Yeni Ufuk: Hocam biyografinize çeşitli kaynaklardan ulaşabiliyoruz. Ama yine de siz kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Yümni Sezen: Şanlıurfa’nın Birecik kazasında doğdum. Şanlıurfa deyince belirtmek gerekir ki Güneydoğu Anadolu’nun hepsi Kürt etnik kökenine ait olduğu sanılır. Fakat öyle değildir. Kürtlerde bizim kardeşlerimiz fakat ben Türkmen bir aileden geliyorum. İlk ve orta öğrenimimi Birecik’te tamamladım. Liseyi Gaziantep Lisesi’nde okuduktan sonra yükseköğrenim tahsilimi Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde bitirdim. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalı’nda doktoramı tamamladım. Evliyim ve üç çocuk babasıyım. Sizinle ismimin anlamını da paylaşmak istiyorum. Yümni’nin sözcük anlamı uğurlu demektir. Çok az kullanılan bir isim olduğu için Türkiye’de onbeş tane var.

Yeni Ufuk: Hocam sekülerizm ve sekülerleşmeyi Türkiye üzerinden değerlendirir misiniz?

Yümni Sezen: Sekülerleşme sözcük anlamı olarak dünyevileşme demektir. Sekülerleşme Türkiye’ye özgü bir kavram değildir. Sekülerleşme Avrupa’da Ortaçağ’ın dini döneminden sonra başlamıştır. Rönesans, Reform ve Aydınlana Çağı’yla Avrupa dini terk etmiş olmadı fakat Ortaçağ’ın kilise hakimiyetine karşı düşünce ve davranış alanında geniş bir tavır almış oldu. Söylediklerimin batı için geçerli olduğu bu süreçte din yok olmamakla beraber dünyevileşme çağı başladı. Kiliselerde inanan insanların ibadet etmesine rağmen din geleceğe ait ve hayat felsefesi olmaktan çıkıp kültürel alana tabi kaldı. Kiliseler yalnızca Hristiyan kültürünün devamını sağladı. Fakat sosyolojik kıymeti olan mesele Avrupa’da dinin dibe çökmesidir. Sosyal hayat dine referans göstermemektedir. Daha önceki dönemde ise her konuda din referanstı. Örnekle açıklamak gerekirse Galile dünya dönüyor dediğinde bu konuda Aristo’nun ne dediğine bakılmıştır. Daha sonra kilise babalarının söylemi olup olmadığına bakılmış. Bu kaynaklardan olumlu cevap bulamayınca Galile’ye dünyanın döndüğünü inkar ettirmeye kalkmışlar. Toprağa bağlı olarak asilzadeliğe sığınmış bir yapı olan Burjuva sınıfının gelişmesi, Fransız İhtilali soncunda hürriyeti getirdi. Aynı zamanda derebeyleri de dini temsil ediyordu. Kiliseyle de işbirliği içinde olan derebeyleri Fransız İhtilali ile birlikte bitme noktasına geldi. Artık ekonomik değer cepte taşınan bir belge yani para oldu. Toprağa bağlılık önemini kaybetti. Asilzadelik kalktı hürriyet gelmiş oldu. Ekonomik gücü olan yeni doğan sınıfa da Burjuva dendi. Aslında Burjuva demek çok zengin kapitalist demek değildir. Ama Marksizm kolaya kaçmak için bu kavramı kapitalist olarak kullanmaktadır. Kapitalizm farklı kapitalist farklıdır. Mesela Mustafa Kemal Cumhuriyet’i kurarken bir Türk burjuvazisinin gelişmesi için çok uğraştı. O süreçte ticaret Ermeni ve Yahudilerin elindeydi. Toprak ağaları da var fakat eski gelenekselliğinin dışına çıkamamışlar. Burjuva hareketli bir sınıftır ve paranın daha çok içsel gücünün hakim olduğu sınıfı temsil eder. Mustafa kemalin istediği bir burjuva sınıfı oldu ama bunlar mesela örf ve adetler bakımdan Avrupa burjuvazisine benzemeye başladı. Seküler din dışı anlamındadır. Laik sözcüğü de aynıdır. Laik kavramının Katolik dünyasında kullanılışı Fransızlarda, İspanyollarda, İtalyanlarda kilise adamı olmayan, din sınıfından olmayan anlamındadır. Prostestan dünyası da seküler kelimesini aynı mahiyette kullanırlar. Sözcükler farklı da olsa Amerika, İngiltere ve Almanya’nın Protestan kısımları din dışı-dünyevi anlamında seküler kelimesini kullanır. Türkiye’de ise mevcut 300 yıldan beri süregelen batılılaşma hareketi kapsamında 2. Mahmut zamanında dünyevileşme ufak ufak başlamıştır. Sekülerizm ve dini sorgulama başlamıştır. Bir dünyevileşme hareketi olmuştur. Sosyal alanda pozitivizmden etkilenen A. Comte’çular türemiştir. Bazıları az da olsa İslam’ı sorumlu tutuyordu. Mustafa Kemal bizatihi İslam’ı değil Arap kültürüne dayanan İslam anlayışını sorumlu tutup, bu anlayışın Osmanlı’nın yedi düvel tarafından işgal edilmesine ve yıkılmasına sebep olduğu düşüncesindeydi. Öyleyse yapılması gereken bu dine akılcı yaklaşımdı. Sosyal hayatımızda, siyasetimizde, iktisadımızda, medeni hayatımızda vs. dini referans olarak almayalım. İnanç sistemi olması sebebiyle din yine sosyal hayatımızda bulunsun. Ama fert üzerinden dini referans olarak almayalım. Devletin işleyişini hiç almayalım. Diyanet işleri teşkilatı eski şeyhülislamlığın bir devamıdır aslında. Tabi zamana göre uyarlanmıştır fakat devletin içinde laikliğe uymayan bir din teşkilatı var. O halde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kurduğu cumhuriyetin felsefesinde din de var laiklik de var. Devlet laikçiliği var. Gerçek manasıyla kitapta yazan şekilde bir laiklik değil. Buna mecburdular o zaman. Gerçek laikliği uygulasalardı devlet tarafsız olacaktı, karışmayacaktı. Hristiyanlar kendi cemaatlerini kendileri kursun. Şimdi bu kadar bilinçlenmeden, bu kadar gelişmeden sonra bile Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldırsanız din merdiven altına iner, cemaatler birbirini boğazlar. Onun için devlet laikçiliği mecburidir. Hatta şöyle söyleyebiliriz Mustafa Kemal laik zihniyete sahiptir. Birçok kimsenin bilmediği konu laikliği devletin kanunlarına koymamıştır. Anayasaya laiklik 1937’de girdi. Tam Mustafa Kemal’in hastalığı sırasında İnönü koydu anayasaya. Mustafa Kemal’in uygulamaları laikçe olmasına rağmen anayasaya koymadı. Yani maksat din milletin yaşayışında, iktisadi hayatında olsun eğitiminde olsun hukukunda olsun siyasetinde olsun fakat referans kaynağı olmasın. Bunun sonucunda Protestanlığa benzer şekilde din, fertle Allah arasına girerek bir ferdileşme-sekülerleşme meydana geldi. Biz din sosyolojisinde bunun üzerinde çok dururuz. Dinin ferdileşme meselesi var. Dini hayat fertle üstün varlık arasında bir bağ olarak kalıyor ve ilahiyat yani dini sistem, dini düşünce, dini referanslar bir serbest piyasa ekonomisindeki gibi herkesin sunabildiği bir şey haline geliyor. Bundan dolayı tarikatlar mezhepler de çoğaltılabilir. Bu konuda din sosyologlarının kimisi kötümser kimisi iyimserdir. Kötümserler dinin sekülerleşmeye gideceği kanaatini taşırken iyimser olanlar ise dinin geleneksellikten, kurumsallıktan çıkıp ferdileştiğini düşünmektedirler. Demekki sekülerleşme dini hayatın, toplumla ferdin olma noktasında bir ayrım getirmiştir. Dini yok etmeniz mümkün değil. Hangi sosyolog olursa olsun Durkheim’den Marks’ına kadar dini yok edemez. Çünkü ne zaman bakımından, ne mekan bakımından dinsiz bir toplum yoktur. Şöyle veya böyle mutlaka din vardır. Din aynı zamanda kültürleşir. Kültürü yok etmek nasıl mümkün değilse din de yok edilemez. Bir toplumun dilini asimile edersek bu sefer yerine başka bir dil çıkar. Bir dini imha ettiniz diyelim yine din vardır. Dil gibi din de dünya döndükçe toplumlar ve insanlar var oldukça devam edecek bir şeydir. Din, siyaset ve iktisat diye üç alan var. İlk günden beri bu üçü beraber gider ama biri önde ikisi ona tabi olarak değişir. Önceleri din hakimdir iktisat ve siyaset ona tabidir. Ortaçağ’dan Merkantilist devreye geçtiğimiz zaman iktisat ön plana geçer, din ve siyaset ona tabi olur. Marks’ın yaşadığı döneme gelinceye kadar bu daha da barizleşir. İktisat ön planda, din ve siyaset onun kuyruğunda, ona tabi. Fakat 20.yüzyılın ortasından itibaren siyaset ön plana geçmiş din ve iktisat ona tabi olmuştur. Siyasetin önde olup dini kendine uydurmaya çalışması istismarları arttırmaktadır. Bazıları 21. Yüzyılın din çağı olacağını düşünmekte. Dinde biraz canlanma olur gibi oldu ancak canlanan din değil istismardır. Yani siyaset hala önde. Bu üçlü böyle rolleri değişerek birbirinin önüne geçerek tarih boyunca gidiyor. Türkiye’de sekülerleşme olduğu zaman iktisat ve siyaset öne geçmiş din ona tabi olmuş oluyor. Tabi bir de din alanına baskı ve zorlamayla din merdiven altına indi ve bu sefer karşımıza abuk subuk olarak çıktı . Şuculuk buculuk olarak çıktı ne yazık ki.

Yeni Ufuk: Hocam demin biraz değindiniz ama bilahare sormakta fayda görüyoruz “Sekülerleşme – Liberalleşme” ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz ?

Yümni Sezen: Şimdi sekülerleşme Fransız İhtilali’nden sonra Libarel Çağ’a denk düştüğü için dinden uzaklaşma, dini referans olarak almama olarak, aynı zamanda Fransız İhtilali’nden sonra gelişen “hürriyet”, burjuvazi ve liberal anlayışa paralel gelişiyor. Dolayısıyla sekülerleşme liberalizmi , liberalizm de sekülerleşmeyi beslemiş oluyor. Çünkü din, fertle Allah arasında olan bir şey haline gelince fert, dünya işlerine karışılmasını istemiyor. Fert “Ben inanıyorum, istediğimi yaparım.” diyor. Burada dünyevileşme ile ferdileşme sekülerleşmede ön planda. Sosyalizm bizim bölgemizde sadece Rusya ve Doğu Avrupa’da yaşandı ve sekülerleşme buralarda devletin zorlamasıyla, ideolojisiyle oldu. Yani tekamülle oluşmuş bir şey değil. Din ideolojinin emri altına girdi. Tabi dini eğitim de yoktu ancak ateizm dersleri vardı. Tehlikeli diye sosyoloji Rus müfredatında yoktu, okutulmadı üniversitelerde. Felsefe vardı ama Marksist felsefe vardı ve dine karşı bir ortam oluştu. Fakat bunun tabii bir seyir olmadığı, insan tabiatına uygun olmadığı en sonunda ortaya çıktı. 80 yıl sonra Sovyet enkazından milliyetçilik ve din daha da güçlenerek çıktı. Şimdi Rusya’da Ortodoks Kilisesi’nin onay vermediği hiçbir şey yapmıyorlar.

Yeni Ufuk: Hocam 3. sorumuz da şöyle olsun. Son zamanlarda daha moda bir tabirle İslam dininde sekülerleşme. Nasıl değerlendirirsiniz dini sekülerleşmeyi?

Yümni Sezen: Büyük bir sosyolog olan Max Weber modern kapitalizmi Protestanlığın doğurduğunu söyler. Protestanlıkta akılcılık var, kişi hürriyeti var, ferdi olarak din var. Bunlardan dolayı Ortodoksluktan ayrılır. Protestanlık millidir ve dünyevi olan tarafları da vardır. Almanya’da ise ibadetin Almanca yapılacağı fikri yaygınlaştı ama Papalık kurumuna da saygı duymaktaydılar. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların felsefesi de oradan etkileniyordu. Konudan konuya atlıyor olabiliriz ancak bunlar birbirleriyle bağlantılı. Reform yapılacaksa müessesenin içinden yapılmalı dışarından reform yapılamaz. Yani iktisadi hayatta bir devrim yapılacaksa bunu papazlar veya imamlar yapamaz, bunu doktorlar da yapamaz, bunu iktisatçılar yapar. Bizde Protestanlıktaki gibi bir reform yapılamazdı. En basitinden dinler çok farklı. İslam dininin sekülerleşmesi konusunda, buna sekülerleşme demeyelim bunu yanlış kullanıyorlar. Bunun söylememin sebebi din eğer evrensel bir dinse, ahret inancı varsa ne kadar bozulmuş-çürümüş olursa olsun dinin yarısı bu dünyaya aitse diğer yarsı öbür tarafa ait. Bunun gibi İslam dininin sekülerleşmesi değil de, Müslümanların dünyaya İslam’ın öngördüğü şekilde yeteri kadar değer vermeleri söz konusu olan. Dünyevi hayata önem vermeleri ve kalkınmaları manasında kullanılmıştır. Sekülerliği bu manada kullanıyorsan diyecek bir şey yok. Siyasallaşma ise İslam’a vurulmuş en büyük tokattır. Allah bize akıl vermiştir. “Allah zalim değildir.” Bu ayeti hiç unutmayalım. Ayrıca “Allah’, Resulüne ve sizden olan insanlara itaat edin.” Yani danışmak lazım, burnunun dikine gitmemek lazım. Aynı şekilde adil olmak gerekir. Devlet şeklini nasıl kurarsanız kurun. Devletin şekli zamana, yere ve çağa göre değişir. İslam’ın iktisat alanındaki ilkeleri kandırmanın, sömürmenin olmaması, paylaşımın olması. İslam’da baştan sona paylaşım var. Ondan sonra adalet olacak, kimse aç kalmayacak, dilenci olmayacak. Bir ülkede İslam uygulanıyorsa orada dilenci olmaz. Ülke çok zengin olmayacaksa bile dilenci olmaz. Bu sistem sosyalizm mi olur? Evet biraz sosyalisttir. Her sosyalizm Marksizm olmadığı için İslam’ın Marksizmle alakası yoktur. Peyami Safa’nın “Sosyalizm” diye kitabı var, içinde yüz çeşit sosyalizm anlatmış. Allah’a şükür milliyetçiyiz. Bir milliyetçi temelinde materyalizm olmayan sosyalist olmak zorundadır. Bir sosyalist de milliyetçi olmak zorundadır. Bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Yani liberal kapitalizmin İslam’la da milliyetçilikle de ilgisi yok. İslam toplumcudur. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” Bundan ala toplumculuk mu olur? İslam’da şehirli,

 

köylünün getirdiği ürünü satamaz, aracılık edemez. Bu şekilde komisyonculuk yok. Tüccar neyi satacak diye sorarsanız şehirlinin ürettiklerini satacak. Üretici ürünü beş liraya veriyor, tüketiciye gelene kadar otuz üç lira oluyor. İşte bu yasakla kapitalizm yok oluyor. Burada faizin yokluğu da çok önemli. Faiz haram, kaldırın faizi ortada liberal kapitalizmin zerresi kalmaz. Faiz kapitalizmin bel kemiği. Komünist olmayacaksın, toplumcu bir anlayışa sahip olmak gerek. Ferdi ezmeyen ve ferdi şımartıp da putlaştırmayan, devleti toplumun düzeni için güçlendiren bir sistem söz konusu. Cumhuriyet dönemindeki iktisadi uygulama Mustafa Kemal ve arkadaşlarının mucizesi değil ama yapılanlar çok yerinde olmuş. Materyalist-komünist olmayacağız tamam ama liberal kapitalist hiç olmayacağız. Peki ne olmak gerek? Bize yutturulan kapitalizm ve komünizm olmak üzere iki tane iktisadi sistem vardır. Böyle bir şey yok. İslam’ın getirdiği, anlattığı karma ekonomi var. Batı karma ekonomiye asırlar sonra ulaşmış. Atatürk karma ekonomiyle ferdin gücünün yetmediği şeyi devletin, ferdin yapabildiğini de ferdin yapabileceğini söyler. Bu sistem ferdin teşebbüssünü kaldırmıyor, yok etmiyor ama devletin gücünün olduğu yerde onun yapmasını ve her şeyi düzenlemesini istiyor. İslam’a ekonomik bakımdan en uygun sistem karma ekonomidir. Eğer iktisatçılar bu sistemden daha orijinalini iyisini bulurlarsa ona uyarız. Toplumcu olmayan milliyetçi biraz hamasidir, kulaktan dolmadır, duygudur, duygu da güzel tabi ama sistematik değildir. Milliyetçi olmak için toplumcu olmak gerekir. İslam da toplumcudur onun için benim kanaatim İslam, ırkçı olmayan milliyetçiliği destekler. İslam bunu destekler; çünkü şahsiyeti, kimliği teşekkül etmemiş bir varlığın Müslüman olması söz konusu olamaz. Gerek fert olarak gerek toplum olarak şahsiyet ve kimliğin oluşması gerekmektedir ki hem İslam’a hem insanlığa hizmet edilebilsin. Sosyolojik olarak insanlık kimliklerden müteşekkildir ve kültürel kimliği reddederek insanlığa varılmaz.

Yeni Ufuk: Hocam dördüncü sorumuz da şöyle olsun; siz bir Türk Milliyetçisi olarak, son zamanlarda daha çok duymaya başladığımız “Milliyetçiliğin Sekülerleşmesi” veya “Seküler Milliyetçilik” kavramlarını ve uyandırdığı anlam dünyasını biraz anlatır mısınız?

Yümni Sezen: Bakın dinde sekülerleşme gitmez ama milliyetçilikte gidebilir. Çünkü milliyetçilik milletle ilgili ve millet bu dünyaya ait bir form. Öbür dünyada millet yok. Bu dünyaya ait olan bir kavramda dünyevi olmak gerekir. Mesela iktisadi alanda zenginleşmeliyiz, insanların mutlu olması refahın artmasını gerektirir. Millete ait bir ideoloji olan milliyetçilikte elbette dünyevi alan ağır basar. Sadece dünyevi olmaması gerekir, manevi dünyası da olacak. Ne sadece manevi hayata saplanıp dünyayı ihmal edeceksin ne de maneviyatı ihmal edeceksin. Ama milliyetçilik bu dünyayla ilgili olduğu için bu noktada sekülerlik kavramı geçerli olabilir. Manevi alanın hiçbir zaman ihmal edilmemesi gerektiğini de unutmamak gerekir.

Yeni Ufuk: Biraz daha açmak gerekirse hocam siz seküler olan Türk milliyetçiliğini kabul eder misiniz?

Yümni Sezen: Dünyevi alana önem verilmesi gerektiğini söylüyoruz ama seküler Türk milliyetçiliği doğru bir tabir değil. Ahmet Arvasi Bey’in ilkelerini dikkate almak gerekir.

Yeni Ufuk: ‘Ümmetin birliği’ konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yümni Sezen: Toplumlar bir sürü değildir. Toplum, toplum şuurunu ve mekanizmasını taşıyan sosyolojik kurumdur. Topluma kademe kademe bakacak olursak karşımıza ilk aile çıkar. Aile ve millet arasında yabancılık yoktur. Aile ile millet arasında kültür bakımından, dil bakımından, inanç bakımından, manevi hayat bakımından aksamalar çok azdır. Genel çerçevede tam milletleşmiş bir grup ise, aşiretler nizamında değilse aileyle millet arasında yabancılık olmaz. Aile, millet, insanlık kavramları üzerinden düşünürsek aileden insanlığa millet gerçeğini görmeden geçemeyiz. Bir ülkenin sınırından çıktığınızda karşılaşacağınız başka bir kültürdür. Yani başka bir milletle karşılaşırsınız. Yaratıcı böyle yaratmıştır. İnsanların farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir. “Sizi bir erkek ve dişiden yarattık. Yine sizi şubeler ve kabileler haline koyduk. Çünkü birbirinizle tanışasınız, konuşasınız” diye. Yaratıcı böyle istemiştir. Bunlar tabiat kanunlarıdır. Sosyolojik kanunlara Allah’ın kanunları deriz biz. Bu farklılıkların olmadığı bir dünya düşünmek mümkün değil. Devletsizlik olacak, devletler kalkacak, tek bayrak olacak, hiç sınır kalmayacak bunlar ütopyadır. Bunun bir geçerliliği yoktur. Şimdi aile, millet, insanlık var dedik. Dinin ortaya koyduğu, görünen geniş bir grup var. Buna ümmet denir. Diyetlim ki elli tane İslam ülkesi var. Elli İslam toplumunun hepsi İslam ümmetini oluşturur. Bunların kültürleri farklı olabilir ama müşterek oldukları kalp birliği, iman birliği ve kıble birliği yani yön birliği, yönlenme birliği vardır. Ümmetin teşekkül edebilmesi için özellikle asrımızda millet şahsiyetlerinin teşekkül etmesi lazım. Mustafa Kemal’in halifeliği niye kaldırdığına da göz atmak gerekiyor. Mustafa Kemal Nutuk’ta diyor ki “İleride İslam milletleri bağımsızlığını kazandığında toplanıp bir halife seçerler. Ama bugün o günden çok uzaktayız.” Mustafa Kemal halifeliğe karşı değil. Atatürk bu sözü söylediğinde bütün İslam milletleri esaret altında. Sadece Türkiye bağımsızlığını yitirmemek için savaş veriyor. Maalesef bugün de çok uzaktayız. Mustafa Kemal zamanındaki bağımsızlığımız yok. Şimdi böyle olmadan ümmet ümmet demenin hiç bir anlamı yoktur. Endonezya’daki ile beni birleştiren kalp birliği vardır. Ama kültürlerimizi karıştırıp bir toplum haline gelmeyiz. Alışkanlıklarımız farklı, dillerimiz farklı. Biliyorsunuz ki peygamberimiz Bizans’a, Habeşistan’a, İran’a mektup yazarak onlara İslam’ı tebliğ etmiştir. Bunlardan bazıları da İslam dinini kabul etmiştir. Şimdi düşünün ki İslam‘ı kabul eden devletleri peygamberimiz, Hz. Ömer Araplaştırdı mı, başlarına Arap yönetici atadı mı? Arap kültürü, Arap devleti içerisindesiniz dedi mi? Bunu diyebilmek için insanın İslam’ı hiç anlamaması lazım. İşte o devirlerde Müslüman olan devletler kendi dilleriyle, kendi kültürleriyle ve kendi yöneticileriyle yönetilmişlerdir. Nitekim Umman Emiri, 2 kardeş İslam’dan evvel ülkelerini kendileri yönetiyorlardı geldiler dediler ki ” Biz yine kendi ülkemizi kendimiz yöneteceğiz.” Endonezya’dan Kuzey Afrika’nın ucuna kadar tüm İslam ümmetini tek bir bayrak altında toplanması siyasi birliktir. Önemli olan kalp birliğidir. Milli sınırları önemsemeyen, milli kültürü ve milli bütünlüğü reddeden bir ümmet anlayışı İslam’da yoktur.

Yeni Ufuk: Efendim son zamanlarda gerek Selahaddin Eyyubi ismiyle gerekse de geçtiğimiz aylarda kopartılan Ayn El Arap yaygaralarını Kürt etnisitesini milletleştirme, bu isimlerin uyandırdığı manalarla suni bir millet oluşturma çabası olarak görebilir miyiz? Bu durumu bir sosyolog olarak nasıl değerlendirirsiniz?

 

Yümni Sezen: Selahattin Eyyubi’nin kardeşinin adı Alper’dir. Türk adıdır. Bu şunu gösterir: Eğer Selahaddin Eyyubi Kürt ise bizim bilimsel tezimizin doğruluğunu, Kürtlerin Türk olduğunu gösterir. Orta Asya’da yapılan kazılarda ortaya çıkan bir taşın üzerinde “Kürt Beyi Alp Urungu” yazmaktadır. Macaristan’da Hunların içinde dahi Kürt boyları vardır. Kürtler sayısız Türk boyundan bir tanesidir. Ama bunun bilimsel kıymeti olduğu halde sosyolojik bir kıymeti yok. Sosyolojik kıymetinin olabilmesi kendine “Türk’üm” diyebilmesine bağlı. Kendisi ne derse desin bilimsel olarak Türk’tür. Selahaddin Eyyubi’nin Türk Hakanı olduğu babasının, kardeşlerinin adından belli. Mezopotamya bölgesi zaten Türk bölgesidir. Sümerce ile Türkçe arasında beş yüz sözcük ortak. İlk insan gruplarının konuştuğu sözcük sayısının yüz, en fazla iki yüz olduğunu düşünürseniz beş yüz oldukça fazla bir sayıdır. Biz bile bugün birkaç yüz sözcükle konuşuyoruz. Kürtler Orta Asya’dan bizden önce gelmişler. Selçuklular geldiğinde hiçbiri Müslüman da değildi. Benim tespit edebildiğim en az sekiz kavim Türkler sayesinde Müslüman olmuştur. Aydınlar Ocağı’nda Yusuf Türel diye Arnavut bir avukat vardı. “Türkler buralara gelmeseydi eğer bizler hala küfür içinde debeleniyor olacaktık. ” demişti. Kürtlerin Türk olmayışı bir sosyolojik kabuldür. Etnik farklılıklar uluslaşmanın önünde engel değildir. Dünyada altı bin küsur etnik grup var. Bunlardan bin tanesi Hindistan’da. Bunların her biri ayrı ayrı millet değil, bin tane millet yok orada. Bunlardan tek bir Hint milleti teşekkül etmiş. Milletleşmiş toplulukların hepsinde bir hayli etnik grup vardır. Hele bir imparatorluk safhasından geçmişse sayı oldukça artıyor. Sosyoloji “kurucu kültür” diye bir kavram getirmiştir. Bir kavmin kültürü diğerlerini etrafında toplamıştır. Afrika’nın ve Avustralya’nın içlerindeki kabile kültürleri hariç tek bir kültürden oluşan bir topluluk yoktur. Ama kurucu kültür bunları kendi hakimiyetinde, kendi kültürel bütünlüğü içerisinde, kendi felsefesi içinde birleştirmiştir ve onlar alt kültür olarak kalmış ve bir millet teşekkül etmiştir . Sosyolojide en küçük birim 100 senedir. Amerika’ya baktığınızda milletlerin yığıldığı bir yer görürsünüz. Portekizlisi, İspanyol’u, Alman’ı, Fransız’ı, İngiliz’i daha sonraları Türk’ü, Japon’u, Çinlisi vs. hepsi mevcut. İngiliz dili konuşulur, Protestanlık diğer mezheplere göre daha çok hakimdir. Amerika’da beyaz, Protestan, Anglosakson kültürü kurucu kültür olmuş. Her etnik grup millet olsaydı bugün altı bin tane millet olurdu. Her kavim millet olamamıştır. Bu o kavmin suçu değildir, millet olanların da meziyeti değildir. Tarih bu şekilde akmıştır. Bir kavim insanlığa büyük eserler vermişse, büyük kişiler yetiştirmişse, büyük bir medeniyet safhası geçirmişse bu kavmin millet olma şansı artmıştır. İmparatorluk olup parçalansa bile bu enkazdan mutlaka bir millet çıkıyor. Bu ideolojik bir yargı değil sosyolojik bir gerçek. Bu sınavları vermemiş, bu aşamalardan geçmemiş etnik gruplar mevcut olan milletlere katılmışlardır. Dünyada mevcut 50-60 millet içerisinde parayla, siyasetle, propagandayla yani suni olarak, zorlamayla millet olmuş topluluklar da vardır. Mesela Yahudiler hala kavimdir asla millet olamamışlardır. Millet olmanın vasıfları çok farklıdır. Millet olmanın vasıflarından biri de bünyesinde birçok etnik unsuru toplayabilmesidir. Yani farklı etnik unsurları bünyesinde toplayabilmişse, o zenginliği yaşayabilmişse, onları bir arada tutabilmiş hepsine kendi damgasını vurabilmişse, kendi çekirdek kültürünü onlara da kabul ettirebilmişse o kavim zaten millet olmuştur. Yoksa sadece etnik bir grup olarak kalır. O da başka bir millete katılır. O yüzden ne kadar etnik unsur varsa hepsi millet olmuş değildir. Şunu da söylemek gerekir ki siyasetin gücüyle, parayla, savaşla, propagandayla zorlama bir millet teşekkül edebilir. Millet olamamış binlerce etnik grup milletlere katılmıştır, bazıları o milletin içinde yok olmuşlardır. Bu bir asimilasyon değildir. Bugün asimilasyon olsaydı Kürt diye bir etnik unsur olmazdı. Kürtler müziğiyle, inanç sistemiyle, birçok gelenek ve görenekleriyle bizim bir parçamızdır. Dil problemi vardır ama o da bir dil değildir zaten, pazar dilidir. Yani kökten gelmiş değildir, yığılma bir dildir. Böyle dillerin başka bir örneği Akdeniz ülkelerine mahsus Esperanto dilidir. Fransızca, Almanca, Yunanca, İspanyolca, İtalyanca ve Kuzey Afrika dillerinden oluşmuş bir dil. Dediğimiz gibi Kürtçe de bir dil değildir, pazar bir dildir. Çünkü 8.350 sözcükten 350 tanesinin menşei tespit edilememiş, 8000 sözcüğün yüzde kırkından fazlası Türkçe, yüzde 20-30 arası Farsça, Arapça ve diğer dillerden yığılmadır. Her dil diğer dillerle etkileşim içerisinde bulunduğu için sözcük alıp verir ama Kürtçede tam bir yığılma söz konusudur. Dilbilgisi Farsçadır. Farsça bilen Kürtçeyi iki günde öğrenir.

Yeni Ufuk: Hocam bu bilgiler ışığında Güneydoğu Anadolu bölgemizde bir “Kürt milleti” inşa ediliyor diyebilir miyiz?

Yümni Sezen: Bu inşa etme süreci siyasi, ideolojik ve dış desteklidir. Biliyorsunuz Kürt Enstitüleri Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da başladı. Tüm maksat Türk milletini parçalamak, gücünü kırmak, güçsüz duruma düşürmek amacıyla yapılan çalışmalardır. İslam dünyasını zayıf kılmak, kendine gelmesini engellemek, Amerika’nın ulusal çıkarlarına uygun olup hayati bir meseledir. Ellerindeki kozlar şudur: mezhep savaşları, etnik kimlikleri uyandırmak ve onları uluslaştırmak. İlk önce bizi Anadolu’dan çıkarmaya çalıştılar ancak beceremediler. Sonraki adım ise bizleri Hristiyanlaştırmaya çalışmak oldu. Benim kanaatimce bu tehlike hala devam etmektedir. Cemaatin dinler arası diyalog faaliyetlerine de bu tehlike yüzünden karşı çıktık. Mezheplerin kışkırtılması konusunda da çok uyanık olmak zorundayız. Olası bir mezhep savaşı Kürt sorunundan çok daha fazla sorun teşkil eder.

Yeni Ufuk: Değerli bilgilerinizi bizlere sunduğunuz için çok teşekkür ederiz hocam.

Yümni Sezen: Ben teşekkür ederim.