21. Yüzyılın içimize atıp bıraktığı ve sözde cenahın bir bölümü tarafından aslında hiç de dışımızda değillerdi algısıyla sahiplenilmek istenilen birtakım düzmece hevesler; modernize olamama kaygıları, materyalizm köşelerini dönememe endişeleri son tahlilde mücadele odaklarımızı genişletmiş durumda. Dergimiz okuyucularıyla bu yazıyı paylaşma mesuliyetini duymam da metin ilerledikçe açmaya çalışacağım malum çevreleri, tanıma ve bu çevrelere karşı bir savunma mekanizması oluşturup yeri geldikçe bizim o çerçeve içinde olmadığımızı anlatabilme isteğimdendir. Bunu yaparken, en doğru başlangıçla sonuca gitmek çok önemli olacağından kendi perspektifimizin bakış açılarından çok uzaklaşmayacağım ve Başbuğ’un sözünü yazının yürütücü amili olarak alacağım.

Alparslan Türkeş’e isnat edilmiş ki bizim camiaca da atfı teyit edilen bir pasajda Başbuğ; “Sol’un ihanete varan davranışlarından ötürü Sağ ile mücadelemi erteledim.” der. Bu betimlemenin içinde geçen Sağ, o yıllarda konjonktür olarak siyasi ümmetçi kesimi işaret ediyor olsa da Başbuğ’un onlar için Sol kadar ihanetin içinde değiller demeye getiriyor olmasından alacağımız mesaj bizi günümüzün sorununa uyarlama yaptırmaya rahatlıkla götürecektir. Şöyle ki; günümüzde de siyaset bilimi gereği Sağ kalıbına sokamayacağımız ama Sol kalıbında da yer almadığı aşikâr olan bir çevre ve çevre içinde çevreler var. Zaten, tabir-i caizse bu yazıda deşeleyeceğimiz yerler o çevrelerin ta kendisi. Evet, bunlar göstere göstere bir ihanetin içinde değiller lakin gereksizce ve faydasızca bizim içimizdeler. Söz gelimi biz bu çevrelere de sırf yazının başında kavram kalabalığı olmasın diye Sağ diyecek olsak ve konjonktürce Başbuğ’un yıllarında da potansiyel varlıklarını açığa çıkartmış olduklarını varsayarsak, eminim ki; Başbuğ o sözünün içine bir şekilde bu çevreleri de alırdı. Ben de her dava arkadaşım gibi bunu bir boyun borcu olarak görüyor ve mücadelemizi geniş tutalım diyorum; fazla uzatmadan analizlere geçiyorum.

Öncelikle şunun uyarısını yapmakta fayda görüyorum; analizleri yaparken geçmiş ve bugün arasında haklı kıyaslara gideceğimizden, bu esnada değerli okuyucu geçmişe kin ve bugüne hakaret içinde olduğumu düşünmesin. Efendim, buradaki analizlere tek tek parantez açacağımızdan hedefi net göstermek yerinde olacak. Dolayısıyla kendilerinin tanındıkları isimlerini vermekten sakınmayacağım.

1969 Adana Kongresi’nin de temel konularından olmuş ve günümüzdeki yarı kabiliyet temsiliyle, muhatapları tarafından karşımıza çıkarılan “hareketi siyasallaştırdınız” temasının sahipleriyle iteklenmeye çalışılan ilk tenkit edeceğimiz hedef; ırkçılar olacak. 1969’a atıfta bulunmam bugündeki hedefimizi saptırmasın, bu telmih okuyucunun farkındalığına dokunabilmek için; açıkça sorunumuz 21. Yüzyılda içimize atılan kendi ifadeleriyle Türk ırkçılarıdır. Mevcut haliyle; Genç Atsızlar, Ötüken Dergisi çadırları altında toplanan ve ekseriyetle üniversite bölgelerinde teşkilatlanan Türk ırkçılarının bize zararı ucu tahmin edilemeyecek yerlere açılma potansiyeli olan tanım cümleleri ve değerlerimize saygısızlıklarıdır. En başta, tanım cümleleriyle başlayalım; zararı açık edelim. Derler ki; “Türk bir ırktır, en üstün ırktır, diğer ırklarla münasebeti olmamalıdır.” Başbuğ’un sözünde Sağ ile işaret ettiği o siyasi ümmetçilerin de dedikleri bunlardan farksızdır aslında. Öyle ya, onlar da diyor; “Türk de bu coğrafyadaki 36-40 küsur ırktan bir tanesi” diye. Zararları da tam burada hâsıl olmaktadır. Asırlarca yapılan fedakârlıkların sonucuyla milletleşme sürecini tamamlamış Türklere, siz de diğerleri gibi bir ırksınız diyen siyasi ümmetçilerle Türk’ü millet olarak teşkil etmeyip ırktır diyen Türk ırkçılarının arasında ne fark vardır? Sırf üstün ırk dedikleri için teselli bulamayız, çünkü devir etnisitelerin birbirlerine üstünlük kurmayı hedeflediği ilkel kabilecilik devri değildir; devir milletlerin, milletçe, milleti güçlendirerek bir yerlere geldiği milli menfaatler devridir. E Atsız Bey de ırkı telaffuz etmiyor muydu, dediğinizi duyar gibiyim; oraya geliyorum. Evet, Hüseyin Nihal Atsız ırkı telaffuz ediyordu yalnız bu telaffuzun dönemce telakkisi bugünkünden çok farklıydı. Hüseyin Nihal Atsız; ırkçılığı tanımlarken kendi ırkının ırkçısı olmak gibi adeta konferans konusu bir ifadenin altına imza atar. Gerçekten de Türk’ü felsefi olarak bir ırk diye tasavvur edebilir ama bunun yanında millet olduğu teşekkülüne karşı çıkmadan ırkın neden üstün olduğuna dair bilimsel ya da estetik ürünler verebilirsiniz, tıpkı Hüseyin Nihal Atsız’ın yaptığı gibi. Kaldı ki o; Türk ırkçılığı tanımının devamında devlet yönetiminde Türk ırkından gelenlerin söz sahibi olması ülküsü der, burada da ırk telaffuzunun siyaseten daha kıymetli olduğunu anlatır. Ortada böyle bir realite ve bu realitenin vücudu Hüseyin Nihal Atsız varken, onun günümüzde temsilcileri olduğunu iddia edenlerin hal ve hareketleri anlamsızdır. Onlara bugün sorduğumda, yani madem dediğiniz gibiyse; sizin gidişatın fikri bir sistemi, metodolojisi, kabulleri, retleri, doktrini var mı dediğimde henüz hala hiçbirinden cevap alamıyorum çünkü verecek cevapları yok. Son olarak, değerlerimize saygısızlıklarına gelelim; zarar tablosunu kapatalım. Derler ki; “Bizim masada inanç tartışma konusu edilmez, hiçbir din veya mezhebin ayrıcalığı yoktur, dünyada birçok yaşayıştan gelen Türkler var.” Şöyle bakınca çok insani ifadeler gibi durabilir. Aslında, tartışma etmeyecekleri inanç konusu doğrudan Müslümanlıktır; oysa Şamanizm kültürünün neden din olarak kabul edilebileceğini orijinalce masaya yatırırlar. Aslında ayrıcalığı yoktur dedikleri yine Müslümanlıktır; ama Gagavuzları hep Hristiyan Gagavuzlar diye anarlar. Ve aslında farklı yaşayışlarla dedikleri de yine Müslümanlıktır; Ateizm dururken bizimkiler bir ritüeldir farklı yaşayış da ne demekmiş.

Irkçılara bu kadar geniş parantez açmak, onların biraz da yüzyılın başlarında filizlenmeye başlamasından kaynaklı daha çok tanınmasıyla alakalıydı. Şimdi geleceğim akım ise, aslında en geniş en uçsuz bucaksız parantezlere açılmayı hak ediyor fakat onlar o kadar yeni ki; şu an en tecrübelilerimiz bile tam idrak aşamasını geçmiş durumda değiller. Ve hatta bazı tecrübelilerimiz; onların fikirlerine sıcak bakmaya başlarken, tecrübelilerce yetiştirildiğini iddia edenler de yeni nesil ülkücüler diye sayıklamaya koyuldular. Tahmin ettiniz ya da etmediniz bilmiyorum bahsettiğim akım, seküler milliyetçilik akımı. Bunlar dediğim gibi bayağı yenice olduklarından şu anlarda sosyal medyada yine sosyal medya için örgütleniyorlar, yaptıkları yayınlar da bu ortamların farklı mecraları aracılığıyla karşımıza çıkıyor. Sahada olan birkaç temsilcisi varsa da bu yazının paradigması itibariyle gidişatı tek tek onlara indirgemeden seküler milliyetçilik nedir onu anlatmaya çalışalım ve yine bu anlatımın içinde potansiyel zararlarından bahsedelim. Kendi ifadelerini aynen aldığımı söyleyemem ama minvali de şunun dışına çıkmaz; “seküler milliyetçilikten kastımız dinsiz milliyetçiliktir, Türk milliyetçiliğinin bir sekülerizasyon problemi vardır, hareket sentezcilerden arındırılmalıdır” diyorlar. Bunlara yeni dememin sebebi şu ki; Türk ırkçıları için iddiaları üzerine Atsız üzerine eğilebiliyorduk evet ama bunlar için onu yapamıyoruz, çünkü geçen yüzyılda Türk milliyetçisi olmasının yanında ladini olduğunu da bildiğimiz bazı abide şahsiyetler olsa da onların ağzından sorun veya çözüm cümleleri olarak böyle şeyler duymadık hiç. Çünkü o dönemin insanları, yaptıklarının alelade bir milletin milliyetçiliği değil; Türk milliyetçiliği olduğunu ve dolayısıyla Türk milletinin birçok ortak değerden mürekkep olduğunu, bu değerlerin en başında da dinin geldiğini iyi biliyorlardı. Bugün Türk milliyetçiliğini bu şekilde tasavvur edecek olursak; yani din değerini yok sayıp bununla beraber tabii olarak tarih, coğrafya, tabiiyet değerlerini yok saysak ve sadece soy değeri ile açıklayabileceğimiz tek başına Türklük olgusunu merkeze alırsak ne kazanırız? Bu biraz önce Türk ırkçıları için zararlı bulduğumuz millet teşekkülünün sekteye uğramasına, haliyle asırlık milli kültürün kendi kendimize içini boşaltmamızdan dolayı güç kaybetmemize hatta yok olmaya senet imzalamamıza yol açmaz mı? Elbette açar, tahribat bununla da bitmez; insan fıtratından gelen ruhani açlığı manevi hakikatlerle doyurma isteğinin yegâne güdülenmesi olan inanç yani din olgusunun Türk milliyetçiliğinden atılması demek Türk’ün insani vasıflarından arındırılması demektir. Pür ferdiyetçi bir yapı oluşturmanın önündeki en büyük engeli teşkil eden ve pür toplumcu bir yapının da arasındaki ince çizgi olan İslam ahlakını benimseyecek Türk’ü bundan mahrum etmenin yoluna hizmet etmektir bu. Ben bu aşamada Ziya Gökalp’e gitmek istiyorum. Türk ırkçıları Hüseyin Nihal Atsız’ı temsil ettiklerini söyledikleri için ona eğilmiş ve bazı kıyaslara gitmiştik; ama şimdi Ziya Gökalp üzerine eğilecek olmam, seküler milliyetçilerin herhangi birer iddiası yüzünden yahut bir kıyas yapma gereğini duymamdan değil sadece bizlerin neyi dikkate alması gerektiğini bilmemiz açısından. Ziya Gökalp; “Türklerin; millet mefkûresi Türklük, ümmet hedefi ise İslamcılıktır.”, “Türkçülerin gayesi muasır bir İslam Türklüğü meydana getirmektir.”, “Türkiye’de Allah’ın kılıcı İslamcıların, kalemi ise Türkçülerin elindeydi ve bu ikisinin izdivacından Türk milleti doğdu.” Der. Görüldüğü üzere, ne hikmetse Türk milliyetçiliğini ilk defa sistemleştirmiş olan Ziya Gökalp’in aklına seküler milliyetçilik hiç gelmemiş; kıyas oldu yine galiba ama tolerans göstereceğinize inanıyorum ve bu bahsi de burada kapıyorum.

Başbuğ Alparslan Türkeş; “Çözüm önerisi getirmeyen eleştiri, fesattır.” der. Bunu şiar edinmemiz gerektiğini ifade ederek yazıyı sonuca yaklaştırmalı artık. 21. Yüzyılın içlerinde çok da sırıtmaz diyerek attığı, kimilerimiz tarafından da hasretle kucaklanan Türk ırkçılığı ve seküler milliyetçilik akımlarını inceledik. Aslında şu tespit ya da karar verme yazıdan çok çok önce gerçekleşmişti; kendimizi anlatmak onlardan ayırmak lazım, biz fikir sistemine dayalı aksiyoner Türk milliyetçiliği hareketine bağlıyız. İşte bu fikir sistemine dayalı aksiyoner Türk milliyetçiliği hareketinin ne olduğunu anlatmadan önce bu yazıda, ne olmadığını anlatmaya çalıştım ki; ne olduğunun anlaşılması daha kolay olsun. Fikir sistemine dayalı aksiyoner Türk milliyetçiliği hareketinin, tabandan tavana en büyük bölümünü eğitim oluşturur ve mücadele de bu eğitimi veren teşkilatların yetiştirdiği kadrolar ile gerçekleştirilir. Ziya Gökalp’in, temellerini Türkçülük başlığıyla attığı bu fikrin sistemli yayılmasında da devam eden süreçte bu fikre Dündar Taşer tarafından aksiyoner sıfatının kazandırılıp Ülkücülük başlığıyla aktarılmasında da Türk milliyetçiliği için en çok üzerinde durulan husus bu eğitim noktası olmuştur. Kavram olarak fikir sistemine dayalı aksiyoner Türk milliyetçiliği hareketini bir araya getiren metaforik unsurlardan; hemen yukarıdaki cümlelerde fikir, sistem, aksiyoner, Türk, milliyetçilik kelimeleri geçti. Burada henüz geçmeyen hareket kelimesinin içini de şu güç doldurur; Türk milliyetçiliği, toplayıcı üst kimlik olan Türk milletini sevme ve yükseltme ülküsü olduğundan bu eylemler statik değil dinamik imkânlarla gerçekleşir ve bu da bir hareket oluşturur. Şimdi tam olduğuna göre devam edelim. Fikir sistemine dayalı aksiyoner Türk milliyetçiliği hareketine bağlılık; Türk milleti üzerine mensubiyet sancısına tutulmama, İslam ümmetine anti misyonerlik yapma hevesine düşmeme, yani kendi harsıyla mücadeleye tutuşmamayı gerektirir. Türk cihan hâkimiyeti mefkûresine katalizör olacak, Türk dünyayı adalet üzere yönetmek için gönderilmiştir şiarına inanacak hiçbir Ülkücünün; ideolojik ismi ne olursa olsun eğer özünde bir Türk milliyetçiliği yapma düşüncesi varsa akli muktedirliğini, fikri müktesebatını, kalbi imanını tamamlamadan davaya atılma lüksü yoktur. Hal böyleyken de fikir sistemine dayalı aksiyoner Türk milliyetçiliği hareketine bağlı kalmak isteyen değerli okuyucu; elindeki derginin ve arkasındaki imanın kıymetini iyi bilmeli, milletin sorunlarına milli çözümler sunmayı dergi vesilesiyle düstur edinmelidir. Aksi takdirde yazımızın ana fikrini oluşturan yan akımların tesiri altında kalması işten bile değildir.

Velhasıl bizim ne olduğumuz ve ne olmadığımız üzerindeki naçizane düşüncelerimden oluşan bu yazı, yerine göre hepimiz için aleni bir sitemi; nazarımda da daha çok onlar için davanın muhtırasını belirtmektedir.