Ülkemizde, nasıl meydana geldiği ayrı bir tartışma konusu olan “kavram kargaşalığı” belası yüzünden, gerçekten anlaşmak zorlaşmıştır. Sistem, doktrin, program, plan, strateji.. gibi kavramlar içiçe girmiş, çok defa birbirlerinin yerine kullanılır duruma getirilerek zihinler karıştırılmıştır. Oysa, bunlar farklı şeylerdir.

Herşeyden önce fikir sistemi, belli bir çıkış noktasından hareketle, aklın kanunlarına ve aklın metodlarına göre sistemli bir zihni araştırma yoluyla “bilgi problemine” (bilginin menşei, bilginin değeri, hakikat problemi gibi konularda), “varlık problemine” (varlığın mahiyeti, esası nedir? Madde, hayat, ruh, Allah nedir? Varlık tek midir, çok mudur, zaman, mekan ne demektir? gibi sorulara), “fiil (action) problemine” (hürriyet, kader, determinizm, irade ve sorumluluk gibi konularda) kendi arasında tutarlı bir genel bakış ve yorum getirmeyi ifade eder. Felsefe, sıra ile “bilgi teorisi” (Epistemologie), “varlık teorisi” (Ontologie) “fiil (action) teorisi” adını verdikleri konularda, kendi içinde tutarlı bir yorumlama biçimidir. Peygamberler, bu konularda “vahyin rehberliğindeki bir akıl ile” filozoflar ise, kendi kendini kurtarmayı iddia eden bir “trajik” akılla çözüm ve yorum getirmeye çalışmışlardır. Peygamberler ve veliler, akıl ve düşünmeyi değerli buldukları halde, yukarıda saydığımız konularda, bu kaabileyetlerimizin, insanları tatmine ve huzura kavuşturacak bir güçte olmadıklarını belirtiyorlar. Filozofların, bütün felsefe tarihinin incelenmesinden de görüleceği üzere, birbirleri ile  boğuşup durduklarını, “akıl ve aklı yıkarak” bugüne geldiklerini, insanlara “iman ve huzur” yerine, şüphe ve tedirginlik getirdiklerini haklı olarak ortaya koyuyorlar. Dinimiz, insanların, bu konuda da, Allah’ın “yardım ve merhametine muhtaç olduklarını”, peygamberlerin bu sebeple gönderildiğini, bu problemlere “vahyin” yardımı ile ama yine akılla ve düşünerek ulaşılabileceğini ısrarla belirtir. Gerçekten de “vahyin aydınlığını yitiren” bugünün, çeşitli renkteki felsefi akımlari içinde “bunalmış insanını” gördükçe bu hakikat daha iyi anlaşılmaktadır.

İslam’a göre, “tam akıl”, Allah’tan gayrisini bağlayan “sünnetullah”tır, “adetullah”tır. Buna “akl-ı küll” de denir. Akl-ı küll, bütün yaratıkları içten ve dıştan kuşatan ve dizginleyen “alemşümul” nizamdır. Bu nizamın sırları ve incelikleri, çok üstün ve seçkin yaradılışa sahip peygamberlere vahiy ile verilmiştir. Bu sebepten, en yüce insan olan Peygamberimiz  (O’na selam olsun), “akl-ı küll” sahibi idi. Bütün varlığı, bütün kıpırdanışları “tevhid” nuru ile çözüyordu. Peygambere inanmayan ve beşer tarihi içinde bir gerçek olan “peygamberlik görevine” inanmayan bir “akla”, bu söylediklerimizi kabul ettiremezsiniz. Tevhid nurunu kaybeden bu “akıl kırıntıları”, kendilerini bunaltmaya mahkumdurlar.

Tevhid nurundan habersiz kalan “akl-ı cüzz” sahipleri, cılız idraklerinin kandillerinde, şuurlarını daraltmaktan öte birsey bulamadılar. Yahut, onlar, “Zifiri karanlık gecede, şimşeklerin ve yıldırımların kısa süreli aydınlığında yol bulmaya çalışan kimseler” gibi şaşkın ve tedirgin kaldılar. İslamda, böyle bir akıl çabasına “akl-ı sakim” adı verilir. Akl-ı sakim, dar nefsaniyete bağlı bir idrak kösteğidir.

Akl-ı selim ise, “vahyin sahasinda” at koşturmak yerine, bir “kitab-ı ekber” olan alemdeki varlıkları ve olayları, mutlak varlık olan Allah’tan idrakimize ulaşan “mesajlar” durumunda ele alır, “tevhidin ışığında” onları anlamaya ve yorumlamaya çalışır. Dinimiz, asla aklı susturmaz, onu Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin deyimi ile “parça akıl” olmaktan kurtarır, nefsin (ego’nun) karanlığından “tevhidin nuruna” çıkarır; düşünmeye ve araştırmaya “bir ibadet” aşk ve huzuru getirir. İmam-ı Gazali ve İmam-ı Rabbani ve daha niceleri, işte bu suretle çalışan, düşünen ve dünyanın hayranlığını toplayan velilerimiz ve mütefekkirlerimizdir. Türk-İslam Ülkücülerinin “fikir sistemi” Allah ve Resulünün çizgisinde yürüyen “akl-ı selim” sahibi, bir yüce veliler ve mütefekkirler kafilesince yoğrulmuştur.

Kara ve kızıl renkli filozoflar, ister materyalist, ister idealist, ister spiritualist… olmak iddiasını taşısınlar, Batılı insana ve onların yolunda gidenlere birşey veremediler, ıstıraplarına çare bulamadılar. Bugün ya kopkoyu bir materyalizm, ya tedirgin edici bir şüpheciliğin girdabında boğulan, yahut bir “felsefesizlik felsefesine” sığınarak intihar etmek korkusu ile “varolmak”tan öte bir saadete yol bulamayan ve tam bir “felsefe sefaletine” yuvarlanan kara ve kızıl dünyadan ve onların filozoflarından bizlere bir hayır gelmeyecektir. Fikir sistemi etrafında şimdilik bu kadar duralım. Doktrin, program, plan ve strateji kavramları ise “fikir sisteminin” ışığında içinde bulundugumuz zamana, mekana ve sartlara göre giderek detaya inen sosyal, kültürel ekonomik ve politik hedefler, çalışma şekilleri ve uygulama metodlarını ifade eder. Sistem çok uzun sürelidir, hatta esasta hiç değişmez, fakat doktrin daha esnek, program ise cok dinamiktir. Planlar ise her an değişebilir. Strateji ise şartlara göre bunlar arasında birlik, bütünlük ve uyumu sağlamayı ve kurabilmeyi esas alan prensipler manzumesidir.