Yüzyılların birikimiyle üretilen kelimeler anlamlarını ataların mirası olarak saklayıp bir hazine gibi önümüze serperken onları modern zamanın ağzında dilden dile dolaşması popüler bir film yıldızı gibi önce parlatıp sonra perdenin arkasına itmektedir. Zamanın hızlı akışı içinde kelimeler bir o yana bir bu yana savrulup sele kapılmış giderken çarptığı her kıyıda anlamından biraz daha kopmakta, vardığı son durakta ise kendi toprağında değersizleşmeye başlar. Kültürü o toprağın çamuruna bulanmış, düşüp dizini yaralamış ve yine o toprağın yetiştirdiği yaprakla sarmış olan yerli halkın kendiliğinden ürettiği her şeyin toplamıdır. Doğup büyüdüğü mahallenin her bir köşesini ezbere bilen onunla yaşayıp onunla ölen insanlara kendi kültürünü pazarlamanın adı popüler kültür, pazarladığı parça ise popüler kültür nesnesi halini almıştır.  Kapitalizm sömürge canavarı olduğunu burada da göstererek kültürün dalga dalga yayıldığı zamanlarda baskıya verdiği ürünleri firmaların vitrininden önce gençliğin örnek aldığı dizi oyuncuları, futbolcular, sosyal medya fenomenlerinin üzerinde gösterdi. Müşterisinin beğenisine sunmadan önce uygun ortamı hazırlamış, herkesin bildiği ve yoğun ilgi gösterdiği bir konuyu insanların gözünün içine soka soka alıştırdı.

Liseye başladığım dönemlerde dizilerin yakın tarihe olan bakışı kitlelerde para etmeye başlayınca dönem dizilerinin sayısı gitgide artmaya başlamıştı. Sağ-sol kavgasında dizinin yayınlandığı kanalın adı bile ne kadar tarafsız olduklarını ortaya koymak için yeterliydi. Bir taraf sürekli aşağılanan, kavgacı ve cahil kesim olarak gösterilirken onlarla mücadele eden yeşil parkalı çocukların dillerinde adalet, eşitlik türküleri hiç düşmezdi. Evde dizi izlemediklerini televizyonun kendisini aptallaştırdığını söyleyen onlarca arkadaşım yeşil parkalı birer kahraman olarak sokaklarda dolaşmaya, sıralara kazıdıkları orak ve çekiçle hayallerinde yarattıkları kötü amcalarla savaşmaya başlamıştı. Kötü amca dedikleri ise siyah paltosunun altında tespihini sallayan birkaç yaşıtından başka kimse değildi. Televizyon aptallaştırmamış üst akılların kumandasıyla kendisine yarattığı hazır ordu ve militanlardı. Yakın tarihte özendikleri gençlerin hayatlarını, üniversiteye ne zorluklarla girdiklerini, çektikleri ekonomik zorlukların yanında bir de memleket meselelerinin çözümü için kafa yorduklarını bilmek yerine ezberlenmiş birkaç fiyakalı sözün takipçisi de bol olurdu. Kahraman olarak bildikleri adamın banka hırsızı olduğundan habersiz oldukları kadar kanla gelecek bir devrim istediklerini de bilmeden herkesin fikirlerine saygılı olduklarını söylerler, kendilerini de buna inandırırlardı. Bir rüzgârdı, geldi geçti bu rüzgârın sürükledikleri gençler arasından otuz beş bin askeri şehit eden Abdullah Öcalan’a özgürlük savaşçısı diyenler bile çıkmıştı. Bir zamanların onurlu(!) mücadelesi popüler kültürün para babalarının kasalarını doldurup nadasa bırakıldı. Zamanı gelince tekrar hortlamak üzere uykuya dalmış öylece horlamaktadır.

Kırk yıl hatırı için içilen bir fincan kahvenin zamanla bir dükkânı tek başına çevirecek kadar popülerleşmesi de simit sarayını andıran binaların içinde oldu. Metroyu kullanırken, otogarda servis beklerken birer ikişer içilen bir kültürden büyük paralar kazanan şirketler oldu. Adı kutu bardakların üzerine yazılınca mutluluktan dört köşe olan insanlarımız ederinin üzerinde verdikleri parayla bu mutluluğun bedelini ödemeyi seviyorlar. Renkli döşemelerle süslenmiş küçücük dükkânlar birer darphane gibi çalışıyorken içindekiler kendilerini böyle bir mekânda bulunmanın verdiği hazza kaptırmışlar ve stresli günün üzerine bir fincan kahveyle dinlenmesini öğrenmişlerdi. Daha düne kadar günün belli bölümlerinde içilen kahve kupalarla midelere servis edilirken kafeinin aşırı alınması birtakım problemleri de beraberinde getirmiştir.

Kahvemizi içtiğimize göre sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim. Geceleri komşu ziyaretine giden çocukların en sevdiği şeylerden biri mısır patlağıdır. Maliyeti ucuz hazırlaması kolay olması ev sahibinin işini hafifletir dedikoduya fazladan zaman hazırlardı. Çocukların havaya atıp ağzına düşmesini bekledikleri bu ürün zamanla cips paketlerinin içine girip ‘‘popcorn’’ adını aldı. Düne kadar herkesin evinde iki dakikada hazırlanırken bugün üzerinden kâr elde edilebilecek bir mal hâlinde piyasaya sürüldü. Ne tuhaf ki aslında bizim olan ve bizim ürettiğimiz onca şey hazır tüketmemiz için yine bize daha fazla bir paraya sunulmaya başladı. Önce görkemli bir sunuşla açılan perde biletlerin yanmasıyla durakladı, eski halini aldı. Küllerinin içindense tüketim gibi sihirli bir kelime çıktı.

Sanırım açlıktan olsa gerek bu satırları yazarken yeşil parkanın yanında sürekli yemekten bahsedip durdum, birazda popüler kültürün bizden aldığı, verirken değersizleştirdiği soyut değerlerimize gelelim.

Askerimizin sınır ötesinde verdiği mücadele psikolojik harbin gerektirdiği bir taktikle televizyona, beyaz perdeye aktarılarak kitlelerin durumdan haberdar olmasını, kenetlenmesini amaçladı. Balkan Savaşları’nı okurken savaş meydanının gerisindeki toprakların birer cephe görevi gördüğünü fark ettim. Düne kadar kafatasçı, kandan beslenen vampir dedikleri bir kesimin dünkü sloganları bugünlerin sürekli kullanılan duaları halini aldı. Elbette dünya görüşüm ve olaylara bakış açımın getirdiği bazı değerler bu ortamdan nasibini alıp damarlarımda istenilen etkiyi gösterdi. Bundan memnun olmakla birlikte nitelikli bir malzemenin niteliksizlerin ellerinde birer çöp gibi kullanılıp sonra atılacağından endişe ediyorum. Şöyle ki bugün istikamet Kızılelma’ya diyen askerimizin bunun bilincinde olduğu gibi, hayatı boyunca bunu hiç duymamış yaşlı bir amcamızın da cami önünde kırmızı elma dağıtması gibi gülünç bir durumla karşılaştık. Niyeti itibariyle olumlu gibi görünen bu davranış ister istemez şüpheci yanımı ortaya çıkardı. Dünün çok da önemsenmeyen ‘‘Börü, töre, Kızılelma, Tanrı Türk’e yâr olsun, kayı yüzüğü, kayı parfümü’’ gibi nesne ve ifadeler zamanla daha da yayılıp herkesin dilinde evirip çevirdiği bir hal olacaktır. Bir şeyin sürekli ve yüksek sesle söylenmesi onun geniş alanlara yayılmasında etkili olabilir ancak anlamını ve değerini anlayan kaç kişiye ulaşır, orasını zaman gösterecektir. Önemli olan da budur. Türkçülüğün popüler kültür nesnesi gibi ele alınmasında bir ideolojiyi başka bir ideoloji içinde eritme amacının güdülüp güdülmediğini de yakından takip etmek gerekiyor. Her devrin adamı olan geçmiş zamanların ve onun uzantılarının üstat dedikleri bir şairimiz,  bizim çocuklar için ‘‘teneke’’ dediğini de hatırlamak, birilerine basamak olmamak, düşünen her insanın istediği bir şeydir.

Türkçülük popüler kültür değil, binlerce yıllık Türk tarihinin yarattığı mucizevî bir hazinedir. Altının değerini gümüş kaplayarak düşüremezsiniz, içini bilenler dışına önem vermezler.