yi düşünüyor, buğdayların kızıllığa bulanan raksında Ayşe’nin siluetini görüyordu? Anlam veremedi. Nereye baksa o… Hangi renge baksa ondan bir parça… Sanki âlem, Ayşe ile anlam bulmuştu.
Daha da hızlandı, epey uzaklaştı. Efe’sini buldu buğdayların ortasında bir yerde. Yerde yatıyordu. İki yerinden vurulmuştu. Aman yarabbi! Nasıl da akıyordu kanı.
-E.. Efe’m.. akıyor kanın. Akıyor.
-Şimdi mevzu ben değilim Ali. Sarıcalar Deresi’ndeyiz, bizi kolay bulurlar, kanları takip ederler. Önce şu düşmanı halledelim. Bize karışmazlarsa Döne Dezze’lere çatarlar. Korktuğum başlarına gelmesin. Ölmek var, dönmek yok. Haydin bre yiğitler! Davranın!
Sonrası mahşer yeri.. Öyle destansı bir çarpışma oldu ki.. Ali bir düşmana baktı, tek kurşun yetiyordu, öyle ki üflesen düşecekler. Çünkü onlarda kendilerini demirden bir temel misali saran cesaret yoktu. Onların efeleri yoktu, yiğitleri yoktu. Bir Efe’sine, bir Sadık’a, bir Hasan’a baktı sonra. İsterlerse onlarca mermi girsin bedenlerine, gene direnirler. Namus bildikleri toprakları altın tepside sunacak halleri yoktu elbet. Türkleri gören düşman bunca direnişe şaşıyor imiş. Nasıl şaşmasınlar? Göğsü kabardı, daha bir şevkle sarıldı silahına. Hele bir de Ayşe’nin hayatı mevzubahis olduysa çekilin bre Ferhatlar, dağ nasıl aşılırmış görün!
Zaman geçti, silah sesleri bir bir azalmaya başladı, nihayetinde bitti. Düşmanın kalmadığından emin olan Ali yoldaşları için son sürat koşturmaya başladı. İlk önce Hasan’a denk geldi, kolunu bir kurşun sıyırmıştı, acıyordu muhakkak ama o da diğerlerini arama derdindeydi. Hasan da Ali’yi kontrol etti, şükür ki ona zarar vermemişti kahpe kurşun. İkisi birden buğdaylardaki kızıllıkları takip ettiler. Ne çok kan vardı, buğdayları ilk gören buğdayların doğasında kızıllık var sanırdı. Sarılıklar için de güneş kavurmuş derdi. Güneş öyle kavurmuştu ki artık kızıllaşmışlardı sanki.
Aradılar, bağırdılar ancak ses çıkmıyordu. İkisini de bir korku sardı ki iç kemiren cinsten. Derken bir inleme sesi duyuldu. Sese yöneldiler. Yerdeydi işte, yatıyordu. Sanki koskoca bir çınar devrilmişti de çürüyecekti. Cepkeninde kan kan olmayan yeri kalmayan Ali Osman Efe bir garip baktı gelenlere. Gözü çok kısıktı, sanki gücünü tasarruf ediyordu. Ali gönül telinden feryat etti:
-E.. Efe’m.. gitme. Zor buldum seni. Beni yalnız koma..
-Ali zaman kaybetmeyelim, epey uzaklaşmışız tarladan, Cinge’deyiz herhalde. Derhal ata al efemizi. Yolu takip et, aha minaresi gözükmekte bir köy vardır. Orada Ali adında bir imam var. İyi ederse o eder. Ben Sadık’ı bulup geleceğim. Koş Ali koş!
Ali kendine geldi bu uyarıyla. Efesini Kara Sevda’ya bindirdi bir çırpıda. Kendisi arkada, Ali Osman Efe öndeydi. Efesini düşürmemek için tğm vücuduyla sarmıştı. Ali Osman Efe dört yerinden vurulmuş, kanı şarıl şarıl akıyordu. Öyle ki o kanlar kendi cepkenini de kızıla boyamıştı. Mavi cepkeni nasıl bir tona bürünmüştü böyle? Ayşe’nin kınalı elleri de bu renkti; kına yakılalı çok olmamış, kırmızılığı yeni yeni gitmeye başlamıştı. Kim bilir o pamuk eller ne güzel kokar şimdi? Kına mı? Korktu, sevdiceği varsa, kendi kınası yakıldıysa ne yapardı? Kendini çekti bu düşüncelerden: İlla kına yakmak için evlenmesi mi gerek? Normal zamanlarda da yapıyorlardır herhalde. Gözü Efe’sinin heybesine vardı, o da kıpkırmızı olmuştu. Efe’sine baktı, çok bitkindi belli, nefes alıyor muydu orası bile meçhul. Umut, umut işte… Toprağını yeşerten o tohum adına Allah’a yalvardı. “Yarabbi, şehit veren evler, barklar aşkına Efe’m yaşasın” dedi. Ağladı, ağladı ki efesinin cepkeni kanla karışık yaş oldu.
Gözyaşı, ter ve kan.. Ölümsüzlük aşının malzemeleri midir yoksa? Aşın tadına varmıştı rüzgâr, yemekle doyar mı hiç? Efenin artık kan kan olmuş vücudundan bu aşı yalayıp geçiyor, oradan Ali’ye, onun cepkenine, saçına geçiyordu.
Ali istemsizce üşüyor, eli ayağı titriyor, heyecandan ne yapacağını şaşırıyordu. Ata zaten alışkın değildi, bir de az önce yaşananlar… Başının dönmesi yüzünden az kaldı düşecekti, sadece kendi düşse iyi, canından can olan Efe’sini de düşürecekti. İmam, Ali’nin bu kötü durumunu uzaklardan sezdi herhalde, eli kulağına vardı, nefesini topladı, semaya çarşaf serercesine bağırdı:
-Allahuekber, Allahuekber..
Minare Ali’nin gözünde öylesine büyüdü ki… Öylesine kutlu amaç üstlendi ki Ali için.. Milleti şu ezanlar dinmesin diye ne canlar vermişti toprak anaya? Ne selalar okunmuştu kim bilir gök kubbeye doğru? Şimdi minare uzunluğunca büyüyor gözünde, bulutlara varıyor, orada ezan okunuyordu. Bulutlar Ayşe’nin gülüşünde ortaya çıkan gamzelere ne kadar da benziyordu? İnci gibi dizilmişlerdi, ne güzeldi yarabbi.
Artık ne atı süren, ne efesini düşmesin diye tutan kendisiydi, ne de camiye doğru dörtnala giden atıydı… Şimdi daha yüce bir el onları oraya götürüyordu.
Caminin önüne vardıklarında namaz bitmişti, cemaat selamlaşma faslındaydı. Atıyla geldi, hepsinin orta yerinde durdu. Cemaat neye uğradığını şaşırdı, hepsi ikisine yöneldi. Önce Ali Osman Efe’yi aldılar, hızlıca caminin yanındaki eve götürdüler. Ali’nin ise attan inmesiyle yere yığılması bir oldu.
Meğer o da vurulmuş da fark eden olmamış. Ayşe’sini düşünmekten, gönül yangınını söndürmeye çalışmaktan kurşun yarasını hissetmemiş.
Ali’yi de eve aldılar, mahallede tabip olmasa bile tabip kadar bilgili Ahmet emmiyi çağırdılar, bir güzel ilgilenildi, yaralarına merhem sürüldü, sonrasında da istirahat etmeleri için dışarı çıktılar. Cemaatin aklında tek bir şey vardı. Kim bilir hangi gâvur bu yiğitleri bu hâle getirmişti?
Tesbihin taneleri misali zamanı oluşturan anlar birbiri ardınca sıralandı gitti. Bu gidişte Garip Ali ve yoldaşları dinlendiler, rüyalar gördüler, bir âlemden diğerine geçip durdular. Ali’nin tüm rüyaları tek simâda, Ayşe’de toplanıyor, onda huzur buluyordu. Cümle çiçeklerin kokusu her bakışta toplanıyor o simâda, tekrar tekrar kokuyor, koktukça uçuyor, Ali’nin tebessümüne tebessüm yani hayat veriyordu. Ali’nin hayattan alacağı nasip bitmemişti herhalde, hafiften kıpranmaya, rüyadan kopmaya başladı. Gözünü açmaya uğraştı ancak nafile… Sanki tonlarca yük vardı göz kapaklarında. Kafasını çevirmeye çalıştı, ne mümkün? Sanki çevirebilse kafasında bir şeyler yer değiştirecek, tabiatını bozacak, her kıvrımı zonklayacaktı. Nihayetinde zorla da olsa kısık şekilde açtı gözünü, etraf hafiften karanlıktı, tavana bakıyordu. Karanlıkta bir kavga vardı, titrek mi titrek mum ışığı karanlıktaki kavgayı öyle ustalıkla tavana yansıtıyordu ki gören bu kavga hiç bitmesin, hep devam etsin isterdi. Gölgeler birbirine giriyor, sonra bir gölge onları ayırıyor, sonra yeniden birbirine giriyorlar, bu olaylar durmaksızın devam ediyordu. Gölgeler Ayşe’nin saçına nasıl da benziyordu, kapkaraydı, karanlığı gönül paklatır mıymış? Oluyormuş işte. Yaratan, güzellikleri tek bünyede toplar mıymış? Oluyormuş işte. Ayşe’sini düşünmek Ali’ye güç veriyordu. Bir hareketlenmeyle sola döndürdü kafasını, yarım yamalak gördüğü yüz, Efe’sine aitti, korktuğu başına gelmemiş, Efe’si ölmemişti, kıyısına gel git yapan denizin hâli gibi göğsü kabarıp iniyordu. Efe’si nasıl huzurlu uyuyordu, rüyasında ne görüyordu kim bilir? Sonra biraz daha güç buldu, sağa döndürdü kafasını. Sadık değil miydi o? Evet, o. Aynı efesi gibi uyuyordu. Görevini yapmış olmanın, düşmanı bir nebze olsun durdurabilmenin huzuru nasıl da yüzündeydi.
Bu müşkülün içinde bulunan insanın ilk isteyeceği su idi, aş idi. Lakin sevda çukuruna düşmüş insan ne diyebilirdi sevdasından başka? Çevresinde, gördüklerinde ne görebilirdi maşukundan gayrı? Aşk şerbetine bulanmış gönüllere şaşmaz mı cümle varlık? İşte Garip Ali’nin de ilk sözü Ayşe oldu. Hasan anladı ilk duyuşunda. Bu bir sayıklama mıydı? Sayıklama biraz da olsa irticalen olur imiş. Tam aksine Ali, Ayşe’den gayrısını düşünemiyordu ki. Kendiliğinden değildi onun yaptığı, gönlünden ne geçiyorsa o pat diye çıkıyor ağzından, sonra da usulca salona yayılıyordu. Ahmet emmi tekrar geldi, yaralara tekrar baktı, sonrasında yine çıktı. Ali ağır ağır kendine geldi. Yataktan doğrulur hâle geldiğinde vakit gündüz olmuş, tavanda gölgelerin savaşı sona ermişti. Asıl kavga şimdi başlıyordu, Aklıyla gönlü arasındaki kavga. Ne yapsa da gönlüne sele set çekemiyor, iki gündür yaşadıkları kavgasını daha da azdırıyordu. Odanın duvarında asılı olan sazla bakıştı, şaşırdı. Derler ki sazlar ağaçtan yapıldığından aynı o ağaçlar gibi ruh taşırlar. Öyle canlıdır ki bu ruh, aynı insandaki gibi damarları vardır. Bu damarlarda ne duygular akmaktadır. Ali saza baktığında canlılık alameti göstermeyen zerresi yoktu. Ya da Ali öyle görmek istemişti. Bir ses duydu:
-Bilir misin çalmasını?
Sazın damarlarında akan duygu seli usul usul odada bir yere akmaya başladı. Ali görüyordu bu bağı. Nasıl da nizami, nasıl da heyecanlı akıyordu bu sel. Kafasını sesin geldiği yöne döndürdüğünde hafif kirli sakallı, bıyığı az daha uzunundan, boyu şöyle böyle kendisine yakın bir adam gördü. Sazdan akan duygu seline hayranlıkla bakarak adama cevap verdi:
-Neredeyiz?
-Adım Ali. Evimdesiniz, geldiğinizde hâliniz haraptı. İnşallah hepiniz iyi olacaksınız. Saza daldın gittin, çalar mısın?
-Benim de adım Ali’dir, Efe’min adı da Ali Osman’dır. Bu memleket şehit kanıyla sulanmış olacağından ne çok Ali’ye beşiklik eder. Ali olup da saz çalmamak mümkün müdür? Elbette benim de vardır ağam ama dağ evinde kaldı.
-İyi olunca çalarsın o vakit. Şimdi yat dinlen.
Yattı Ali. Rüyasında, uyanıklığında, her anında sahne sahne, anbean yaşadıklarını gördü, düşündü. Su durmaksızın bir kaba damlarsa ne olur? Dolar elbet. Beyninde dönen her bir sahne ayrı ayrı damladı Ali’nin gönül kabına tıp, tıp, tıp.. Ki doldu da. Ali’nin taşması dostuyla olurdu elbet. Eli İmam’ın sazına vardı. Kendi sazı kadar olmasa da hissedebiliyordu. Bir dokundu tele, pir dokundu:
Kırmızı buğday ayrılmıyor hadülen kanından,
Can bulaşmış Ali Osman Efe’ nin hadülen canından,
Kurşun girmiş Efe’mizin hadülen dört bir yanından,
Yürü serbest yürü beyaz Ayşe’m örme saçlar sürünsün.
Açıver ak gerdanını Ayşe’m hadülen sinen görünsün.
Göçbeyli altında selamet geçtim hadülen sağ geçtim.
Sarıcalar deresinde pusuya düşüp kendimden geçtim.
Aklımı zor topladım hadülen Cinge’ye dar kaçtım.
Yeğitler yeğidi Ali Osman Efe’m yerde yatıyor.
Heybesinde buğdaylar hadülen kanıyla yatıyor.
Kırmızı buğday ayrılmıyor hadülen aman saçımdan.
Mevlam bana versin beyaz Ayşe’m güzellerin gencinden.
Kim ayrılmışki hadülen ben ayrılem Ayşe’m eşimden.
Serbest yürü Beyaz Ayşe’m örme saçları sürünsün
Aç beyaz gerdanı da Ayşem hadülen sinen görünsün.
İki üç bitkiyi birleştirdin, bir merhem yaptın. Böylesine merhemler Ali’nin ağzından akan merhem yanında neci ki? Ali’deki merhemin içinde ne bitkiler yok ki? Sevgi, saygı, cesaret, fedakârlık, sevda, aşk, muhabbet ve daha nice bitki. Saz çalarken sazından gayrısına bakmaz Ali. Kafasını sazdan kaldırıp ta efesine baktığında yüzünde gözünden yastığa doğru akan ince bir çizgi gördü. Yaşadıkları bir yana farklı bir hüzün vardı bu çizgide…

