Millet teorisyeni iki Marksist: Benedict Anderson ve Tom Nairn

                Marksizm, millet ve milliyet karşısında şu aşamalardan geçti:

  1. Marks zamanında- tamamen inkâr: Millet burjuva sınıfına ait bir icattı ve artık zamanı geçmişti.
  2. Marks zamanında— fakat Marks ve Engels milletlerarası siyasete müdahale etmek istediklerinde: Tarihî milletler ve tarihî olmayan milletler vardır. Birinciler ilerici, ikinciler gericidir.
  3. SSCB zamanında- Leninizm: Temel çelişki sınıflar arasındadır ama zamanın baş çelişkisi milletler arasında, daha doğrusu emperyalist milletlerle sömürülen milletler arasındadır.
  4. Günümüzde Leninizm’in post-modern şekilleri: Dünya sistemleri teorisi- bağımlılık teorisi, temelde emperyalist merkez ülke(ler)- sömürülen çevre ülkeler.

Bu adımları Marks’ın sınıflardan kurulu dünyasının yanlışlarının gerçek dünya tarafından düzeltilme süreci diye değerlendirebiliriz. Enternasyonal marşının SSCB öncesi ve sonrası halleri bu değişime örnektir. Marşın Rus ihtilalinden önceki şekli,

Dünyanın lanetlileri kalkın

                Açlık mahkûmları kalkın

iken SSCB döneminde,

Büyük Rus Ulusu’nun ebediyen perçinlediği

                Hür cumhuriyetlerin kırılmaz birliği

şekline dönüşmüştü.

Marksistler, artık çağımızda sıklıkla milliyet düşmanı değil, hatta milliyetçidir.

Meselâ Türkiye’de “Hayali Cemaatler”(1) kitabından sık söz edilen, Cambridge ve Cornell mezunu ve Cornell Üniversitesi emekli profesörü, siyaset bilimcisi ve tarihçi Benedict Anderson’u alalım. Milliyeti küçümsemek isteyenler bu kitabın ismini, “İşte, bilim gösteriyor ki millet ve milliyet hayalîdir” tavrıyla öne sürerler. Bunlar kitabı okuma zahmetine katlanmamış entelektüellerdir! Hâlbuki Anderson, Marksist’tir ama aynı zamanda koyu bir İrlanda milliyetçisidir. Kitabının ismini dikkatle seçtiğini yazar. Aslında Türkçe’ye çeviriyi “Tasavvur edilen, hayal edilen cemaatler” diye yapmak daha doğru olurdur. Çünkü Anderson, gerçek dışı anlamında hayalî değil, hayal edilen diyor: Kullandığı kelime “imagined”dir, “imaginary” değil.(2) İfadesinin yanlış mesaj veren bir slogan hâline geldiğini hisseden yazar bakın yanlış anlamayı nasıl düzeltiyor:

Aslında, yüz yüze temasın bulunduğu en ilkel köyler hariç (belki bunlar bile) bütün cemaatler hayal edilir. Cemaatler gerçeklik/ sahteliklerine göre değil, bu hayal etme üslubunun nasıl gerçekleştiğine göre sınıflandırılmalıdır.(3)

“Cemaat” (gemeinschaft) kelimesini, de “cemiyet” (gesellschaft) dememek için, cemaat kavramındaki sıcaklık ve dayanışmaya atıf yapmak için seçtiğini söylüyor.

Bu siyasî sevginin [vatan sevisinin] tabiatı, lisanların onu tarifinden çözülebilir: Ya bir kan bağı kavramı (anavatan, Vaterland, patria) veya yuva (heimat veya tanah air [Endonezyalıların kendi takımadaları için kullandıkları tabir, toprak ve su]). Her iki kullanış da tabiî bağlılığı ifade eder. Daha önce gördüğümüz gibi ‘tabiî’ olan her şeyde ihtiyar dışı (seçimimizin dışında) bir şey vardır. Böylece millîlik deri renginin, cinsiyetin, ana-babalığın ve doğduğumuz çağın içinde erimiş gibidir— insanın iradesi dışındaki her şeyin. Ve bu ‘tabiî bağlar ’da ‘gemeins chaff’ın güzelliği hissedilir. Bir başka söyleyişle, bu bağlar seçimimiz dışında olduğu için bir menfaat dışılık (hasbîlik) hâlesiyle çevrilidirler.(4)

Anderson’a göre bu hasbîlikten ötürü milliyet insanlardan fedakârlık isteyebilir. Hatta millet için ölmelerini isteyebilir.(5)

Milliyetçilik sevgiye dayanır:(6)

İlerici kozmopolit entelektüelin(7) (daha ziyade Avrupa’da mı?) milliyetçiliğin neredeyse hastalıklı karakteri, Öteki’ne yönelik korku ve nefret kökleri ve ırkçılıkla yakınlığı üzerinde ısrar ettiği bir çağda, milletlerin sevgi, hatta derin ve fedakârca sevgi ilham ettiklerini hatırlatmamız gerekir. Milliyetçiliğin kültür ürünleri— şiir, edebiyat, müzik, plastik sanatlar— bu sevgiyi binlerce farklı biçimde ve üslupta gösterir. Diğer taraftan korku ve iğrenme ifade eden milliyetçi ürünler pek enderdir.

                Milliyetçilik ırkçılıktan uzaktır:(8)

Gerçek şu ki milliyetçilik tarihî kaderi düşünür, buna karşılık ırkçılık ebedî bulaşmalarla uğraşır. Bu bulaşıklık zamanın başlangıcından bu yana tarihin dışında iğrenç çiftleşmelerden kaynaklanmıştır. Ne pasaportu taşırsalar taşısınlar, hangi dilleri konuşurlarsa konuşsunlar zenciler, görünmez bir katran fırçası sayesinde ebediyen zencidir; İbrahim’in tohumu Yahudiler ebediyen Yahudi’dir. (Bu yüzden Nazi için Yahudi Alman her zaman bir sahtekârdı.) Irkçılığın rüyaları aslında millet değil sınıf ideolojilerinden kaynaklanır: Öncelikle hükmedenlerin ilahî yetki iddialarından, aristokrasilerin ‘mavi’ veya ‘beyaz’ kanlılığından ve aile asaletinden. O yüzden ırkçılığın sözde babasının bir küçük burjuva milliyetçisi olmaması, tam aksine, Gobineau Kontu Joseph Arthur olması sürpriz değildir.

Avrupa dışında ırkçılığın ortaya çıktığı ülkelerde bu akım mutlaka batı tesirinden doğmuştur.(9)

Anderson’a göre tabiî millî duyuşun ifade vasıtalarından biri meçhul asker anıtları ve şehitliklerdir:

Modern milliyetçilik kültürünün en çarpıcı sembolleri Meçhul Asker lahitleri ve anıtlarıdır. Toplumun geçmiş zamanlarda benzeri bulunmayan bu anıtlara yönelttiği törenli saygı, kasten boş bırakıldıklarından veya içinde kimin yattığının bilinmemesindendir. Bu modernitenin şiddetini hissetmek için şöyle bir hayal kurun: Bir işgüzar lahitte kimin yattığını ‘keşfettiğini’ söylesin veya anıtın içini gerçek kemiklerle doldurmaya kalksın. Bu zamanımıza ait kutsala hakaret eylemi olurdu! Bu lahitler ölümsüz ruhların ölümlü kalıntılarını taşımasa da millî hayaletlerle doludur. (İşte bu yüzden birçok millet içlerinde bulunmayan sakinlerinin milliyetlerini belirtmeye gerek görmemiştir. Başka kim olabilirler ki? Muhakkak ki Almandırlar, Amerikandırlar, Arjantinlidirler…

Bu anıtların kültürdeki önemi meselâ bir “Meçhul Marksist anıtı” veya düşmüş Liberaller anıt kabri tasavvur ettiğimizde daha da belirginleşiyor. Bunların saçmalığını hissetmiyor musunuz?(10)

Benedict Anderson Arif Nihat Asya’nın “Bir bayrak rüzgâr bekliyor ”unu okumuş gibidir:

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;

            Yattığı toprak belli,

            Tuttuğu bayrak belli,

            Kim demiş meçhul asker diye?

Bir Marksist’in meçhul asker anıtlarını toplumun millî hislerinin anıtlaşmış hâli diye değerlendirmesiyle Türkiye’deki bir muhafazakâr siyasî parti milletvekilinin aynı konudaki sözlerini karşılaştırmak ilgi çekicidir:

…Biz milli güvenlik akademisinde oralardaki şehitlikleri dolaştık. Bütün şehitlikler temsili. Bunlar çok önemli, anlayış olarak bir yere gelmek istiyorum. Burada Ankara Hükümeti’nin meşruiyetiyle bazı şeyler yapılmış süreç içinde bazı şeyler…(11)

Anderson’un işgüzarının ta kendisi! Meçhul asker anıtındakiler Almandır, Amerikandır, Arjantinlidir ama Türk olamaz; Türk olmaktan kaçınmalı, kurtulmalıyız!

İlerde birisi “Hayali Cemaatler” diye yanlış çevrilmiş bir başlığı milliyet aleyhine kullanmaya kalkarsa, ona Benedict Anderson’un Marksist, fakat fevkalade milliyetçi bir Marksist olduğunu ve kitapları okumadan hüküm vermeğe kalkmanın cehalet gösterdiğini hatırlatalım.

Siyaset bilimci bir başka Marksist, Edinburgh Üniversitesi profesörlerinden Tom Nairn. Bu Marksistimiz de İskoç milliyetçisi, “Birleşik Krallığın Parçalanışı” kitabı ile meşhur. Millet ve milliyet teorilerinin ileri gelenlerinden olan Nairn, metropol solu, Atlantik kozmopolitleri dediği tipi tenkit ediyor. Nairn’in terminolojisinde “metropol” merkez-çevre çatışmasındaki merkez ülkeler, yani emperyalistlerdir:(12)

Her panayır tellalı size milliyetçiliğin ‘icad edilmiş’liğini ve “millet devleti’nin (ulus devletin) devrinin çoktan geçmiş olduğunu söylemese patlayacak.

            Nairn’ göre milliyetçilik endüstri devriminin yan ürünü değil, insanın sosyal tabiatının sonucudur:

Milliyetçilik ve küreselciliği endüstri devrimi ‘yap’madı— bunlar, insanlığın endüstriyi, ticareti, teknolojiyi ve bilimi kullanma tarzına dayanarak insanlığın değişen fakat derinlere gömülü sosyal tabiatı yönünde toparlandılar.(13)

Enternasyonalizm ancak metropol (yani emperyalist ülke) seçkinlerinin sınıf çıkarlarına hizmet eder. Şu pasaj, Türkiye’deki kozmopolit “aydın”ları da tasvir ediyor(14):

…Nairn ‘bir şey adına konuşmuyoruz’, ‘sadece bilim ve medeniyet adına konuşuyoruz’ iddiasındaki enternasyonalistleri hırsla ifşa eder. Bu ‘bir şey adına konuşmayanlar’ içinde endüstri öncesi aristokratları, yabancı kültürlere şöyle bir baktıkları için kendi kendilerini kozmopolit ilan etmiş tipler veya ‘seçtikleri herhangi bir ülkede yaşayabileceklerine gerçekten inanan kültür açısından karışık veya köklerinden kopuk şahıs veya ailelerin mensupları’dır…

                Nairn’ göre Marks’ın en büyük başarısızlığı milliyetçiliği tahlilindedir:(15)

Enternasyonalizm… şaşkın Marksistlerin ve kozmopolit entelektüellerin ideolojisidir… sosyalizmin artık imkânsız hâle geldiği dünyada ilerici ve demokratik bir geleceğe ancak küçük devletlerin milliyetçilikleri desteklenerek ulaşılabilir. Milliyetçiliğe muhalefet, kesinlikle eski veya yeni imparatorlukları desteklemek demektir ve ‘metropol solu’nun posizyonu işte tam budur.(16)

Spencer ve Wollman’ın değerlendirmesine göre Nairn, “milliyetçilik muhaliflerini tarihin çöplüğüne göndermek için elinden geleni yapmıştır.”(17)

Nairn millî kökenin, isteseniz de istemeseniz de sizi ve toplumu etkileyen bir “kuvvet alanı” olduğunu söyler:(18)

                Temelde kimlik hissî bir kuvvet alanıdır. Onsuz yapamayız. Geçmişliliğin mirası bir sestir, hem kişiliği hem topluluğu mümkün kılar— insan cemiyetinin gerçek “kadim”idir. Alexander Cockburn’un ifade ettiği gibi ‘altın çağ içimizdedir’; fakat geçmiş de içimizdedir (ve ikisi birbiriyle karıştırılabilir). Geçmişi sürekli ‘yeniden icat’ ederiz; fakat bu yaptığımız mecburidir, ihtiyarî değil. Bir dili konuşmaktan, veya Inuit, Welsh, Yahudi, ABD-Amerikan’ı vs., ‘olmaktan farklı değildir… [Kimlik bizim ihtiyarımızda değildir] Eğer kimliğimizi kontrol edebilseydik cyber yaratıklar olurduk, artık insan olamazdık…

                Nairn kimlik problemli, birden fazla milliyetli toplum bilimcileri tek tek sayar, fakat en vahiminin Karl Marx olduğunu söyler. Çünkü o yalnız çift kimlikli değildir, üstelik iki kimliğinden de, hem Yahudilikten hem Almanlıktan boşanmıştır. Bu yüzden teoride materyalistliğe dayanmak zorunda kalmıştır. Milliyeti anlamamış, en büyük hatasını milliyet analizinde yapmıştır. Eksikliğinin de farkındadır. Milletlere doğru dürüst fakat maddeci bir izah bulabilmek için insan toplumlarının özelliklerini üzerinde yaşadıkları toprağın kimyasal yapısıyla açıklayan Trémaux’nun saçma bir teorisini benimsemeye bile kalkmıştır.19

Bu anlamda kimlik sıkıntısı çekenlerin Marksizm ve Siyasî Ümmetçilik gibi kozmopolit ideolojilere doğru kayışların iyi incelemek gerekir.

Nairn, “genler hakkında bildiklerimiz cemiyet hakkında bildiklerimizin çok önündedir ve evrim psikolojisi zaman içinde çaresiz spekülasyonlarımızın yerine aklıselimi hâkim kılabilir”20 demektedir. Sosyobiyoloji ve evrimin insan psikolojisine etkisi üzerinde dikkatle durmaya ihtiyaç var.

* “Yazarın yakında yayınlanacak “Millet ve Milliyetçilik” kitabından.”

KAYNAKÇA:

1 Benedict Anderson, “Hayali Cemaatlar”, Metis Yayınları 8. Baskı, 2015, sayfa 6.

2 Anderson’un millet ve milliyet teorisini ilerde, modernistleri incelediğimiz bölümde ele alacağız.

3 Benedict Anderson “Imagined Communities”, Verso, 2006.

4 A. g. e., sayfa 143.

5 A. g. e., sayfa 144.

6 A. g. e., sayfa 141-142.

7 Burada Anderson Hobsbawm’a gönderme yapıyor ve onun, “Marksistler milliyetçi olamaz.” hükmünü Metternich (Biedermeier Dönemi) diktatoryasına benzetiyor.

8 A. g. e., sayfa 149-150.

9 A. g. e., sayfa 150.

10 A. g. e., sayfa 9 ve 10.

11 Ak Parti Ordu Milletvekili İhsan Şener, 28 Kasım 2011, TBMM İnsan Hakları Komisyonu zabıtları.

12 Tom Nairn ve Paul James, “Global Matrix”, Pluto Press 2005, sayfa 7.

13 A. g. e. sayfa 15.

14 A. g. e. sayfa 81

15 Philip Spencer ve Howard Wollman,”Nationalism- A Critical Introduction”, Sage Publications, 2002 sayfa 41.

16 A. g. e. sayfa 42. Bu konuda Mehmet Âkif Okur’un “millet-imparatorluk” kavramı da önemlidir.

17 A. g. e. sayfa 43.

18 Tom Nairn ve Paul James, a. g. e., sayfa 96-97.

19 A. g. e. sayfa 99

20 A. g. e. sayfa 109