Biz, Türk milliyetçileri olarak, barışı seviyoruz, istiyoruz ve bütün gönlümüzle özlüyoruz. Ancak, esefle belirtelim ki, tarih ve içinde yaşadığımız zaman, bize gösteriyor ki, savaş, inkar edilmesi mümkün olmayan ve ona hazır olmayanları kahredecek bir tarzda daima mevcut olmuştur.

Savaş aleyhine nutuklar çeken, kitaplar, romanlar yazan, filmler hazırlayan, en kudretli silahlara ve ordulara sahip olmak için yine milyarlar harcandığını müşahede ediyoruz. Dikkat ediniz <<yumuşama>> dan, <<barış>> tan, <<silahların sınırlandırılmasından>> en çok söz eden ülkeler, dünyayı bir anda berhava edecek korkunç silahlara sahip bulunuyorlar. Üstelik bu silahlanma yarışını sürdürmeye devam ederek daha korkunç ve daha <<etkili>> olanlarını keşfetmek için milyarlara milyarlar katmaktadırlar.

Bunun yanında savaşlar sayı ve nitelik itibari ile çoğalmakla kalmayıp gittikçe daha vahim ve dehşet verici bir hüviyet kazanmaktadır. 20. asır maalesef <<cihan harpleri>> yapmayı öğretti. Kanlı <<bloklaşma>> hareketleri bütün dünyayı içine aldı. Böylece süper güçler doğdu. Bu güçler bir diğerinden korktuğu için saldırı biçim ve taktikleri değişti. Ham madde pazarı durumunda bulunan ve mamul maddelere muhtaç fukara ülkeler, <<kara>> ve <<kızıl>> emperyalizmin oyunları ile <<iç savaşlara>> süreklenir oldu. Kapitalizm <<uluslararası şirketler>>, komünizm ise <<sınıf savaşları>> vasıtası ile fukara ve muhtaç ülkeleri sömürmenin veya paylaşmanın yolunu buldular. Istırapla belirtelim ki, bu tip savaşlarda Türk ve İslam dünyasının üçte ikisi ve bütün Afrika yenik düştü.

Biz, bir millet olarak, bu sahne karşısında üzülüyor ve barışı özlüyoruz, onun tesisi için çalışıyoruz. Bugün soydaşlarının ve dindaşlarının yarısından fazlası esir ve sömürge hayatı yaşayan, daha dün, vatanı istilâ edilmiş, milyonlarca insanı öldürülmüş ve kendi yurdunda <<İstiklâl Savaşı>> vermek zorunda kalmış, bu uğurda ırmaklar gibi kan, bulutlar, gibi gözyaşı akıtmış ve halen de açık ve gizli tertiplerle devleti ve milleti tehlikeye itilen bir millet olarak <<savaşın>> inkâr edilemez bir gerçek olduğunu ister istemez biliyoruz.

Öyle anlaşılıyor ki, savaş bir varolma kanunudur. Sun’i bir şey değildir. Tabiatın bağrında var… Savaşı kelebekler ve güvercinler bile yapıyor. Barış güzel şeydir; ama savaşın gerçekliğini inkâr etmeye yetmez. Barış devrelerini bile <<nitelik değiştirmiş savaş dönemleri>> olarak değerlendirenlere hak vermemek mümkün değildir. Bu sebepten, insanlık dünyasını paylaşmaya çalışan ve paylaşan süper devletlerin <<barış ve yumuşama>> sloganlarına inanılamaz.

Savaş, ayrı  milletler durumunda oluşumuzdan doğmaz, aksine savaşın doğurduğu tehlikelerden milletler halinde teşkilâtlanarak korunuruz. Güçlü bir millet olamazsak <<güçlü milletlere>> yem olacağımızı biliriz. Savaş yok edilecekse, bu, milletleri yok etmek biçiminde gerçekleşemez, bunun yolu, milletlere saygı olmalıdır. Milletleri yok etmenin adı <<barış>> değil, ancak <<savaş>> olabilir.

Unutmayalım, savaşın da, barışın da hem <<şereflisi>> hem <<şerefsizi>> vardır. Türk milliyetçileri, şerefli barışları ve savaşları hem yapar, hem de alkışlar.