Türk siyasî, içtimaî ve fikrî hayatının, bilhassa son iki yüzyılını meşgul eden, şu an dahi çözülememiş başlıca birtakım meseleler vardır. Bu yazıda, Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği seçkin şahsiyetlerden olan Oktay Sinanoğlu’ndan hareketle, bu yaralara, bir hayat hikâyesinden, diğer bir deyişle pratik bir örnekten çözümler istihraç edilmeye çalışılacaktır.

Teorik tartışmaların önemini küçümsememekle birlikte, teoriyi pratiğe bir türlü uygulayamamamızdan kaynaklı olarak, içinden çıkılmaz gözüken ve adeta bir kum fırtınasının tesiri gibi perspektifimizi daraltan pek çok problemin, kanaatimce, Oktay Sinanoğlu’nun ortaya koyduğu tecrübe (pratik) sayesinde esasen aşılabilir şeyler olduğunu müşahhas olarak görebiliriz.

Fikrimce, meselelerimizin kökünde yatan sebep, “tabiata hâkim olma” felsefesini kemale erdiren Batı’nın “değişmesi” ile “dünyaya tahakküm eden” bir hüviyetinin ortaya çıkması ve bizim de kaçınılmaz olarak bununla karşı karşıya gelmemizdir. Osmanlı’dan başlayan bu karşılaşmaya mukabil “bükülmeyen bilek öpülür” sözü muktezasınca başlayan “garplılaşma” serüvenimiz, bilindiği gibi Cumhuriyet İnkılâpları ile en sert hâlini almıştır. Ancak Batı dahi değişmeksizin sabit kalamazdır; nitekim özellikle İkinci Dünya Harbi sonrası Avrupa’nın içine düştüğü sefalete mukabil Amerika’nın zirveye tırmanması, bize bambaşka bir dünyanın kapılarını açmıştır. İşte tam da bu noktadan devam etmekle bir Türk dehâsı olan Sinanoğlu’nun hayatına bakmanın faydalı olacağını ümit ediyorum.

Oktay Sinanoğlu, 1935 yılında, babasının başkonsolos olması hasebiyle İtalya’nın Bari şehrinde doğar; İkinci Dünya Harbi başladıktan sonra, takriben beş buçuk yaşında Türkiye’ye döner. Babası Nüzhet Haşim Sinanoğlu’nu, yaşı çok geçmeden kaybeder. Annesi Rüveyde Karacabey ile Ankara’da yaşamaya devam eder. Annesi bazı tercüme işleri yapsa da babasının ölümünden sonra geçim sıkıntısı içine düşerler. Annesi Rüveyde Hanım, eşinin hizmetleri dolayısıyla küçük Oktay’ı parasız yatılı (meccani) olarak Türk Eğitim Derneği Yenişehir Lisesine yazdırır. Zekâsıyla daha birinci sınıftan hocalarına kendini fark ettirir. Okulunun kütüphanesinin bütün kitaplarını okur. Meraklı bir çocuk olarak evinde saatlerce deneyler yaptığı olur. Okulda görmeye başladığı 10 saatlik İngilizce dersi ile çat pat İngilizce öğrenmeye başlar; merakı o kadar kuvvetlidir ki, meselâ, ne olduğunu sonradan öğrendiği Oxford Üniversitesi’nin sonunda okutulan İnorganik Kimya kitabını o zamanlar okur. Bilhassa fizik, kimya, matematik, edebiyat derslerinde çok başarılıdır; her bir hocası, ileride kendisinin branşında ilerleme arzusunu Sinanoğlu’na ifade eder.

Oktay Sinanoğlu, olağanüstü bir zekâya sahiptir fakat aynı zamanda bu potansiyelini değerlendirebileceği bir okulda okumuştur; nitekim kendisinin ifade ettiği üzere, Atatürk’ün kapatılamayan bazı yabancı okullara karşılık “yabancı dilini Türk harsı, kültürü içinde öğrenmek” şiarı ile bizzat kurdurduğu bir lisededir.

Sinanoğlu’nun hayatının bu dönemi, daha sonraları olgunlaşacak fikirlerinin tohumu keyfiyetindedir. Sinanoğlu, İkinci Dünya Harbi sonrası Türkiye’nin yaşadığı köklü değişikliklere doğrudan tanık olmuş, esasen hayatı da bu değişiklikler dolayısıyla bambaşka bir tarafa doğru akmıştır. Mizzuri (Missouri) gemisi ile Türkiye’ye gelen Amerikan askerlerinin sokaklara doluşmasına, Türkiye’de Amerikan Askeri Karargâhının açılışına, Amerikan askerlerinin ülkeye girmesiyle vergisiz ve ucuz pazarların (px: post Exchange’ların) açılmasına, kiralık ev fiyatlarındaki artışa, askerlerin yaptıkları rezilliklere, naylona, “blue jean”a, dolmuşa kısacası Amerikan kültürünün her türlü müstekreh tarafının yayılmasına, diğer tabirle Amerikanlaşmaya, Sinanoğlu’nun kendi deyimi ile “Azmanlaşma”ya bizzat şahit olmuştur. Daha sonrası ikili anlaşmalar ile Amerikalıların girişine bilerek izin verildiğini söyleyen Sinanoğlu, o günlerde “Biz Kurtuluş Savaşı’nı bunun için mi yaptık, biz müstemleke memleketi miyiz?” diye serzenişlerde bulunur.

Sinanoğlu açısından hadise bununla da kalmaz; Atatürk’ün hedeflediği Cumhuriyet için yetişmesini arzuladığı nesilleri yetiştirecek Yenişehir Lisesi de Amerikanlaşmadan nasibini alacaktır. Okulun eğitim dili İngilizce olacak, Sinanoğlu Türkçe eğitim ile yetişen son mezun olacaktır. Nitekim Yenişehir Lisesinin ismi Ankara Koleji olur. İngiltere ve Amerika’dan 15 yabancı öğretmen gelir. Bütün bu yaşananları içine sindiremeyen Sinanoğlu, bir öğretmenin Hristiyanlık propagandası yapmaya başlaması neticesinde ilk isyanını da eder; öğretmenin karşılığı ise “size Amerikan yardımı yapıyoruz unutmayın” olur. O sıralar Türk Eğitim Derneği başkanı olan Mümtaz Tarhan, bu isyan üzerine Oktay Sinanoğlu’na “Biz sizi Amerika’ya göndermeye çalışıyoruz, siz isyan ediyorsunuz.” diye sitem eder. Dönemin kendi şartları içerisinde değerlendirdiğimizde, ümitsizliğin bu kadar yaygın olmadığı ve insanların kendi ülkelerinde gelecek tasavvur edebildikleri bir zamanda, aslında Sinanoğlu da Ankara Üniversitesi Kimya Bölümünde okumayı düşünmektedir. Haddizatında okulda aldığı eğitim ile kendisini Atatürk’ün yetiştirdiği birisi olarak gören Sinanoğlu, yaşananlar sebebiyle Amerika’ya “gıcık” olmaktadır fakat bir yakının “Sen git de bildiğini oku yoksa burada okuyamazsın.” tavsiyesi ile annesi ve kız kardeşinin maddi durumunu da göz önüne alarak Amerika’ya gitmeyi kabul eder; ancak kendisine Amerika’ya gidişini konuşmak üzere randevu veren M. Tarhan’ın odasındayken karşısındaki Türk Bayrağına ve çerçeve içerisindeki Atatürk resminden kendi yansımasına da bakarak içinden şöyle yemin eder:

“Gideceğim ve kısmetse orada söz sahibi olacağım, ondan sonra gelip o namussuzlarla burada uğraşacağım.” Ve devam eder: “O zaman anlamıştım ki burada kalırsam Amerika’nın kölesi olurum, oraya gidersem Amerika’nın efendisi olur, buraya gelip onlarla daha rahat mücadele ederim. Bunları düşünüp içimden yemin ettim ve tamam gidiyorum, dedim. Ve işte bizi gönderdiler.”

Aldığı eğitim ve bilgi seviyesi o kadar üst derecedir ki, misalen; Amerika’daki eğitimine başladığı Kaliforniya Üniversitesi’nde, o günün şartlarında gidişi biraz gecikerek sınav zamanına denk geldiğinden, hocasının dersine girmeden sınava girmesine dair itirazına rağmen sınava girer: Ve 100 alır. Başka sınavların notları da 98, 100 diye devam eder. Sinanoğlu böyle olabilmesinin sebebini lisede aldığı eğitime bağlar; sorulan soruların hepsini daha lisedeyken öğrenmiştir.

Sinanoğlu’nun bundan sonraki hayatı handiyse yazmakla bitmeyecek başarılar doludur; söz gelimi 4 farklı bilim alanında ciddi çalışmaları olmuş, en genç profesör unvanını almış, bir teorisi kendi ismiyle kitaplara girmiş, başta Avrupa olmak üzere dünyanın her yerinde konferanslar vererek kendi çalışmalarını anlatmıştır. Fakat Türkiye ile irtibatını hiçbir zaman koparmamış, devamlı olarak faaliyetlerde bulunmuş, sonraları Yıldız Teknik Üniversitesi’nde de öğretim üyeliği yapmıştır. Bu itibarla, yukarıdaki bilgileri yazarken istifade ettiğim, mülakat halinde hazırlanmış “Türk Aynştaynı” kitabını, Oktay Sinanoğlu’nun neredeyse bütün hayatının kendisinden dinleme gibi bir fırsata erişilebilmesi bakımından okunmasını tavsiye ediyorum. (Ben yazımın gayesi bakımından konuyu sınırlamak zorundayım.)

Oktay Sinanoğlu bir bilim adamı olmakla birlikte Türkiye’nin sorunlarına asla kayıtsız kalmamış, hususen Türkçe eğitim, bilim ve “küreselci”lerin oyunları hakkında; yazarak, anlatarak, TV programlarında konuşarak, bulduğu bütün mecralarda, kendisini asla halktan ayırmayarak, halktan biri olarak, Türk milletini aydınlatmaya çalışmış ve esasında yaşanılan müşkülatlara karşı mücadele ederek Türk insanında “bilinç” oluşturmaya çalışmıştır.

Yazının başlarında, Cumhuriyet İnkılâplarını garplılaşmanın en sert hâli olarak nitelemiştim. Bu inkılâplara karşı yapılan tenkitleri kolaylıkla ikiye ayırabileceğimizi düşünüyorum: Rasyonel zeminde, tartışılabilir olarak yapılanlar ile irrasyonel zeminde, daha çok tarihten kendisine hasım çıkarmak için yapılanlar. Bizde ekseriyetle, ikinci “tenkit” daha yaygın olmuş, hatta birincisi, ikincisindeki gaye lehine menfaat sağlamak için araç olarak da kullanılmıştır. Tenkit etmenin haricinde katı bir tutuculukla hareket edenleri de hesaba kattığımızda, yenilenme ve yanlışların düzeltilerek daha da iyiye gidilmesi pek de söz konusu olmamıştır. Oysa tarihî yargılamada, yargılamanın en temel ilkelerinden birisi olan savunma hakkı ihlal edildiğinden, diğer deyişle tarihteki kişilerin kendisini savunma imkânları artık bulunmadığından, eksik yargılama neticesinde kurulan hüküm de hatalı olacaktır. Ayet-i kerimede geçen “Hüküm yalnız Allah’ındır.” sözünün bir hikmeti de burada aranmalıdır zannederim. Bu bakımdan tarihin anlaşılarak yarına dair ne söylenebileceği esas olandır. Öyle düşünüyorum ki Oktay Sinanoğlu, tarihle kavgalı olmak bir kenara Türk tarihini bir bütün olarak benimseyerek, batılılaşma, dolayısıyla medeniyet noktasında yapılan tenkitleri de kendi şahsında aşmış olan kişidir. Sözgelimi 15-16 yaşlarında kendi milli enstrümanını soruşturarak neticede bir yakınlarından saz çalmayı öğrenmiş ve bütün hayatı boyunca bağını koparmamıştır. Tasavvufa ilgi duymuş, öyle ki yer yer “Bunları ben yapmadım, Allah üfledi öyle oldu.”(1) diyecek kadar tasavvufun hayatında yeri olmuştur. Daima “bilim+gönül” düsturu ile hareket etmiş, gençlerin bilim için matematiğe, gönül için ise Türkçeye yönelmelerini arzu ve tavsiye etmiştir.  Gönlümüzün bize yön verdiğini, gönülsüz akılın dünyada örneklerini gördüğümüz vahşi birer kapitalizme dönüştüğünü ifade etmiştir. Bu bakımdan Sinanoğlu Türk milletinden ümitlidir; ona göre aklı gönlün isteğine göre yönlendirebileceğimiz bir medeniyete mensubuzdur. Oktay Sinanoğlu, gönül kelimesinin Batı dillerinde karşılığı olmadığını ifade ederek, -tarihi bir yorum olarak- medeniyetin Asya’dan yavaş yavaş Avrupa’ya doğru aktığını söyler. Nitekim Oktay Sinanoğlu kendi başarılarını dahi sahip olduğu kültüre ve medeniyete dayandırır; binlerce yıldır süzülmüş bir gelenek sayesinde başarılı olabildiğini ifade eder. Kısaca Oktay Sinanoğlu’nda, kendi ifadesiyle üç aşk birlikte bulunmaktadır: Bilim aşkı, Millet aşkı ve Allah aşkı.

Oktay Sinanoğlu’nun esas mücadelesi İngilizce eğitim ile olmuştur. Ona göre toplumun gönlü dildir (lisandır). Dolayısıyla dilini kaybeden gönlünü kaybeder. Oysa Türkçenin matematik gibi bir yapısı vardır; Türkçe bilim yapılmaya en müsait dillerden birisidir. Oktay Sinanoğlu’na göre ana okullara kadar düşen İngilizce eğitim ile yeni nesillere 300-400 kelimelik “tarzanca” öğretilmekte, böylece kafalar sömürgeleştirilmekte ve düşünemez nesiller oluşturulmaktadır. Nitekim insan, esas olarak hâkim olduğu dil ile tefekkür edebilir; dile hâkim olmakla düşüncede derinleşmek arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Artık dilimize pelesenk olmuş “kaç yıldır İngilizce görüyor, hâlâ konuşmayı bilmiyor” nev’inden sözler, kanaatimce kendi dilini doğru ve düzgün bilmemekten kaynaklanmaktadır. Bu şartlar muvacehesinde, Oktay Sinanoğlu’na göre güç; yumuşak ve sert olmak üzere ikiye ayrılır. Sert güç, fiziki olandır; mesela bir ülkenin doğrudan işgali sert bir güçtür. Oysa yumuşak güçte işgal hissettirerek değil kafaların sömürgeleştirmesi ile olur. İnsanları kendi kültürlerinden koparmak yumuşak güçtür. Meselâ bilhassa 1970’lerde gazetelerde kasıtlı olarak İngilizce ilan verilmeye başlandığını ifade eden Sinanoğlu, dünyada tek hâkim dilin İngilizce olduğuna dair yumuşak güç unsurlarının kullanıldığına örnekler verir. Oktay Sinanoğlu’na göre eğitimin İngilizce olması ihanettir; bilimin gelişmesi araştırma ruhuyla, akıl ve gönlün birlikteliği ile doğar. Ona göre böyle bir eğitimle ancak düşünemeyen, muhakeme edemeyen insanlar yaratılır; ezber ve test usulü ile cehaletin de ötesinde kafası çalışmayan insanlar oluşur. Nitekim bir konu, eğer Türkçe olarak çok iyi anlaşılmışsa, bunu yabancı terimlerle öğrenmek 3 günlük iştir diyen ve bunun çat pat İngilizce ile de olacağına söyleyen -kendisi de Amerika’da bunu bizzat tecrübe etmiş olan- Sinanoğlu, bilimin evrensel olduğu iddiasının da bir kandırmaca olduğunu, bilime hedefler çizenlerin belli kişiler olduğundan araştırmaların da buna göre şekillendiğini ifade eder. Bu bakımdan “Yumuşak güçle fethedilmiş ülkede kurtuluş savaşı da yumuşak güçle olur.

Oktay Sinanoğlu’na göre Türk insanının en büyük sorunlarından birisi aşağılık duygusuna kapılması ve kendisine güvenmemesidir. Meselâ Türk öğrencilerine ders anlatırken, bir sonuca doğru giderken öğrencilerin zaman zaman “Batı’da bunu düşünmüşlerdir.” diye tefekkürü kestiklerine şahit olur; hâlbuki Oktay Sinanoğlu düşünce bağlamında Batı’nın efendisi olmuş birisidir, dolayısıyla Batı dedikleri bir anlamda karşılarındadır. Sinanoğlu, kısaca, kendimize güvenmemiz hâlinde başarılı olacağımıza inanmaktadır.

Oktay Sinanoğlu bilim dilinin Türkçe olması için hayatı boyunca mücadele etmiştir. Basit bir örnek verilmesi gerekirse Türkiye’de davet edildiği üniversitelerdeki konuşmalarda, herkesin Türk olmasına rağmen İngilizce konuşmasını “anlayamamış”, kendisi konferanslarını Türkçe yapmış, buna kızarıp bozaranlar dahi olmuştur. Hem devlet adamları hem de iş adamları tarafından devamlı olarak yüzüne karşı takdir edilmiştir, ancak iş icraata gelince önüne devamlı olarak engeller çıkarılmıştır.

Hiç şüphesiz, gerek ilmi çalışmaları ile gerek tevazusu ve insanlığıyla gerekse kendi toplumuna bakışı bakımından Oktay Sinanoğlu Cumhuriyetin yetiştirdiği en büyük insanlardan birisidir. Gerçi bazen ll. Abdülhamid 33 yılda hiçbir toprak kaybetmemiştir gibi “moda” teknik hatalara düşebiliyor veya son derece derinliksiz ve sathî bir bakış açısıyla “sağ-sol” olayları deyip geçebiliyordu. Fakat Türkiye’ye ve Türk milletine olan hizmetlerini hesaba kattığımızda bazı “teknik” hataları devede kulak kalıyor diyebiliriz.

Oktay Sinanoğlu, bundan 3 yıl 1 ay evvel, yani 19 Nisan 2015 tarihinde yaşama gözlerini yumdu; fakat inanıyoruz ki hayatı devam ediyor, sadece terk-i diyar eyledi. Ruhu Şâd olsun. Fark edileceği üzere, bu yazıda anlatmak istediklerim benim Sinanoğlu’ndan anladıklarımın bir kısmı oldu. Oktay Sinanoğlu’nu anlamak için en iyi yol hiç şüphesiz kendi kitaplarına müracaat etmek olacaktır. Nitekim Oktay Sinanoğlu’nu hangi gözle okunursa o gözle bir şeyler kazanılacaktır; öğrenci, bilim adamı, siyasetçi, tarihçi vs. hangi gözle bakılırsa oradan birtakım hususlar istihraç edilecektir. Bu büyük adama Allah’tan rahmet dilerken, son olarak, Oktay Sinanoğlu’nun kendi sözleri ile yazımı hitama erdirmek istiyorum:

“…Türkler, en az on bin yıllık tarihleri boyunca bir ataya, öndere bağlı olmuşlar, büyük önderler çıktığında büyük işler başarmışlardır. Batı’nın kültür mühendisleri Türkün bu ata özlemini iyi biliyor. Arada bir, bir ‘baba’ gönderiyor. Gerçek ata, Atatürk’te olduğu gibi vatanın, milletin bağrından çıkar, milletine dayanarak, güvenerek ülkesini kurtarır. Vatanı, milleti için her fedakârlığı hazır bir taban gerekiyor. Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş, kafası gönlü karıştırılmış, birbirine düşen kesimler, dışa bağımlı sahte aydınlar, ekmek parasını yabancıdan bekleyen, ufak çıkarlar hesabı içinde vatanın geleceğini düşünmeyen, daha da acısı vurdumduymazlaşmış kalabalıklar oluşturulmuştur. Bu durumda gerçek bir önder çıkabilse bile başarılı olması ihtimali azdır. Şimdi yapılacak iş, hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına, bilinçlenmesine, vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına önayak olmaktır. Türkiye’yi tekrar Kuvayı Milliye ruhu, Atatürk ruhu kurtaracaktır.”(2)

DİPNOTLAR VE KAYNAKÇA:

(1) Diline ve gönlüne sahip çık | Oktay Sinanoğlu | TEDxIhlasCollegeED

(URL: https://www.youtube.com/watch?v=aqTCpMfm-fQ )

(2) Oktay Sinanoğlu, Türk Aynştaynı, s. 404

– Oktay Sinanoğlu, Türk Aynştaynı, İstanbul, Bilim+Gönül Yayınları, 2011

– Oktay Sinanoğlu, Adam, İstanbul, Bilim+Gönül Yayınları, 2015