Yirmi altıncı Osmanlı padişahı Sultan Üçüncü Mustafa, padişahlığının ele avuca sığmaz günlerini yaşıyordu. İstanbul, bir o kadar daha İstanbul görünüyordu gözüne ve dünya bir o kadar daha küçük. Topkapı Sarayı bir öyle büyük, İstanbul bir öyle büyük; Topkapı Sarayı ve İstanbul cihandan da büyük… Ve bu büyüklük içinde Üçüncü Mustafa büyük, daha büyük! Gururun da üstünde bir gurur; insan ve insanlığı küçülten bakışlarca mağrur… Bir insan ki Üçüncü Mustafa, padişahlığının ilk günlerinde, gururdan ve kibirden ibaret bir dört duvar içinde mahsur!..

Ve öte yanda, yine İstanbul’da bir kendi halinde; görünüşte bir küçük… Ürkek bakışlarında sâdece sevgi, ışıl ışıl bir sevgi dolu bir küçük insan: Eskici. Yüreği insanları sevmekten yorulmamış; gözleri, Tanrı’nın yaratıklarına sevgi ve saygıyla bakmaktan doymamış bir nurlu ihtiyardı bu eskici. Eski ve yırtık mestlerin, çediklerin, çizmelerin ve çarıkların deri kokan ağır ve nemli havasında, kapısının önünde yetiştirdiği lâlelerin ateş kırmızısını, kadife yeşilini ve şehit kanı alını, su beyazını renk renk toplayıp bir gönül cenneti kurmuştu. Lâleleri yüzünden bütün semt ona Lâleli Baba derdi.

Lâleler Tanrı’nındı: onları incitemezdi. İnsanlar da Tanrı’nındı; Lâleli Baba insanları da incitemezdi. Yaradılanı hoş görürdü yaradandan ötürü. Kader, bir gün, o gurur yüklü padişahla bu sevgi ve aşk dolu insanı yüz yüze getirdi. Padişah, Cuma selâmlığından dönüyordu. En büyük gördüğü İstanbul’dan da büyük bakışları vardı çevresine; cümle kulları, olun iki geçesinde saf olmuş ‘’Padişahım çok yaşa!’’ diye alkış tutuyordu. Ve ulu dağlar gibi gerdan kıran atının üstünde Üçüncü Mustafa alkışlara tepeden, taa tepeden bakıyordu. Ama birden, bir yerde, o ulu dağlar gibi gerdan kıran at, durduğu; yürümedi. Lâleli Baba’nın eskici dükkânının önünden geçiyorlardı. Ve orada halk, Lâleli Baba’ya saygı için dükkânın önünü boş bırakmıştı.

Padişah, o boşluktan Lâleli Baba’yı gördü: yan gelmiş yatıyordu. Sanki geçen cihan padişahı değildi. ‘’Bre nâ bekar!:’’ diye gürledi: Yeniçeri Ağası’nın sesiydi, ‘’Tiz Efendimiz’in özengisine sarıl… Kuşça canını bağışlaya…’’ Herkesi titreten bu ses, Lâleli Baba’nın kılını bile kıpırdatmadı, O, hâlâ yattığı yerden, lâlelerine dalmıştı. Yeniçeri Ağası hışımla yanına vardı; ama Padişah da gelmişti; merakla: ‘’Bırak!..’’ dedi. Sadrazamdan Zülüflü Baltacı’ya kadar herkes, bu meczûp ihtiyara acıyarak bakıyordu. Fakat O, hiç bir şeye aldırmıyordu. Padişaha bakan gözlerinde yalnız, garip bir merhamet vardı. ‘’Ne istersin? Bir derdin mi var?’’

Deli miydi bu adam? Aklından zoru mu vardı? Böyle bir soru, cihan padişahına nasıl sorulurdu? Yeniçeri Ağası yerinde duramıyordu. Padişah, hırçın ve mağrur: ‘’ Sen bilmez misin ki?’’ diye azarladı Lâleli Baba’yı: ‘’ Sen bilmez misin ki biz cihan padişahıyız… Bize saygı gerek. Kimsin? Necisin?’’ ‘’Ben mi?’’ diye cevap verdi Lâleli Baba yattığı yerde. ‘’ Ben bir hiçim. Sadece bir hiç!.. Padişahım dedin; sana bir şey sormak dilerim. Sen padişah olmak için ne yaptın?’’

Herkes, bu kendini bilmez kişinin başını cellâda verecek diye beklerken o gurur yüklü padişah, bir tuhaf, başını eğip cevap verdi: ‘’Okudum… Bir sürü eğitim gördüm. Valilik yaptım; yetiştirildim. Babam öldü, taht bana kaldı.’’ ‘’ Yaaa!..’’ deyip sustu Lâleli Baba. Sonra birden: ‘’Pekî sonra ne olacaksın?.. Padişahsın işte.? Sonra ne olacaksın?..’’ Şimdi padişah düşünüyordu… Eli sakalında kalakaldı. ‘’Sonra?..’’ diye kekeledi; ‘’Sonra? Sonra hiç… hiç bir şey…hiç!..’’ dedi; sapsarı olmuştu. Gözlerindeki gurur parça parça dökülüyordu. Lâleli Baba yumuşak, tatlı ve sevgi dolu bakarak ‘’Gördün mü ya?’’ dedi. Sen bunca didinmeden sonra hiç olacaksın. Ama ben şimdiden hiçim; senden çok daha önce…’’ İstanbul’u dolduran gurur o zaman kırıldı. Ve şaşkınlıktan, koskoca ve iri açılan binlerce gözün önünde Padişah atından indi; iki büklümdü. Daha eğildi. Lâleli Baba’nın elini öptü.

Bugün orada, o padişahın yaptırdığı Lâleli Camii var; gururun hüznünü, sevgiyle yoğrulmuş saygının haşmetini Aksaray’a doğru indiriyorken Üçüncü Mustafa’nın sessiz türbesini de korumakta.

Ve semtin adı Lâleli.

 

Mustafa Necati Sepetçioğlu / Türk-İslam Efsaneleri / Sayfa: 84-86