Her geçen gün takvimden bir yaprak dökülürken dünya düzeninde de yılların getirdiği bir değişiklik gözlenmektedir. Dünya milletler arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir savaş alanıdır. Değişen düzen savaş alanlarını da farklı mecralara taşımakta gecikmemiştir. Dün top, tüfek ve kılıçla kazanılan zaferler bugün bir siber saldırının ganimeti olabilmektedir. Cephede ne yaptığını cephe gerisinden tahmin etmek psikolojik savaş tekniklerini uygulamaktaki hünerlerle doğru orantılıdır. Muharebe sahasında sıkılan kurşunun yerini söz ve propaganda almış, milletler kozlarını kitle iletişim araçları, beyazperde, moda gibi çağdaş hamlelerle birbirlerini kültürel egemenlik sahaları içine çekerek kendilerine benzetmek, bir nebze olsun asimile ederek yönetmek gayretindedirler. Türk milliyetçilerinin birçoğu hala kavga için Kızılay’a kadar koşmaktan yorulmazken vardıkları yerde kimseyi bulamamanın hüznünü yaşarken gördükleriyle şaşıracaklardır. Çünkü artık kavga sahası değişmiş vuruşma alanı zihinler ve onun ürettikleriyle kitleleri şekillendirmek olmuştur. Bu maksatla Türk milliyetçilerinin elit kadrosunun bildiği psikolojik savaş konusunu camiamızın tüm üyelerine tanıtarak daha geniş kitlelerce bilinmesini sağlamak için kaleme sığındık. Dilimizin döndüğünce okurlarımızda merak uyandırmak, güncel olayları bir de bu yandan değerlendirerek Türkçülerin gerçek gündemini belirlemelerine katkı sunmak istiyorum.

Düşman saldırmak istediği bölgelere asker çıkarmak, ekonomik kaynak ayırmak yerine bölgede var olan insan kaynağını kendine göre şekillendirmeye çalışır yani onu kendine benzeterek mankurtlaştırma siyaseti güder. Bu sayede kendi gücünden bir şey eksilmezken karşı taraftan da hamle şansını arttırıcı piyonlar elde eder. Oyunu kuralına göre oynamayı bilmeyen rakiplerin şah-mat olması kolaydır. Bazen iyi oyuncular hamle sayısını uzun tutarak daha fazla puan elde edebilecek ataklar gerçekleştirir, karşı tarafın hasta adam olarak oyuna devam etmesi, ipinin çekileceği zamanı beklemeye başlaması karşı tarafın zihinsel gücünün yarattığı öğrenilmiş çaresizliktir. Pekiyi düşman nerede ve hangi koşullarda saldırıyı beklemektedir? Bu sorunun cevabı ne şimdi ne de sonradır. Bu harpte zamanın dışına çıkılarak her vakit ve her koşul aslında savaşın getirdiği bir gerçektir. İnsanın yürürken gölgesini fark etmemesi gibi her anında yanında sanki onun bedeninin bir parçasıymış gibi hareket ederken bir yandan da ondan çok uzak bir yerlerden kopup gelen fırtınayı andırır. Sessizlikle gelen bu fırtına bütünden ısırdığı parçalardan sonra bir kemik yığını bırakıp giderken kimse bunun nasıl olduğunu anlamamaktadır. Psikolojik savaşın esası propaganda yoluyla düşmanı kendisi gibi ya da kendisinin yararına düşünmesini ve ona göre hareket etmesini sağlamaktır. Her zaman uyanık olmayı gerektiren bu harbin karşı tepki geliştirme yollarıyla mücadelesi yapılmalı bunun içinde yetişmiş elemanların ihtiyaç duyulmaktadır. Sadece yetişmiş elemanlar vasıtasıyla toplumun karşı hamlelerle düşmana karşı savunması gerçekleştirilebilir ancak bu yine kurtarıcı bekleme psikolojisinin bir getirisi olacaktır. Toplumsal refleksleri gelişmiş milletlerin kalıcı tepkiler vermesi değerlerine olan bağlılıkları, birbirlerine olan güvenleri gibi sayısı artırılabilecek niteliklerin yanında belki de en önemlisi bilinçli olarak okuma kültürünün sorgulayan beyinlerce icra edilmesidir.

Kültür değişmeleri uzun zaman içinde gerçekleşebilecek bir olgudur. Bunun kim tarafından ve hangi amaçla yönetildiği psikolojik savaşın en büyük silahlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle medya aracılığıyla yoğrulmuş bir gençliğin oluşması, uzun vadede istenildiği gibi hareket eden bir toplum görünümüne bürünmeyi getirdi. Hafızamızı biraz geriye doğru saralım ve Türkiye’nin fırtınalı yıllarından bir kesiti aklımıza getirelim. İdealler olan ve bu uğurda ilerlemeye çalışan bir neslin sağ ve sol olarak bölünmesinin ardından ortaya çıkan kaos ortamı, yangın yerine dönmüş bir zamanda zamana kelepçe vuran bir darbe… Darbenin ardından kaybedilen bir nesil ve yeniden şekillendirilmeye çalışılan kuşaklar. İdeolojik kaygıların üzerinden tarafsız olarak bakmaya çalıştığımızda görebileceğimiz bir gerçektir ki ülküleri alınan gençliğe verilen üç şey vardı: spor, moda, cinsellik. Türkiye’nin genç nüfusu dikkate alındığında akıllıca bir hamleydi bu. Midesini düşünen ekonomik insanlar yaratılarak ideolojik savaş sahasını boşaltıp emperyalizmin önünde durabilecek bir yapı bırakmamak… Bu durumdan henüz çıkılabilmiş midir bunun münazarasını vicdanlarınıza bırakıyorum.

ABD yarattığı popüler kültürle kendisini gibi olan toplumlar dizayn etmeye çalışmaktadır. Bunu yaparken hem kurtarıcı olarak görünmek hem de yaptığı saldırıları meşrulaştırmak istemektedir. Söylemi ise hiç değişmez bazen demokrasi getirirken bazen insan haklarından dem vurur, kimi zaman azınlık haklarının korunması kimi zaman insanca yaşanılan koşulların meydana getirilmesi için istediği meydanı kendisine hedef seçer ve her yol mubahtır. Sinema filmlerinden tutun da yayınlanan her kitapta bir mesaj verilerek hedefe giden yol kısaltılmaya çalışılır. Karşı hamle geliştiremeyenler için aslanın pençesinden kurtulmak gibi bir düşünce ne yazık ki oluşamayacaktır. Düşmanın nasıl taarruz edildiği biliniyorsa onu aynı alandan vurmak gerekir. Örneğin bir sinema filmiyle uluslararası kamuoyunu kendi lehine çevirmek istediği konuyu işlerken yalan ve iftiraları sanki gerçekmiş gibi yansıtmışlarsa karşı hamle gecikmeden aynı silahla verilmelidir. ABD yıllardır Türkiye’yi Ermeni soykırımını tanırım ha demekle tehdit eder, yazılıp çizilenlerle bu yol hep açık tutulur. Bir zamanlar Mavi Kitap adını verdikleri bir propaganda ürünü vardı Ermenilerin. Böylelikle katliam olarak nitelendirdikleri olayın dünyaca tanınmasına yönelik çalıştılar hala da çalışıyorlar. bu konuda birçok akademisyenimizin karşı hamlesi gecikmedi hala da mücadele edilir. Bakın bu psikolojik harp tekniğini nasıl işlemişler birlikte görelim. Mavi Kitap’ın yazarı Toynbee yıllar sonra yaptığı bir itirafta niyetlerini apaçık belli ederek İngilizlerin ABD’yi İttifak grubunda değil İtilaf grubunda görmek istemeleriyle birlikte savaşa girmesi için kendi halkını ikna etmek üzere bu hassas konuda Ermenilerin tezlerine yönelik bir çalışma yapıldığını anlatır. Almanlar, Rusya’da ordunun Yahudi halka karşı işlediği vahşet suçlarının getireceği olumsuz havaya karşı, karşı tarafı da aynı durumda bırakmak için Türk vahşeti diye adlandırdıkları olayları Almanlara ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na karşı kullanabilirdi.(1) Bu mantık ile Mavi Kitap hazırlanmıştı ve ABD İtilaf’ın yanında savaşa girmişti. Buradaki örnekte psikolojik savaşın birçok unsurunu görüyoruz. Devletler istediklerini yapmak için halkı ikna etmede bir araç olarak kullanabildikleri propagandayı aynı zamanda kamuoyu oluşturmak için kullanabiliyorlar. Toynbee gibi dünyada bilinen bir tarihçinin bu işte kullanılması da tanıdık gösterme yoluyla propagandanın gücüne güç katmıştır. Yabancı gözüyle bu kitaba baktığımızda, üst düzey bir diplomatın hatıraları okur tarafından çok güvenilir bir eser olarak değerlendirilebilir bu sayede yarattığı etki de artacaktır. ABD Vietnam’a girerken de halk desteğini almaya çalışmıştı tıpkı günümüzde demokrasi ve özgürlük getirmeye çalıştığı gibi.

Sürekli somut örnekler üzerinden gitmememiz yanlış bir intiba uyandırmasın. Gözle görülemeyen malzemelerde bu savaşın bir aracı olarak kullanılabilir. Bu ise genellikle fikirler ve değerler üzerinden yıpratma yoluyla yapılır. Değersizleştirmek, mevcut durumundan daha abartılı ya da daha değersiz göstermek, karalamak ve aşağılamak ya da gereğinden fazla yüceltmek de birer propaganda olabilir. Çoğu zaman dost ve güler yüzlü simalar üzerinden halka iletilen mesajlar bilmeden de olsa birçok insanın bu harpte düşman lehine çalışmasına yol açmaktadır. Bilindik bir örnekle düşüncemizi somutlaştırmaya çalışalım. Dünyada hızla devam eden millet bağının yıpratılması aile, din gibi kutsalların değersizleştirmesine yönelik çalışmalar hız kesmeden devam ediyor ve başarılı oldukları da her geçen gün daha da belirginleşti. Aile kurumu milletimizin müstesna yapılarından biridir. Buraya doğrudan bir saldırının cevapsız kalmayacağını bilen karanlık eller medya ve diziler aracılığıyla odamıza kadar girip sanki bizdenmiş gibi görünerek bizden olmayan şeyleri yine kendi elimizle almamıza sebep oluyor. Gen nüfus oranından faydalanılarak lüks ve gösterişle birlikte tüketim çılgınlığı pompalanırken, cinsellik hemen hemen her yapımın içinde olmazsa olmazlardan biri olarak görülüyor. Bir bölümde aşkı için uğruna ölümü göze alan delikanlı iki bölüm sonra başka birisi içinde aynı şevk ile ölümlere atlayabiliyor. Ya da toplumun kesinlikle doğru bulmadığı bir olayda mağdur tarafın intikam alması için duygusal boyutuna o kadar çok eğiliyorlar ki kimin haklı kimin haksız olduğu bir süre sonra birbirine karışıyor. Saldırganların toplum vicdanında hapsedildiği bir ortamda bunların meydana gelmesi ilk bakışta olanaksız gibi görünse de durum hiç de öyle değil.

Kaldırımda yürüdüğünüz insanlara daha dikkatli bakmanızı öneririm. Kim bilir belki içlerinden biri günün birinde fenomen olup toplum dizaynında bilmeden de olsa çalışacak birer işçidir. Sıfırdan zirveye taşımak artık çocuk oyuncağı haline geldi. Gerçekte vasat olanların birer bilim güneşi ya da büyük bir sanatçı gibi sunulması düşünenler üzerinde birer oyundur. Amerika insanların zihinlerinde egemenlik kurmak isteyen bir devlet olarak yürütücü gücünü de buradan alır. Amerikan popüler kültürünün diğer milletler üzerinde yayılması demek Amerika’ya olan ilgi ve sempatinin de yayılması demek olduğunda hâkimiyet alanının zihinlerle genişlemesi demektir. ‘‘Amerikan popüler kültürü, milyonlarca kimsenin hem sevdiği hem tiksindiği, ama severek tiksindiği çağdaş intikam tanrıçası’’(2) olduğu gerçeğini akıllardan çıkartmamak ve asıl amacına odaklanmak gerektiğini düşünüyorum. Düşünen, sorgulayan ve ülküleri olan insanlardan midesini düşünen ekonomik insan oluşturmak ve onu popüler kültürle beslemek için oynanan bir tiyatroya da benzetebiliriz bunu. ‘’Sanal şöhretler, değerler ve şanlar; faziletli ve onurlu değerlerin üzerini çarşaf gibi örter. Bireyler kendilerine sunulanlarla yetinmedikleri takdirde bir anda tepeden tavana yuvarlanmış olduklarını görebilirler. Vasatlığı ve sıradanlığı reddedenlerin ayakta kalması neredeyse imkânsız hale gelir.’’(3) Operasyon sahasını biraz daha genişletelim. Toplumda yaşanan olumsuz olaylardan yararlanarak demagojilerle yeni korkular üreterek birbirini sevmeyen, birbirine güvenmeyen bir toplum oluşturmak milletin çözülmesini hızlandırır. Ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetleri, haksız yere öldürülen insanlar, devletin ileri gelenlerinden bazılarının yaptığı hatalar ve bunlara karşı yaptırımdan bulunulmadığını gören insanların maruz kaldığı psikolojik boşluğu doldurmak için öne sürülen bir hamle bireycilik ve dünya vatandaşlığı. Toplumda birbirinin haklarına saygı gösterilmediğini gören bireylerin kendini koruma dürtüsüyle birlikte kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarının üstünde tutmak isteyecektir. Bu da toplumcu bir ahlaka sahip olan milletimizin çözülmesini artıracaktır. Birey insan bu yönüyle milletinden kopuk yaşayacağı zaman dilimi içerisinde olabildiğince fazla hazdan yararlanmak ve acılardan kaçmak isteyen insanı insanın kurdu olarak gören bir zihin yapısıyla askerlik gibi toplum için fedakârlığı ön plana çıkartan mesleklerin de değersiz olduğunu söylemekten geri kalmayacaktır. Birlikte yaşamak için sebep göremeyen insanlar birlikte yaşamak için çaba da sarf etmeyecek ve diğer milletler için kolay bir yem olarak görülecektir. Adalet duygusunun varlığını ahlakın her alanı kapsadığını ve üstünlerin hukuku yerine hukukun üstünlüğünü gören bireyler kişiliklerine değer verirken toplumcu bir tavırla hareket etmekten geri durmazlar. Bilirler ki o bu toplumun bir artığı değil bilakis bir parçasıdır.

Propagandalar yapılırken tekrar sayısı oranında başarının getirisi de artmaktadır. Türkiye’nin doğusu ve güneydoğusu başta olmak üzere yaşadığı terör tehlikesinin yoğunlaştığı zamanlarda televizyon kanallarında askerlik ile ilgili birçok dizinin yayınlandığına şahit oluruz. Bunun toplumun kenetlenmesi için bir avantaj olarak görmek doğaldır lakin farklı bir yönüne de değinmekte fayda görüyorum. İçi boş ve hamaset yüklü söylemler bir süre sonra tam tersi bir etkiyle sahibine geri döner. Olur, olmaz yerde epik bir dil kullanmak bir süre sonra vatan millet Sakarya gibi alaycı bir dille karşılaşmaya neden olabilir. İçinin boşaltılmadığı kavramlarla sorunların üstüne yürünmesi elbette çözümünde kolaylık sağlar. Örneğin terör saldırılarına maruz kalan illerimizde bağımsız bir Kürt devleti kurdurmayacağız demek başka şeydir, bu uğurda siyasi partiler kurulmasını görmek ve onların anayasal bir hak olarak varlığını sürdürdüğünü görmek ama müdahale etmemek farklı bir şeydir. İkisi için aynı dili kullandığınızda bir süre sonra birlik ve beraberlik yaratmak için aşınmış bir dile dönüşür. Kimine göre demokratik bir hak olan başkası için vatan hainliği olarak görülebilir. Toplumsal ayrışmanın derecesini yükseltmek birbirlerine öfke ile bakan halklar yaratmaktır ki bunun da birçok nedeni olduğunu bilmek psikolojik savaş için kaşınması gereken birçok ölü hücrenin canlanması için çalışılacağını haber verir. Balık hafızalı olmak propagandanın amacına ulaşmasında başlı başına istenilen bir durumdur. Hafızasızlık karşısında savunmasız olan bir toplum yaratmak için gündem sürekli değiştirilerek asıl gündemden uzaklaştırılmaya çalışılır. Türkiye’nin yıllardır bedel ödediği bu coğrafyada yaşanan olaylar ve yaşatanlar unutulmamalıdır. Bu alanda yetkin isimleri kulak vermek yararlı olacağından bir örnekle beraber bir de kitap önerisinde bulunmuş olalım. ‘’Haberlerin sunuluş biçiminde gözlerden kaçmayan nokta ise terörle ‘eskiden yapılmayan‘ bu ‘yeni mücadelenin’ şimdiye kadar ki en ‘kararlı’ ve ‘etkili’ biçimi olduğuna yapılan vurgu’’(4) devam eden satırlarda ‘‘PKK’nın yenildiği, gündemden çıktığı veya faaliyetlerinin en alt seviyeye düşürüldüğü gerçeği, ‘hafızasızlık’ karşısında siyasi polemiklere kurban edilmiştir.’’(5) İfadeleri oldukça dikkat çekicidir. Yaşanılanların siyasi boyutu siyaset bilimcilerin yorumunu gerektirdiğinden bizim ilgilendiğimiz nokta propagandanın söylem kısmıdır, tarihe düşülen notlardır.

Türk milliyetçileri olarak bizler gerçek gündemimizi belirlerken ülkemize ve milletimize yöneltilen saldırıların engelleyicisi olmak sorumluluğunu üzerimizde hissediyorsak bizi yavaşlatan polemiklerden arınmalı gerçek savaşın içinde dünyayı ve Türkiye’yi daha iyi anlamaya çalışmalıyız. Başkaları tarafından barbar, cahil, olarak bilinmek sadece güvenlik konularında akla gelmemiz bize biçilen bir elbisedir. Bize biçilmeye çalışılan kıyafetlerin hepsi Türkçülerin reflekslerini kırmaya yöneliktir. Uyanık olmak tarihe karşı bir sorumluluğumuz olduğu kadar çağımızın Türklerine yüklenmiş bir görevdir. Yazımızın amacı birkaç örnekle tarihten bugüne yenilenerek gelen bu savaş alanını sizlere bir nebze olsun tanıtmaktı. Merak uyandırdıysak ne mutlu bizlere. Ne mutlu Türküm diyene…

 

(1)Mehmet Mert Çam, Bir Asırlık Kan Davası(1915-2015) Tehcir ve Propaganda, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2015, s.36

(2)Prof.Dr. Özcan Yeniçeri, Millî Bilinç Nasıl Kırılır?, Kripto Yayınları,Ankara 2017,s.31

(3)Prof.Dr.Özcan Yeniçeri, Millî Bilinç Nasıl Kırılır?,Kripto Yayınları,Ankara,2017,s.28

(4)İkbâl Vurucu, PKK Terörü Neden Bitmez?, Aygan Yayıncılık,İstanbul,2015,s.46

(5)a.g.e, s.47