Türk Edebiyatı tarihçilerinin, Türk Halk Edebiyatı müdavimleri ve mütehassıslarının, Türk Halkbilimi araştırıcılarının yüksek ve kıymetli birikimlerinden uyanan bir duyguya, o birikimlerin akademik havasını pas geçip saf bir Âşık Veysel sevgisinin katılımıyla oluşan kalem oynatma hissine adayacağız sınırlı ruhumuzu. Bizim ona olan saf sevgimiz, onun sadece toprağa olan sevdası ile yine aşık atamaz ya; bir yerde bunun bilincidir mahcubiyetimizi teminat altına alan. Kaldı ki bize sorarsanız, onu âşık yapan hudutsuz aşkının kaynağı her zaman topraktır; toprağa olan sadakatinden mülhem olmuştur aşkınlığı. Hâl böyleyken, Âşık Veysel’i anlatmak için, Âşık’ın anladığı toprağı anlamlandırmak gerekir. Ve bunu hakkıyla yapabilmenin bizce tek ihtimali eserlerine eğilmek olduğundan, “Taş olsam yandım idi / Toprak oldum dayandım” diyerek başladığımız mesuliyete bu minval üzere devam edeceğiz. Ayağımız toprağa basacak; topraktan koklayarak duymaya çalışacağız Âşık’ı.

Âşık Veysel’e, toprağın sağdık yâr olması, bir bakıma onun hayat yolunda son merhalesi gibidir. Âşık, tekâmül eden hayatını, ulaştığı bu merhale ile terk edip göçmüştür nihayetinde. Bizim manen duyumsadığımıza göre, onun tek sağdık yârinin toprak olarak kalması, sevdiklerinin kendinden önce toprak oluşlarını bir bir deneyimlemesiyle ilgilidir. Aslında o doğmadan önce başlayan bir durumdur bu; kendisini de bulacak olan çiçek hastalığı iki kardeşini alıp götürmüştür dünyadan. Onun dünya gözünü karartan sebep çiçek hastalığı olsa da, asıl en yakınlarının teker teker gidişleriydi, onda cihana bakacak hâl bırakmayan.

Âşık’ı toprakla hemhâl eden bu sürecin nasıl başladığını, ondan öğreniyoruz:
“Çiçeğe yatmadan evvel anam güzel bir entari dikmişti. Onu giyerek beni çok seven Muhsine kadına göstermeye gitmiştim. Beni sevdi. O gün çamurlu bir gündü, eve dönerken ayağım kayarak düştüm. Bir daha kalkamadım. Çiçeğe yakalanmıştım… Çiçek zorlu geldi. Sol gözümde çiçek beyi çıktı. Sağ gözüme de solun zorundan olacak, perde indi. O gün bu gündür dünya başıma zindan.”
Aslında sağ gözünün görme şansı varmış Veysel’in, o sıralar ışığı seçebiliyormuş bu gözüyle. Yakınlardaki tek doktor Akdağmadeni’ndeymiş, babasına “Çocuğu Akdağmadeni’ne götür, orada gözünü açacak bir doktor var.” demişler; sevinmiş Karaca lakaplı Ahmet Bey bu habere. Yalnız kadersizlik öyle bir yapışmıştı ki yakasına Veysel’in, bir türlü bırakmıyordu. Bir gün inek sağarken babası yanına gelmiş, Veysel ansızın dönünce de babasının elinde bulunan değneğin ucu öteki gözüne girivermiş. Çiçek beyi çıkan sol gözünden sonra sağ gözünü de böyle kaybeden Veysel, tamamen karanlıkta kalmıştır artık. Onun bu hâline gönlü razı olmayan babası, oğluna iyi geleceğini düşünerek bir saz vermiştir eline. Onu Çamışıhlı Ali Ağa yani namı diğer Âşık Âlâ ile tanıştırmıştır; Âşık Âlâ ise Pir Sultan Abdal ve Karacaoğlan başta olmak üzere ozanlar dünyasıyla tanıştırmıştır onu ve karanlık dünyası aydınlanmaya başlamıştır Veysel’in. Onun dünyasını aydınlatan, ozanlığa attığı bu ilk adımdı elbet; çektiği ve çekmekte olduğu acıları doğaya haykırdıkça içine biraz olsun ışık doluyordu. Değişmeyen tek şey ise giderek büyüyecek olan, onu toprağa sıkı sıkıya bağlayacak olan yalnızlığıydı. Yalnızlığın burukluğunu ilk duyduğu dönem, seferberlik ilanından sonra kardeşi Ali dâhil bütün emsalleri askere giderken onun kalışına rastlıyordu.
O günlerini ise şöyle anlatıyor:
“Eve girerim, yüzüm asık; anam babam hâlimi bilmez. Ben onlara derdimi dokunmasın diye açamam. Onlar benim kafa tuttuğumu zannederler, bense derdimi dökmekten çekinirim öyle ki sazdan bile farır gibi oldum.”
Seferberlik bitince, annesi babası biz de ölürsek iyice yalnız kalacak diye Esma adında bir kadınla evlendirdiler onu; iki de çocuğu olur. Hayatı biraz iyiye gidecekti belki ama hakikat yavaş yavaş çöküyordu üzerine. Önce çocuklarından biri öldü Veysel’in, daha on günlüktü. Sonra bir buçuk yıl arayla annesini ve babasını arka arkaya kaybetti. Onun hakikati yalnızlıktı, bu ise etrafında son bulan fani hayatlarla olmuyordu sadece. Derdine dert, yalnızlığına yalnızlık katan bir hadise de Esma’nın kaçıp gitmesiyle olmuştu. Veysel Şatıroğlu’na evvela ozanlığı bahşeden hayat, onu Âşık olarak anmamız için yüklemeye devam ediyordu yükünü. Dağına göre kar misali, Veysel’de öyle bir yüce gönüllülük vardı ki âşıklık ancak böyle kalplere yerleşebilirdi. Esma’nın arkasından, “Güzelliğin on par’etmez / Bu bendeki aşk olmasa” dedi. Dediğimiz gibi her yüreğin harcı değildi âşıklık çünkü Esma’nın ardından yazdığı şiirini, “Anılmazdı Veysel adı / O sana âşık olmasa” diye bitiriyordu. Kendisini bir başına bırakıp gitmesine rağmen, tarifsizdi karısına duyduğu aşk. Önce ozanlığın fıtratıyla kendi aşkını yüceltip, bu aşk olmasa güzelliğin on para etmez diyor karısına; sonra da kendine dönüp senin de adın anılmazdı o sana âşık olmasa diyordu. Hemderdi topraktı, başka da sırdaşı yoldaşı yoktu; zira hayattaki tek varlığı kızını da kaybetmişti. Tek kimsesi topraktı bundan böyle, “Dost dost diye nice nicesine sarıldım / Benim sadık yârim kara topraktır / Beyhude dolandım boşa yoruldum / Benim sadık yârim kara topraktır” diyerek sarıldı toprağa. Toprağının ve sazının âşığıydı. Topraktan aldığı, topraktan duyduğu, topraktan hissettiği ne varsa sazına verecek; sazından, sözünden, dilinden ve gönlünden ne dökülürse toprağa ekecekti.

Anadolu’da muhkem bir tabirdir, “Onların kalp gözü açıktır…” denir; öyle olacak ki çevresinde onun gözünün görmezliğiyle pek kimse ilgilenmez hatta çoğunun inanası bile gelmezdi. Çünkü nice gözleri görenin yanında, daha derinini görüyordu Âşık Veysel, daha içinden bakıyordu doğaya ve insana. Günün birinde onun hakikaten kör olduğunu dillendirmişti halk; bunu Veysel’in bahçesinde meyve yetiştirecek olmasından dolayı söylemişlerdi. Eşrafa göre bu topraklarda meyve yetişecek olsa, zaten kendi dedeleri denerdi bunu. Toprağın durumunu görse kalkışmazdı diye yormuşlardı; Âşık ise başarmıştı, öyle ki o bahçe zaman sonra içinde türlü meyvelerin yetiştiği bir cennet bağına dönüşecekti. İşte bu toprakla hemhâl olabilmenin sırrıydı; toprağa güven midir, yoksa iman mıdır bu sır bizim gibi hissetme eşiği sadece maddeyle sınırlı olanlar anlayamıyordu. Sazından ve şiirinden anladığımız kadarıyla, “İşkence yaptıkça bana gülerdi / Bunda yalan yoktur bütün herkeste gördü / Bir çekirdek verdim dört bostan verdi / Benim sağdık yârim kara topraktır” diyebilmenin mayasıyla yoğrulmuş bir gönül gerekiyordu sırların sırrına ermek için.

Toprak hayatının tek varlığı olsa da, “Âdemden bu deme neslim getirdi / Bana türlü türlü meyva getirdi / Her gün beni tepesinde götürdü / Benim sağdık yârim kara topraktır” dese de Sivas ona dar geliyordu artık. Uzaklaşmak istiyordu, ikinci eşi Gülizar vardı yanında ama o sazını alıp yollara düşmek arzusundaydı. Arkadaşı İbrahim ile niyetlense de diğer bir seveni Süleyman vazgeçirdi onu bu düşüncesinden. Sivas’ta kalışı hayatının dönüm noktasıydı, çünkü o sıra Ahmet Kutsi Tecer de Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olarak Sivas’taydı. Ahmet Kutsi ve arkadaşlarının kurduğu Halk Şairlerini Koruma Derneği, Halk Şairleri Bayramı adıyla bir etkinlik tertip etmişti. Âşık Veysel buna katılmış ve bundan böyle diğer âşıklardan eserleri çalmak yerine kendi şiirlerini çalıp söylemeye başlamıştı. Ahmet Kutsi Tecer, Âşık Veysel de dâhil o günün ozanlarından Gazi Mustafa Kemal için hünerlerini göstermelerini istiyordu. Âşık terk-i diyar ettikten sonra yapılan derlemelere göre onun ilk yazdığı şiirler başka olsa da gün yüzüne çıkan ilk söylediği şiir, “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası…” satırıyla başladığı Cumhuriyet Destanı oluyor. Bu şiir yankılanmıştı âdeta tüm Sivas’ta, Gazi Hazretleri’ne de muhakkak okunmalı deniyor; Âşık da “Ata’ya ben giderim!” diye düşüyor yola arkadaşı İbrahim ile. Bu uğurda üç ay yol yürüdü Âşık Veysel Ankara’ya kadar, Ankara’ya vardı varmasına tabi ama Mustafa Kemal Paşa’ya ulaşmak kolay değildi ki; kime anlatsın derdini de huzura çıkmanın yolunu söylesinler ona. Böyle düşüncelerle kırk beş gününü geçirmişti Ankara’da, neyse ki Hasan Efendi adında bir konuksever misafir etmişti onu da arkadaşını da ve hiç yüksünmüyordu bundan. Dayanamadı en sonunda, hâl beyan etti. Hasan Efendi kendisi yardımcı olamasa da Mustafa Bey adında bir milletvekili ile görüşmelerini sağladı, meramını açtı vekile fakat önem görmedi. Vekilin dediği şair şiir işlerine kıymet verenin olmadığı, köylerine dönmelerinin isabet olacağı yönündeydi; Âşık ille de Mustafa Kemal deyince vekil onu Hâkimiyet-i Milliye gazetesine götürdü. Şiirin matbaadakilerce de beğenilmesi üzerine, tefrika edilmeye başlandı üç gün boyunca. Şiir gazetede çıkmadan önce matbaada çalmak için sazının telini değiştirmesi gereken Veysel’i çarıklı diye çarşıya almayan polisler ihtiram gösterir olmuşlardı artık ona. Âşık’ın ise beklediği bu ihtimam değil, Ata’dan gelecek bir haberdi; vakıa o havadis bir türlü gelmemişti. Köye dönmek en iyisiydi lâkin Ankara’da neredeyse iki ayı geçirmek üzereydi, meteliksiz kalmıştı. Halkevine gitmeyi düşündü Âşık; Atatürk’e gidemedik madem şansımızı halkevinde deneyelim dedi. Halkevi fikrinden önce Ankara’nın belediye başkanı mı dersiniz valisi mi dersiniz, sevenlerinin aracılığıyla sıkıntısını bunlara kadar açmıştı ya da açıldığını sanıyordu. Neticede bir sonuç elde edilemediği için halkevi aklına geliyordu. Nihayet oradakiler kendisini tanımış, bir de konser ayarlamışlardı; Âşık Veysel vurdu saza söyledi şiiri. Ceplerine konulan paranın yanında birer kat da elbise diktirilmişti; o parayla döndüler köylerine.

Bize ayrılan şu alanda bu yazdıklarımız daha müsveddedeyken her harften utanır olmuştuk Veysel Şatıroğlu’nun Ankara’da gördüğü türlü muameleden ötürü ama maalesef o günlerde pek bir utanan çıkmadığı için yaşana gelmiş tüm bunlar. Daha sonraları ise talihini bir de İstanbul’a giderek denemiş; bu sefer onu radyodan dinleyen Gazi Paşa bizzat görmek istemiş. Tabi Ankara’dayken halkevinde verdiği konserden sonra ilki Âşık İzzet’in Mecnunum Leylamı Gördüm eseri olmak üzere plaklara girer olmuş Âşık Veysel’in sesi ve sazı. Bunlardan birini duymuş olsa gerek, canlı olarak dinlemek istemiş Atatürk ama kader yine müsaade etmemiş. Eşi Gülizar Hatun, “Ata’ya gidemediğine bir, askere gidemediğine iki; yanardı ki o kadar olur.” diyerek anlatmıştır Âşık’ın bu ukdesini. Köyüne dönünce yine Ahmet Kutsi Tecer, ona köy enstitülerinin yolunu açmış; uzun zaman saz hocalığı yapmış buralarda.

Âşık’ın hiçbir şekilde gücenmişliği yoktu hayata karşı da başına gelenlere karşı da, “Anlatamam derdimi dertsiz insana / Dert çekmeyen dert kıymetini bilemez / Derdim bana derman imiş bilmedim / Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz” diyordu ve ıstırabın nasip işi olduğuna inanıyordu. Aynı şiirinde, “Gülü yetiştirir dikenli çalı / Arı her çiçekten yapıyor balı / Kişi sabır ile bulur kemâli / Sabretmeyen maksudunu bulamaz” dediği zaman isyana ait tek bir duygu beslemediğini görüyorduk onun. Hatta bâki âleme dâhi tekmil veriyordu; “Veysel günler geçti yaş altmış oldu / Döküldü yaprağım güllerim soldu / Gemi yükün aldı gam ilen doldu / Harekete kimse mani olamaz” diyerek sonlandırdığı şiiri faniliğin sonu değildi gene de. Vardı daha uzun ince bir yolun tükenmesine; on dokuz sene sonra yetişecekti menzile. Hakikaten de Âşık Veysel için, iki kapılı bir handa ve dünyaya geldiği ilk anda; bilinmez bir hâlde, gündüz gece gidilen uzun ince bir yoldu ömrü. Kırk dokuz yıl bu yollarda dediği şiiri bize şahitlik edecekti ki şüphesiz daha yazdığı o zamandan kalan otuz senelik ömrünün hiçbir anında aksine inanmamıştı bunun.

Yazımızın başında, Âşık Veysel’i anlatmak için, Âşık Veysel’in toprağa olan aşkını anlamlandırmak, bunun için de Âşık Veysel’in eserlerini ve eserlerinin ilâhî kaynağı olan toprağı anlamak gerektiğini söylemiştik. Bir şiirini dört başı mamur olarak tahlil etmesek de yazımızın bazı bölümlerini onun sazından düşenlerle yeşertmiştik. Ama ben yazımızın sonlarına gelirken bilhassa bir şiirinin sözünü etmeden geçip gidemeyeceğim. Zaten içimde hâlihazırda bulunmuş olan Âşık Veysel sevgisini birkaç yıl önce perçinleyip bugün bu yazıya kadar iyice demletmiş olan da bu şiirdir: Çiğdem Der ki Ben Elâyım
Bu şiirin yazılabilmiş olmasından ziyade, yaşanabilmiş olmasıdır beni en çok etkileyen. Zira annesi Gülizar Kadın, onun çocukken düşüp arkasından da çiçeğe yakalanmasından sonra görüp hatırladığı son şeylerle ilgili, “Bilmez değildi, renklerden yalnız kırmızıyı hatırladı. Gözleri gönlüne çevrilmeden önce, yani çiçek hastalığına yakalanmadan önce düşmüştü. Kan görmüştü. Kanın rengini hatırlardı yalnız. Kırmızıyı… Yeşili de elleriyle bulur ve severdi.” diyordu. Buraya göre onun kırmızı ve yeşilden gayrısını tanımaması gerekirdi ama söylediği şiiri böyle demiyordu. Dilerseniz dörtlük dörtlük bakalım ve ne demek istediğimizi daha iyi ifade edebilelim.
“Çiğdem der ki ben elâyım / Yiğit başına belayım / Hepisinden ben âlâyım / Benden âlâ çiçek var mı”
Çiçeklerden çiğdemin elâ renginde olduğunu öylesine birinin gelip de ona söyleme ihtimali yok nazarımızca, çünkü Âşık’a göre çiğdemin diğer çiçeklerden âlâ olması elâ olmasıyla ilgili. Bunun içinse bakan gözün değil de gören gönlün lazım olduğuna inanıyoruz.
“Lale der ki behey Tanrı / Benim boynum neden eğri / Yârdan ayrı düştüm gayrı / Benden âlâ çiçek var mı”
Renklerden de fazlasını tanıyordu o, yeter ki topraktan gelsin muhatap olduğu; topraktan gelen varlığın özünü kavrıyordu. Lalenin bükük boynu ne çiçekçinin umurundadır ne de bahçıvanın. Lâkin boynunun eğri yaratılışını behey Tanrı nidasıyla sorduğunu duymak umurundadır Veysel’in, âşıklığın duyuşudur ki bu gene de her çiçekten âlâ tutar laleyi.
“Nevruz der ki ben nazlıyım / Sarp kayalarda gizliyim / Mavi donlu gökyüzlüyüm/ Benden âlâ çiçek var mı”
Anasının hakkı vardı, elleriyle dokunarak iniyordu derinlere. Lalenin şeklini çıkardığı parmakları, nevruzun çıktığı kayaları tarif ediyordu ona. Çiçeğin taş aralarını sevdiğini söyleyebilsek de onun bu gizinin nazından olduğunu mana etmemiz imkânsızdır. Bunu ancak, çiğdemin elâsına rağmen, nevruzun da maviden göğe çalan yüzünden ötürü tüm çiçeklerden âlâ oluşunu söyleyebilecek, ikisinin de gönlünü alabilecek Âşık Veysel yapabilir.
“Sümbül der ki boynum uzun / Yapraklarım düzüm düzüm/ Beni ak gerdana dizin / Benden âlâ çiçek var mı”
Bir bitkinin rengini, şeklini bildiği gibi; derdini, yakarışını hissettiği gibi isteklerini de duyabiliyordu. Sümbülün de yine uzun boynunu, düzüm düzüm yapraklarını biliyordu. Bundandır bir lâyığının olması gerektiğine inanıyordu o. Sümbülün arzusu ya da Âşık’ın sümbüle yakıştırdığı da düzüm düzüm sümbül yapraklarının ak gerdanlara dizilmesiydi tıpkı bir kolye hoşluğuyla. Sümbülün lâyığı buydu işte. Ve sümbülü bütün çiçeklerden âlâ kılan da varoluş yapısından gelen bu haklı isteğiydi. Topraktaki sümbülü de sümbüldeki meali de mealdeki haklı isteği de yüreğiyle anlayan ise Âşık Veysel idi.

Âşık Veysel’in ahir ömründe tanıdığı, bildiği, dokunduğu çiçekler sadece bu dördü müydü, yoksa çiçekler arasında güzellikleriyle birbirinden ayrı tutamadığı dördü bunlar mıydı bilemiyoruz. Bildiğimiz ve inandığımız tek şey, o dört çiçeğin fıtratına söylenecek en iyi sözü Âşık Veysel söyletmiştir sazına. Elbette ki anasının da dediği üzre gözlerinin gönlüne çevrilmiş olmasından dolayı yapabilmişti bunu.

Ölmeden önce ölmüş, kendi varlığının ve varlık âleminin yaratılış bilgisini öğrenmiş, çokluğun arkasındaki birliği görebilme sırrına vâkıf olmuş bir insan; bir âşıktı o. O bu satırların kat be kat fazlasına veya daha nicesinin külliyatına sığmayacak; başlı başına bir kültür, tek başına kültür armonisiydi. Kendinden gidenlerle anlatmaya başladığımız onun ve toprağının hikâyesinde, bir gün giden kendisi olduğunda, tek vasiyetini, “Gün ikindi akşam olur / Gör ki başa neler gelir / Veysel gider adı kalır / Dostlar beni hatırlasın” diyerek açıklayacaktı.

Âşık Veysel Şatıroğlu’nun dostlar dediklerinin arasında olmak haddimize değil ise de biz bu yazıyla onu hiç unutmadığımızı ve hep hatırlayacağımızı kendimizce temin ettik…
Onun mirası istikametinde hasredenler onun ebedi durağındakilerle haşrolsunlar!