Kalemin mürekkebi yürektir; yüreğin yeşerdiği tarla ise kültürdedir, kültürün harman yeri de dildedir.

Dili tanımlamaya kalkışırken hâkim tanımlama olarak yegâne iletişim vasıtasıdır vasfı üzerinden dili tanımlamaya kalkışmak dilin muhtevasını kavrayamamaktan ötürüdür. Dilin iletişim vasfını da sağlıklı kavrayabilmek için ise öz kültürel değerlere sahip olmak ve bu değerlere önem vermekten geçer. Ancak bu önem hasıl olduktan sonra dilin iletişim aracı olduğu nitelendirilmesi yapılabilir. Nitekim farklı varlık alanlarına intisap eden hayvanların da dil olmadan gayet tabii bir şekilde iletişimlerini gerçekleştirdikleri nazariyatı üzerinden tartışma yürütülebilir. Bundan dolayı dili tanımlamaya kalkışırken kültür mefhumu üzerinde ehemmiyetle durulmalı. Ancak bu şekilde iletişimin anlaşılır ve akıcı olabilmesi mümkündür. İletişim ancak kültürel ortaklığın derinliği ölçüsünde hakikidir ve bu hakikati kavrama sonucunda dilin yalnızca iletişimi sağlamadan öte bir ‘halden anlama’ görevi üstlendiğinin de farkına varılabilir. Mesela bir Karacaoğlan’dan bahsederken Çukurova’nın kültürüne değinmeden konuyu anlatmaya çabalamak bir hakikat eksikliğini de beraberinde getirecektir. Düşünün ki Yaşar Kemal’in eserlerinden kültürü çekip aldınız geriye kalacak yavan, çiğ yani tadı olmayan bir söz yığını olacaktır.

Cemil Meriç’in “kelam bütünüyle haysiyettir” vurgusunu yaparken aslında dilin itibarını nereden aldığına da atıfta bulunmuştur. İşte bu itibar en hakiki anlamda kültür deryasıdır. Bir kelime ‘anlam heybesini’ şahsi kültür deryasından doldurur ve bu anlam heybesi adeta bir sefer tası görevini üstlenmiştir mukadderatı gereği, öyle bir sefer tası ki içinde barındırdığı kültürel besinlerini geçmişinden alıp geleceğine arz eder, toplumun en yeni nesilleri bile bu heybeden nasiplenecektir. İşte bir toplumun dili ve o toplumun kültürü birbiriyle ilişki içinde olarak yeni doğacak olan nesillerine bu şahsi sefer tasını sunarak yeni neslinin var olan değerler hazinesine vakıf olmasını sağlayacaktır.

Zaman zaman ilim çevrelerinde bir toplumun aydınlarının kendi kültürel kavramlarına yaban kaldığından dem vurulmuştur, hatta kendi toplumumuzda bile geçmişten bu yana aydın zümremiz ile halk zümremizin birbirlerini anlayıp ortak değerler doğrultusunda bir araya gelinememesinde yakınmışızdır. En nihayetinde meşguliyeti ilim olan ve olmayan bireylerin dili kullanma zanaatları farklı farklı olacaktır; fakat dili kullanma farklılıkları esas olsa dahi beslendikleri ‘sefer tası’ yani kültürel deryaları denk olmak mecburiyetindedir. Aksi taktirde bir toplumun farklı farklı zümrelerinin farklı sefer taslarından beslenmeleri durumunda bu zümrelerin gelişim ölçüleri de gayet tabii olarak farklılık arz edecektir bu farklılık sonucunda ise toplumun çeşitli zümreleri arasında yozlaşma hasıl olmaya başlayacaktır. Artık o toplumda dil ‘halden anlama’ ve kültür de ‘sefer tası’ olma görevini yitirecektir. Yunus Emre, “İlim ilim bilmektir/ İlim kendini bilmektir/ Sen kendin bilmezsen/ Bu nice okumaktır” dörtlüğünü dile getirirken aslında işin hakikatini zaten 13. yüzyılda çağlamıştır. Yani bir toplumun çeşitli zümreleri dili aynı ölçüde kullanmasa dahi beslendikleri kültür deryası ortak olmak durumundadır ki toplumda sınıflaşma ve tabakalar meydana gelmesin.

Dil ve kültürün aralarındaki derin bağlardan ve bir toplumda anlaşmadan öte yüklendikleri gerçeklere değindikten sonra bu iki hakikatin bir başka samimiyetlerine daha değineceğim. İnsan esasında iki ayrı varlık alanlarına intisap eder bunlardan birisi maddi alemdir ve insanın bir diğer varlık sahası da manevi alemidir. İnsan bu iki ayrı varlık sahalarında mevcudiyetini sürdürürken iki hakikat vasıtası ile toplumdan ayrı düşmeden birlikteliğini sağlıklı bir biçimde sürdürür, bunlardan birisi dildir ve bir diğeri ise kültürdür. Dil toplumun maddesel alandaki bekasını korurken kültür de toplumun manevi alandaki bekasını himaye altına alır. Bunu şöyle kavramsallaştırabiliriz: Bir dil bir milleti meydana getirir bunun sonucunda ise maddesel alanda var olacak olan bir ülke meydana gelir; kültür ise bir ideali meydana getirir bu idealin sonucunda ise bir ülkü ortaya çıkar. Misal dil bireye şehadet mefhumunu öğretir ve birey canan olarak bellediği ülkesi için canını ortaya koyabilmektedir ve işte tam bu noktada dil ile birlikte görünmez olarak kültür de devrededir çünkü ülkeyi canan sayabilmek ancak Atila’yı, Bilge Kağan’ı, Selçuk Bey’i, Osman Gazi’yi kendi şahsi kültüründen öğrenebilmek ile mümkündür. Demek istediğim ancak dil ve kültür kavramlarının tanımlamaları hakiki anlamda özümsendiği vakit ülküsü gereği ülkesi için şehadete talip olan beden ve yüreklerin hikayesini anlayabiliriz. Ölüme göğüs germek bir dil ile olur ve bir şehadetten bir kültür doğar. Dil vatandır, kültür ise Kızıl elmadır.

Dil ve kültür hakkında bu izahatlar verildikten sonra artık anlaşılacak olan dil ve kültürün iki bağımsız kavramdan ziyade bu kavramların en temel çıkış noktasının birlikte olduğu gerçeği anlaşılacaktır. Dil için “temel iletişim aracıdır” tanımlaması ve kültür için de bir “topluma özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü” tanımlaması her iki hakikat için sığ ve gerçeklikten uzak bir tanımlama olacaktır.