Bu nesile çoğu kişi faşist, çoğu kişi kafatasçı, çoğu kişi hayalperest, genel olarak ise Türkeş’çi diyor. Biz o çoğu kişilere bakmayacağız ve net bir şekilde diyeceğiz ki o nesil milletleri için canlarını ortaya koyan yani aksiyoner Türk milliyetçiliğinin gereklerini tam manasıyla yerine getiren Ülkücü bir nesildi. Üniversite kampüslerinde, kuytu köşe kaldırımlarında, hak yolunda, hakikat yolunda şehit olan bir nesildi. Ferdi menfaatlerini külliyen geri plana atan, yaşam merkezlerine ise Türk milletini koyan ve milletin menfaatine uygun bir şekilde hareket eden milli şuuru yerinde, ahlaklı bir nesildi. Birde o nesli şekillendiren bir mimar vardı. Dönem olarak baktığımızda milli şuurdan yoksun, milli kültürden bihaber, dış güçlerin uşağı olmaya meyilli bir nesil vardı. Ama bahsettiğimiz mimar bir Başbuğ misali ortaya çıkarak o fertlerde yozlaşmış kültürü ve milli şuuru bizzat memleketin köşe bucak her kesiminden Türk gencini tek sancak altında toplayarak bıkmadan, usanmadan Türk tarihini, Türk kültürünü, öğretti ve idrak ettirdi. Bir nesli yeniden şekillendiren o mimara, bahsettiğimiz nesil mimar değil ‘’Başbuğ’’ diyeceklerdir.  Peki, bu bahsettiğimiz milletperver nesil hangi nesil? Kim bunlar?  Bu sorulara cevap arıyorsak bende derim ki o nesli viski kokulu sokak kaldırımlarının köşe başlarında, pavyon, meyhane işleten mafya kostümü giymiş rezillerin zihninde değil; tozlu raflardaki siyah-beyaz fotoğraflarda, meydanlarda yazdıkları destanlarda veya üstatların sigara dumanı kokmuş ve gözyaşı damlaları ile nemlenmiş sırlı mısralarında bulabiliriz. Üstat Dilaver Cebeci’nin;

‘’O çocuklar birer birer gittiler…
Soylu sevda türküleri dudaklarında,
Saclarında kurt nefesi rüzgârlar,
O çocuklar birer birer gittiler…”

Mısralarında ortada mahvedilen bir neslin olduğunu anlamakta güçlük çekmiyoruz. Üstat Abdürrahim Karakoç’un;

“Ülkü demek makam, mevki, taç değil,

Ülkü demek totem, sembol, haç değil
Kul icadı kof ilkeler hiç değil,
Bir güzel ülküdür gönül verdiğim.”

Mısralarına bakınca ise o hayalleri ve gençlikleri mahvedilen neslin ne güzel hedefleri olduğunu, ne temiz hayallerinin bulunduğunu, Ülkülerinin menfi sapkınlıklardan ziyade, milli mevzulara nasıl yatkın olduğunu bir kere daha idrak ediyoruz. Peki, nesil demişken acaba bu nesil Akif’in;

“Asım’ın nesli… Diyordum ya… Nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek”

Mısralarında ki Asım’ın nesli olabilir mi? Kesinlikle. Ama Akif’in değindiği nesil biraz farklı bir nesil. Farklılıktan kastımız gerek şartlar olarak gerekse mücadele yöntemleri olarak. Şöyle ki, Akif’in şiirinde ithaf ettiği nesil; Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Sarıkamış’ta ayağında yırtık çarık, üzerinde yamalı parka, elinde ya atar ya atmaz bir tüfek ile emperyalist güçlerle mücadele eden bir nesil idi. Bizim bahsini açtığımız nesil ise aynı dedenin torunları olarak 2. Dünya savaşının sona ermesi ile Soğuk Savaş’ın yani cephe gerisi savaşların başlamasıyla kendilerine Türk Milliyetçiliği fikir sisteminden teçhizat donanımını sağlayan bir nesildi. O nesil fikrini ne kadar milli kaynaklardan almış olsa da maalesef suçlamalara maruz kalmıştır. Tarihin seyri çok geçmeden tecellisini göstererek her seferinde yaptığı suçlamasını Akif’in değindiği kahraman, fedakâr nesile de yapmıştır. Kahraman Enver Paşa’nın peşinde Kafkaslarda cenk eden mücahitlere; ‘’Bir hayalperest’in peşinde ölmeye gittiler’’ diyerek hayalperestlik ile suçladılar. Halkın kendi arasında teşkilatlanarak Başbuğ Mustafa Kemal’in emrinde Anadolu’da Kuva-yi Milliye birlikleri adı altında milli mücadelenin kahramanlarına ise kraldan kralcı dalkavuklar Devlet-i Ebed-Müddet’in vatan haini olarak isimlendirdiler. Görüyoruz ki her dönemde de bedel ödeyen kahramanlar hep suçlamalara uğramıştır. Bizim bahsettiğimiz nesli adlandıracak olursak ki önemli olan bizim nereden baktığımız olduğu için bu nesle başında değindiğimiz gibi kimileri faşist dedi kimileri kafatasçı ama biz diyoruz ki o nesil “Ülkücü Hareketti.” Birde bu neslin yani Ülkücü hareketin filizlenmesinde büyük emeği olan ve o neslin ‘’Başbuğ’’ diye tabir ettiği bir adam vardı. O adam öyle büyük adamdı ki bahsettiğimiz neslin her ferdine Evlatlarım diyerek kucak açardı. İşte o büyük adam ise Alparslan Türkeş’ti. Çoğu kesiminde Ülkücülere Türkeş’çi demesinin sebebi de buydu. Bu nesil Başbuğlarının emrinde yıllarca mücadele ederken; ölümle yüzleştiler yılmadılar, darbeyle karşılaştılar teslim olmadılar, yani bu nesil öyle bir nesil ki sıfır imkân ile neler yapılabileceğini milli fikrimize karşı ne kadar fikir varsa bir tokat misalince yüzlerine çarpmışlardır. Ülkücü hareket çoğunluğun azınlığa üstün gelir düşüncesine yüz tutmadan; teşkilatlı azınlık teşkilatsız çoğunluğu alt eder düsturunu benimseyerek Başbuğlarının emrinde gerek illerde gerekse taşrada teşkilatlanmaya başlamışlardı. Bu konuda yani teşkilatlanma konusunda tarihimizin canlı örneklerine baktığımız vakit bu anlayışın doğru olduğunu fark etmekte güçlük çekmiyoruz. Ülkücü hareket il ve ilçelerde teşkilatlar kurmaya devam ediyor ve memleketin her kesiminden vatandaşa kucak açıyordu. Fakat teşkilat başkanlığına seçilen kişiler en fazla iki ay görevde kalabiliyorlardı. İki aya kalmaz komünist militanlar tarafından ya pusuya düşürülüyorlardı ya da parti binalarına yapılan baskılarda şehit oluyorlardı. Bu yaşanan olayların ardından teşkilat başkanları her şehit edildiğinde her ne pahasına olursa olsun yerine bir başkası getiriliyordu. Çoğu fedakâr teşkilat sorumlusu ise il ya da ilçe başkanlığının başına getirecek adam bulamayınca “Benim evladım bu fâni hayatta canını elbette hakka teslim edecek. Fakat bu şerefli mücadele yolunda şahadet şerbetini içebilirse bende en derin bahtiyarlığı tatmış olurum.” diyerek kendi öz evlatlarını teşkilat başlarına getirerek feda edebiliyorlardı. İste bu nesli, yani milletleri için kendi evlatlarından vazgeçebilecek bir nesli mahvettiler. O nesil Başbuğ Alparslan Türkeş Beyefendi’nin “Cesaret, yüreklilik, atılganlık olmayan hiçbir dava başarıya ulaşamaz” sözlerine kulak vererek başarıya ulaşmak için her türlü cesaretliliği ve atılganlığı yapmıştı.
O neslin büyük hayalleri vardı. Daha doğrusu hayal değil hedefleri vardı. Türk milletinin ebedi bekasını temin edip, dünya coğrafyasında ne kadar esir Türk var ise onları refaha erdirip, büyük Turan ülkesini kurup, Kızıl Elma ülküsünü gerçekleştirmekti. O nesil inandıkları dava için gereken her şeyi yaptı ve hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı. O efsane nesil hiçbir zaman günümüzde Camide kırmızı elma satarak büyük Kızıl Elma mefkûresini gerçekleştireceklerini sananlar gibi boş eylemlerde bulunmadılar. Bizzat o kavga günlerinde gerek fikri, gerek fiziki her türlü mücadeleyi verdiler. İşte hedefleri böyle temiz, böyle hak olan bir nesli mahvettiler. Hem de vatanın öz evlatlarını birbirine kırdırarak. Peki, kimdi öz kardeşleri birbirine kırdıranlar? Bu yaşanan olayların failleri kimdi? Her gün meydanlarda veya öğrenim alanlarında onlarca memleket evladı ölüyordu. Mevzuyu şöyle açıklığa getirmeliyiz ki o dönemlerde yani 1970-1980 yılları öncesi ve sonrasında dünyada iki büyük kutup vardı. Biri Amerika Birleşik Devletleri diğeri ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği [SSCB]. O nesli harekete geçiren en büyük faktörlerden biri bu iki kutuptan Sovyetler Birliğinin esareti altında bunan şuan mevcut durumda bağımsız olan Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Türkmenistan gibi Türk Cumhuriyetlerinin bulunması idi. Bu nedenle Alparslan Türkeş her gittiği yerde, her yaptığı konuşmada ve her verdiği seminerde esir Türkleri anmadan o ortamı terk etmez idi. Zaman ilerledikçe ise Sovyetler Birliği’nin yamyam iştahı kabarmış Türkiye Cumhuriyeti topraklarını da sosyalist rejim ile birliğine dahil etmeye yeltenmişti. Böylelikle Sovyetlerin sıcak denizlere inme politikaları başarı ile sonuçlanıp oradan da Suriye, Filistin gibi Ortadoğu ülkelerinin topraklarını ele geçireceklerdi. Bir nevi Sovyetler zengin yeraltı kaynaklarını ele geçirip, yerleşik halkı köle haline getirerek Amerika karşısında dünyanın süper gücü haline gelmek istemişti. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi 2. Dünya savaşının ardından silah ile toprak işgali sona ermiş, topyekûn harp rafa kalkmıştı. Artık ideolojilerle ve bilinçaltı operasyonlar ile topraklar kansız ele geçiriliyordu. Bu yüzdendir ki Sovyetler Birliği, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaklaşık 36 tane terör örgütü kurmuştur. Bu örgütlerin çoğu siyasi partiler vesilesi ile büyük yükseliş göstermiş ve sözleri geçer hale gelmişti. Örnek verecek olursak Mustafa Kemal’in zeminini Türk milliyetçiliği fikri ile kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi gün geliyor Bülent Ecevit döneminde sol örgütlerin meskeni haline geliyor. Sayın Ecevit’in şahsına hiçbir söylevde bulunamam fakat kendisi sol örgütlerin kuklası haline gelmiş ve memleketin öz evlatlarına çok rezillikler çektirmiştir. Her şeye rağmen “Ne Amerika, ne Rusya, ne Çin; her şey Türklük için, Türk’e göre, Türk tarafından” diyen bir nesil ortaya çıkarak tüm oyunları bozmuş ve infilak etmiştir. Tabii ki de her şeyin bir bedeli vardır. Bu mücadelenin bedeli de çok ağır oldu. Fakat tüm dünya milletleri gördü ki Anadolu’nun yiğit delikanlıları sıfır imkân ile Türk Milliyetçilerinin yüreklerindeki iman ve inanç güçleri ile neler yapabileceklerini göstermişlerdi. O kavga günlerinde Ülkücüler, mermi atacak silah bulamaz iken, komünist sol örgüt militanlarına Rusya’dan ve çeşitli ülkelerden Bulgaristan yolu ile akrep olarak nitelendirilen ve otuz iki mermi alan makineli tüfekler, patlayıcı maddeler vb. materyaller temin ediliyordu. O temin edilen barutlu silahlar ile ise 3600’e aşkın Ülkücü şehit edildi. Ama bu kadar ölümün ve zulmün ardından yılmadan, yıkılmadan Başbuğlarının “Hepiniz birer Türk Bayrağısınız. Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin” buyruğu ile alınları ak, başları dik şekilde bu savaştan zafer ile bahtiyarlığa erdiler. Ama bu zaferin ardından dinci geçinen dinsiz ve yobaz zihniyet hâlâ daha Türk Ülkücülerine dinsiz, faşist, kafatasçı gibi söylemlerde bulunuyorlardı. Ama bilmiyorlar ki o Ülkücü neslin sadece ibadet esnasında ve Camilerde 150’ye yakın verdiği şehit vardır. O dönemde komünistler sabah ezanını okumak için camiye giden imamlara ezan okumayacaksınız ve namaz kıldırmayacaksınız diye döverek tehdit ediyorlardı. Böyle olunca da Ülkücü gençler mahalle mahalle seferber olup imamları güvenlik çemberine alarak her vakit camiye getirip götürüyorlardı. Böyle olunca da illaki çatışmalar çıkıyordu. Çünkü birileri ezanı susturup, bayrağı indirmek isterken Ülkücüler onlara engel oluyorlardı. Ve bu engellemenin sonucunda ise çatışmalar ve kanlı biten eylemler gerçekleşiyordu. Bu yaşanan olaylar gerçekten çok acı olaylar. Daha dün beraber sohbet edip, çay içtiğin veya yan yana saf tutarak namaz kıldığın kişiler ertesi gün satılmış zihniyetlerin peşine takılarak sana namlu doğrultabiliyordu hatta çok delikanlı ise vurup öldürebiliyordu. Sizlere çok acı olan bu hadiselerden bir tanesini paylaşmak istiyorum. Hem de bu acı olayı bizzat yaşamış ve görmüş olan bir dava adamının ağzından sizlere aktaracağım. Bahsettiğim kıymetli büyüğüm ile bir sohbetimizde kendisine onların yaşadığı dönemde yani yazımızın başından beri bahsettiğimiz o efsane neslin, efsane kahramanlarından biraz bahsetmesini istediğim zaman bir ah çekip anlatmaya başlamıştı. Kendisi Ülkücü hareketin her döneminde vazife başında görevini icra etmiş, milleti için ailesinden, evlatlarından ve en çokta kendisinden fedakârlık etmiş, uzun bir dönem ise ailesinden, sevdiklerinden verdiği mücadele uğruna kaçak ömür sürmüş, taş medreseli, Yusufiyeli; Mahmut Yaraş beyefendidir. Yaşanan olaya gelince; O dönemde Mahmut amcamız Sivas’ta ikametgâh etmektedir. Yaşadıkları ev ise Sivas’ta bulunan Eğitim Endüstrisi ile yan yanadır. Bulundukları mahallede ise sol görüşe sahip bir bakkal vardır. Bakkal sahibi ekmek veya yemeklik bir şeyler almaya gelen Ülkücü öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamadan azarlayıp kovarmış. Ama mahalle sakinlerinden ‘’Kezban Al’’ isimli bir hanımefendi her seferinde saç üzerinde bazlama yapıp Ülkücü öğrencilere gönderirmiş. Durum böyle olunca bir gün Ramazan ayı olması hasebiyle Mahmut amcamızın eşi Ayşe Yaraş ‘’Akşam iftara çocukları çağır da yemeği beraber yiyelim.’’ Diyerek Mahmut amcamızdan Ülkücü öğrencilerden tanış olanları çağırmasını ister. Tabii ki garibanlık var. Bir bulgur pilavı, bir de kuru fasulye pişirip iki, üç tanede soğan dilimleyerek akşama sofra hazırlanır. Mahmut amcamız akşam yemeğine yani iftara öğrenciler içerisinden Hayrettin Ulubay ve beraberindeki 3-5 arkadaşını davet etmiştir. Yemek yenilip dualar edildikten sonra Hayrettin Ulubay Mahmut amcamızdan ve eşi Ayşe Yaraş’tan bir rica da bulunur. Hayrettin Ulubay ve arkadaşları Ramazan ayında olunması vesilesi ile Kadir gecesine kadar Kuran-ı Kerim’i hatim etmek istemektedir. Komünistlerin camilerdeki ve öğrencilerin ellerindeki Kuran’ı Kerim’leri yakıp attıklarından ellerinde hiç Kuran-ı Kerim kalmamıştır. Onun için Ayşe ablalarından ve Mahmut ağabeylerinden birkaç tane Kuran-ı Kerim istemektedirler. Yaraş ailesinde ise üç tane Kuran-ı Kerim bulunmaktadır. Komşulardan isteyip, bulup buluşturup 8-10 tane toplamışlardı. Hemen ardından Hayrettin Ulubay ve arkadaşları Mahmut ağabeylerine ve Ayşe ablalarına ne kadar bahtiyar olduklarını ve ne kadar teşekkür etseler az olacağını ifade etmeye çalışıyorlardır. Aradan zaman geçer Hayrettin Ulubay ve arkadaşları Kuran-ı Kerim’i hatim ederler. Akıllarında da şöyle bir plan vardır; Hatim ettikleri Kuran-ı Kerim’leri Hayrettin Ulubay’ın da memleketi olan Sivas Divriği’de bulunan tarihi Ulu Camii’ne bağış yapmak. Hayrettin ve arkadaşları hatimi tamamladıkları için hemen tarihi Camiye doğru yol alırlar. Her birinde temiz duygular, her birinde vazifenin başarı ile sonuçlanmasının verdiği gurur. Buram buram tarih kokan Ulu Camiye derin bir nefes alarak girerler. Oradaki imam ile görüşürlerken bir kaç el silah sesi ve cam kırılma sesi duyulur. Hemen ardından ise Camii’nin içerisine ucu ateşlenmiş fitilli bir bomba atılır. Bunu gören Hayrettin Ulubay derhal bombanın üzerine atılır ve bombayı eliyle kaptığı gibi dışarıya fırlatır. Hemen ardından bombayı geri atmamaları için kendisini dışarıya atar. Ve dışarıya kendisini attığı vakit komünist militanlar etrafını sararak Hayrettin Ulubay’ın vücudundan 19 defa bıçaklayarak oracıkta şehit ederler. Ve Hayrettin Ulubay’ı şehit eden militanlar arasında dönemin CHP Sivas milletvekillerinden birinin kardeşinin de bulunduğu söyleniyor. Mahmut amcamız yaşanan bu olayı anlatırken ve en çok da son bölümünü anlatırken gözleri yaşarmış ve çok duygulanmıştı. Ve olayı yaşarcasına anlattıktan sonra şunları söylemişti bana “Ben bu olayı her anlattığımda Hayrettin gelir gözümün önüne o masum yüzü hiç çıkmaz aklımdan.” Bu sözlerden sonra zaten insanın yıkılmaması elde değil. Görüyoruz ki o nesil ülküdaşlarına zarar gelmemesi için bombanın önüne kendilerini atıp 19 defa bıçak darbesi alabilecek kadar yürekli ve cesaretli idi. İşte o nesil, milletleri için Cami avlusunda şehit olan Hayrettin Ulubay gibi yiğitlerin harman olduğu bir nesildi. Ceza evinde başında takkesi ile namaz kıldığı için darbeci askerler tarafından tüfek dipçiği ile aldığı darbeler yüzünden yerde kıvrana kıvrana acı çekerken Ceza Evi yönetimi tarafından hastaneye tahliye edilmeyerek Mamak’ın soğuk zindanlarında günlerce acı çekerek şehit edilen Hüseyin Kurumahmutoğlu’nun her akla geldiğinde o neslin inandıkları ve iman ettikleri mukaddes değerler uğruna nasıl çileler çektiğini anlıyoruz. Doğum yapmak üzere olan eşinin yanına giderken komünist militanların çapraz ateşine maruz kalarak 27 kurşun ile şehit edilen Alaattin Gündüz’ün ise şehit edildiği gün bir oğlunun olduğu ve oğlunun adının Alaattin konulduğunu ifade ederken o neslin bir ölüp bin dirilen bir nesil olduğunu da anlamakta güçlük çekmiyoruz. Eğitim gördüğü fakültenin bodrum katında komünist militanlar tarafından vücudu jiletlerle delik deşik edilerek, her ayıldığında saatlerce demir sopalarla dövülerek ve en sonunda da ciğerlerine pompa ile hava basılmak suretiyle patlamadık yerin kalmamasıyla okulun 3. katından sözde Önkuzu’yu kurtarmaya gelen ve günlerce okulun etrafında hiçbir şey yapmadan gezinen polislerin ayaklarının dibine atılarak şehit edilen ve cenazesinde kırılmadık kemiğinin, patlamadık yerinin kalmadığı için kanının kefenini al renge boyamış yani resmen bayraklaştırmış olan masum yüzünde Anadolu’nun berrak sedası bulunan Dursun Önkuzu’nun ise Türk milletinin bekası için verilen mücadelede ne kadar çilelerin çekildiğinin birer göstergesidir. Ve yine aynı şekilde mahallesinde sıkıştırılarak önce dişlerinin kerpeten yardımı ile sökülerek üzerine asit döküldükten sonra defalarca bıçaklanarak ve akabinde yakılarak şehit edilen Ali Çetin’in sırf vatanını ve milletini sevdiği için nelere maruz kaldığını gördükçe gerçekten de o neslin menfaatsizce milletine âşık bir nesil olduğunu görüyoruz. Cengiz Baktemur’un ise 12 Eylül mahkemelerinde idamla yargılanırken kararnamesinin idam ile sonuçlanmasının ardından darağacına ölümü zindanlara esir edercesine ve ölümü korkuturcasına gitmesi, sonrasında ise ilmiği boynuna tebessüm ederek geçirmesi o neslin korkusuzluğunu hiç şüphesiz ifade etmektedir. Cellâtlarından helallik isteyen Selçuk Duracık ve Halil Esendağ ise o neslin nasıl iman dolu bir göğüs taşıdığını, Selçuk ve Halil’i darağacına götüren imamlarının ağzından net bir kanıt ile görebiliriz. Selçuk Duracık ve Halil Esendağ’ı darağacına götüren imam Kazım hoca idamlar sona erdikten sonra şunları söyler; “Daha önce solculardan da sehpaya götürdüğüm oldu. Fakat onlar Allah’a, dine söverken bu iki imanlı genç benden helallik istedi. Eğer bana hiç evliya gördün mü diye sorarlarsa Halil ve Selçuk’u gördüm diyeceğim” demektedir. Burada da görüyoruz ki o nesil inançları ve imanları ile diktatörlerin imamlığını yapmış kişilerin bile gönlüne taht kurmuş bir nesildi. Üç ayda yolsuzluk ve kaçakçılığı sıfıra indiren, görevi sona erdikten sonra ise mal varlığı yerinde olmasına rağmen ve o varlık içinde rahat edeceği yerde davası için mücadeleye son vermeden MHP Genel Başkan Yardımcılığı görevi ile mücadelesini devam ettiren geçtiğimiz mayıs ayında ise bu yolsuzluk ve adaletsizlik ile dolu dönemlerde özlem ile andığımız Türk siyasetinin namusu Gün Sazak ise bir akşam eve eşi ile birlikte giderken eşinin gözleri önünde Dev-Sol militanları tarafından kurşunlanarak şehit edilmesi ise o neslin her türlü menfi zenginliği bir kenara atıp Türk milletti için mücadelede sınır tanımayan bir nesil olduğunu görüyoruz. Kısacası o nesil milletlerinin ve devletlerinin bekası için merminin üzerine koşan, idam sehpasına gülerek ve cesaretle giden, kendi Devletleri tarafından darbe yiyip devletlerine küsmeyen ve henüz genç yaşlarında meydanlarda Faşizm’in, Komünizm’in, Siyonizm’in, Kapitalizm’in ve ne kadar Emperyalist güçlerin maşasını tutan zihniyetler topluluğu varsa onların uykularını kaçıran bir nesildi. Kısacası özetleyecek olursak o nesil milletleri için gençliklerinin baharında bir kavganın içerisine girdi. O kavga iman ile küfrün kavgasıydı. Ülkücü hareket ne kadar kayıp vermişse de bu kavgadan galip ve muzaffer ayrılmıştır. Amma velâkin o nesil ne kadar galip olmuş bir nesilse de üstüne vurgulayarak söylemeliyiz ki o nesil mahvedilen bir nesildir. Ülkücü hareket “Rus askerine selam dur Türk askerini arkadan vur” diyen Sovyet uşağı komünist zihniyete karşı savaştığı için devletini ele geçiren askeri cuntacı diktatörler tarafından cezaevi hücrelerinde 150’ye aşkın Ülkücü yapılan işkenceler neticesi ile ya vefat etmiş ya akli dengesini kaybetmiş ya da sakat bırakılarak tekerlekli sandalye üzerinde çileli bir ömre tabii tutulmuştur. Yine aynı nesil milletlerine olan vazife borçlarını öderler iken meydanlarda, üniversitelerde veya sokak köşelerinde 3600’e aşkın şehit vermiştir. Ve her biri şehit olmadan önce şu inancı benimsiyorlardı; ‘’Vatanımın ha ekmeğini, aşını yemişim, ha uğruna bir kurşun yemişim’’ Şimdi kimileri diyecektir ki; ‘’Kurşunu yiyip öldüler de ne oldu?’’ Veya ‘’Ölenler öldü öldükleriyle kaldılar’’ yine aynı şekilde ‘’Sakat kalanlar sakat kaldıklarıyla kaldılar.’’ Evet bu soruları veya bilinçsiz aptalca ifadeleri kullananlar olacaktır. Bende onlara diyeceğim ki; Efendiler bugün topraklarımızda bunca zevk düşkünü, vaktini diskolarda veya barlarda tüketen, cebindeki son parasını meze parası olarak harcayan, menfaati için ailesinden ve en çokta milletinden taviz veren, tarihine ve atalarına söven bir gençlik ortada var iken, her şeye, hepsine inat bir şehit geldiğinde ay yıldızlı tabutun başında sağ eliyle bozkurt kaldıran, sol eliyle ise şanlı bayrağımızı hiç indirmeyen az da olsa bir gençlik yapılanması var ise bunlar o neslin yani Ülkücü Hareket’in toprağa verdiği şehitleri sayesindedir. Ve yine her şeye rağmen Ülkücü hareket bedel ödeneceği esnada hep ön saflarda olmuş fakat mükâfat için sıraya geçildiğinde ise dalkavukluk edip önlere geçmek isteyenlere inat takdiri milletlerine bırakıp en büyük mükâfatın Allah’tan geleceğine inanarak Allah rızası için milletlerine siper olmuştur.

Yazımızın başında demiştik ki bu nesile kimileri kafatasçı kimileri dinsiz kimileri ise hayalperest diyordu. Bu yazımızı okuduktan sonra o neslin nasıl bir nesil olduğunu, asıl kafatasçının kendi taptıkları diktatörlerin olduğunu, yobazlığı ile dinlerini yaşadıklarını zannedenlerin ise başlarındaki sarık ile zihniyetlerini bağlamış dinsizler topluluğu olduğunu, Türk milletini halt edip esaretleri altına alacaklarını zannedenlerin ise aptal bir hayalperestler zümresi olduğunu açıklığa getirdiğimizi düşünüyorum. Sanki bir destandan kopup gelmiş o nesli kelimelerle ifade etmek her babayiğidin harcı olmadığı için dilimiz döndükçe ve kalemimiz yazdığınca ifade etmeye çalıştık. Ve bundan sonrada etmeye devam edeceğiz. Ömrümüz yettiğince şehitlerimizin ruhu ile ‘’Dökülen kan, alınan can bizim. Kahrolsun Liberal Kapitalizm” demeye devam edeceğiz. Son olarak ise adını anamadığımız ve kahramanlıklarını ifade edemediğimiz daha binlerce fedakâr şehit veya hala daha mücadele veren dava adamları var. Yüce Allah o efsane nesilden ve o nesli yetiştirip Türk Milletine hibe eden Alparslan Türkeş’ten razı olsun. Bizler ne kadar o dönem de yaşamamış olsak da o neslin destanlaşmış kahramanlıklarıyla büyüdük ve onların mücadele azimleri ile davamızı tebcil ettik bu yüzden bu mısralar Ülkücü Hareketin bizim nazarımızda nasıl bir nesil olduğunu ifade edecektir. Lakin yazımızın kapanışını o nesli şekillendiren birçok eğitimcinin de eğitimcisi diyebileceğimiz üstat Dilaver Cebeci’nin de ‘’Dündar Ağam’’ diye ifade ettiği Dündar Taşer’in o nesil hakkındaki sözleri ile yapmak isterim. Dündar Taşer’in bu sözleri hem o neslin hem de yıllar geçse de o neslin mücadelesini devam ettirerek mücadele vermiş, veren, verecek olan tüm aksiyoner Türk Milliyetçilerinin yani Ülkücülerin tanımını en net ve en kesif açıklamasını yapmaktadır.

‘’Ülkücüler serttirler ama odun gibi değil, elmas gibi pırıl pırıl. Türkiye’nin her yerinde varlığını duyuran bu gençlere biz bozkurtlar demiştik. Halk, komandolar dedi. Komandolar ipeğe sarılmış çeliktir.’’