‘’Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan,
Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!’’

İnsanın benliğini oluşturan hususlar listelendiğinde coğrafyanın hayatî önem arz ettiği aşikârdır. Türk milletinin coğrafya ile meselesi tüm Dünya milletlerinin coğrafî serüveninden hayli fazladır. Türk milleti fethettiği, gittiği, sürüldüğü, vurulduğu, kırıldığı tüm topraklarda kimliğini, dilini, örf ve adetlerini, özdeş değerlerini yarına taşımak için kıyasıya mücadele vermiştir. İnsanlık onurunu yücelten milletimizin, ak budunu, kara budunu, münevveri, bu –Türk’çe yaşam, Türkçe yaşam– düsturunun ezelden ebede, batıldan hakka, Hak’tan halka uzanabilmesi için salâhiyetini kanının son damlasına kadar kullanmış, kimisi köle olarak satıldığı topraklarda dahi kutlu bir şahlanışla devlet mührü sahibi olmuştur. Büyük Türk ülküsüne gönül veren; ecdat da ahfad da yıkıntılar içinden her dem yeniden doğmuş, baharda güzü, güzde kışı yaşamıştır ve yaşamaktadır. Milletin yoluna baş koyanlar; Siganfu Sarayı’nda, Vey Irmağı’nda, Ötüken Ormanı’nda, Tibet illerinde, Horasan’da, Kafkaslar’da, Balkanlar’da, Ortadoğu’da, Kerkük’te, her bir yörede, küre-i arzın her karışında ölümsüzleşmiştir. Hâkim olduğu topraklarda kuşları aç bırakmayan necip milletimiz, tahakküm altında olduğu zamanlar bir bozkurt misali hürriyeti aramıştır, avcıların namluları karşısında adaleti haykırmıştır. Gel gelelim Türklüğün makûs talihi, kardeş kavgası, arkadan vurulmalar silsilesi gibi elim hadiseler de içermektedir.  İşte bu hususlardan hareketle milletimizin Ortadoğu’daki sınırlarından, sorunlarından, milletimizle aynı coğrafyayı paylaşan milletlere olan bakışımızdan, Fars rejimi altında baskı gören Güney Azerbaycan Türklerinden ve bölgedeki diğer Türklerden söz edeceğiz.

İran Güneyde Fars Körfezi ve Umman Körfezi, kuzeyde ise Hazar Denizi ile çevrili olan, Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Irak, Pakistan, Afganistan ve Türkmenistan ile kara sınırına sahip olan, jeostratejik öneme sahip olan, tarihin uzun devrelerinde Türklerin yönetimi altında olan bir bölgedir. Millet hayatımızda en önemli mefhumlarımızdan olan Turan kelimesinin kökleri de bu coğrafyadan neşet etmiştir. Fars kaynakları Turan’ı Ceyhun ve Seyhun sınır kabul ederek Çin’e kadar uzanan bölge diye tanımlamışlardır. Şehname ‘de ise Harezm’de ve Seyhun’un kuzey ve doğu taraflarında oturanlara Afrasiyap kavmi denmiştir. Bildiğimiz gibi Afrasiyap; Alp Er Tunga olarak nitelendirilir ve bir Şehname karakteridir, efsane Turan kahramanıdır. Coğrafî bir bölge olarak tanımlanabilecek Turan; Türk tefekkür tarihinde ‘’Kızılelma’’ ilan edilmiş, Türklerin Dünyasının birliğini ülkü edinen düşünsel çalışmalara, eylemlere zemin oluşturmuştur. Ziya Gökalp’in meşhur Kızılelma Manzumesi bu kıvılcımlar neticesinde ortaya konmuştur. Ziya Gökalp milli birlik gayesini, ideali, Kızılelma ismiyle sembolleştirmiştir ve

“Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır.
Fakat onun semti başka diyardır.
Zemini mefkûre, seması hayal,
Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal.”

Dizeleri ile ‘’Kızılelma’nın’’ tasavvuru ile vaki olacağına dair inancını ortaya koymuştur.  Bu mefhum Türk cihan hâkimiyeti mefkûresinin, fiiliyata dökülmesinde, pratik prensipler, uzun yahut kısa vadeli hedefler tanzim etmek adına oluşturulmuştur. Prof. Dr. Osman Turan bu konuda; ‘’Osmanlı padişahları tarihî Türk cihan hâkimiyeti mefkûresine eskiden daha kuvvetli olarak bağlanırken İstanbul’u bu hâkimiyetin ilk merhalesi ve merkezi sayıyorlardı. Türk siyaset ve fikir adamları arasında gelişen bu millî ve İslâmî mefkûrenin halk kitlelerine ve askerlere “Kızıl-elma” adı ve efsanesiyle yayılması çok dikkate şayan olup İstanbul’u sembolleştiriyor ve Türkler için ona sahip olma emelini teşkil ediyordu.’’ demektedir. Aslında bu husus Oğuz Kağan Destanında geçen ‘’kün tuğ bolgıl, kök kurıkan’’ yani -güneş tuğumuz olsun, gök çadırımız-  anlayışının dönemsel isimlendirmesidir. Hülâsa Türk; beş bin yıldır aynı Türk. Kızılelma’mızın bölgesel hüviyette isimlendirilmesinin İran menşeili olması, bu sözün, bölgedeki Türk olmayan İranlılardan çıktıysa eğer, onlarla da yakın ilişkide olduğumuzun tabii bir göstergesidir.

İran’da Fars-Med-Sasanî egemenliği yaklaşık 500 yıl sürmüştür. Bu tarihî gerçeklerden yola çıkıldığında İran’ın çok eski bir Türk yurdu olduğunu apaçık görmek mümkündür. Başta Azerbaycan Türkleri olmak üzere Türkmenler, Kaşkaylar, Horasan Türkleri, Halaçlar, Sungurlar, Ebiverdiler, Kazaklar ve Özbekler gibi Türk grupları İran’ın belirli bölgelerinde yaşamaktadırlar.[1] Türklerin Farslarla olan münasebeti İslamiyet’ten çok öncelere dayanmaktadır. İran deyince akla herhangi bir millet gelmemelidir. İran’da durum tarihsel süreç içerisinde hanedan değişiklikleri ile açıklanabilir. İran’ın yönetimi, Türklerden Farslara geçmiştir. Bunun en net örneğini Fuad Köprülü; ‘’Mesela, Türkçe ‘aş’ kelimesini Th. Houtsman, P. Horn her ne kadar Sanskritçe ile izah etmek istemişlerse de, Benveniste bunun yanlışlığını ispatlamıştır. Paul Pelliot ise birçok müşterek kelimelerin aslen İranca mı, yoksa Altayca mı olduğunu tayin etmenin imkânsız olduğunu savunmuştur.’’ diyerek açıklamıştır. Yani Fars dilinde bulunan bazı kelimelerin, bölgede Farslar kadar geçmişe sahip Türk milletinin kelimeleri olma ihtimali bulunmaktadır. İki dil ve iki millet arasında ilişkiler özellikle Sâsânilerin yıkılmasıyla akabinde İran topraklarında yaşayanların ve Orta Asya’daki Türklerin İslamlaşmasıyla, Türk-Fars münasebetleri her alanda daha da genişlemiştir. Çeşitli nedenlerle Bağdat’a gelerek İslam’ı kabul eden Türklerin Abbasilerin ilk devirlerinden itibaren sosyal ve siyasal hayatta mevki almaları, Maveraünnehir ve İran sahasında Sâmanoğulları Devletinde başlayan Türk nüfuzu, Gaznelilerin kuruluşu ile bölgede hâkim güç haline gelmiştir. Arkasından Karahanlı saltanatının hem garpta hem şarkta inkişafı, Sultan Mahmud’un tüm İran’a hükmetmesi, onun yerine gelen Selçuklu fırtınası ile Mısır ve Kuzey Afrika hariç Hicaz, Yemen ve Umman dâhil olmak üzere Batı İslam-Arap ülkeleri tamamen Türklerin yönetimi altına girmiştir. Selçuklu Türkleri Akdeniz’den Türkistan’a bütün İslam ülkelerini tek parça haline getirmiştir. Nitekim Türk milleti İslam medeniyet dairesinde haklı ve gerçek bir itibar ve üstünlük kazanmıştır. Bu dönemde Türk hakanları şaire ve şiire oldukça önem vermişlerdir. Irken Türk olmasına rağmen Farsça şiir söyleyen şairler oldukça popüler olmuş hükümdarların ilgisini kazanmışlardır. Öyle ki Klasik Türk Edebiyatı diye adlandırılan 13. Yüzyıl ile 20. Yüzyıl başlarını kapsayan süreç bu dönemlerde temellendirilmiştir. Özellikle belirtilmelidir ki bu süreçte Arap ve Fars edebiyatı taklit edilmemiştir. Bu devir Arap-Fars örnekleriyle başladıktan sonra kendi tarzını oluşturan bir devirdir. 15. Yüzyıla gelindiğinde bu algıdan rahatsız olan Nevaî en güzel sözlerini bu konuda söyleyecektir.

Farslar şiirlerinde Türkçe kelimeler kullanmaya bu dönemde başlamışlardır. Özellikle Türk yönetiminin himayesi altına girmek isteyen âlim, sanatkâr ve memurlar Türkçe öğrenmeye başlamışlardır. İslam medeniyet dairesine girdikten sonra, bu yeni medeniyetin Türk ülkesinde bulunan medrese vb. ilim-kültür merkezlerinde Türkler, Arapça ve Farsça öğrenmeye başlamışlardır. Dönemde edebi anlamda Farsça etkilidir. Ancak devrin siyasi iktidarı Türklerin elinde olması hasebiyle, Fars edebiyatı varlığını Türk hakanlarına borçludur. Türk sarayındaki devlet adamlarının himaye ve teşviki Fars şiirinin yaşamasında önemli bir etkendir. Bir başka etkileşimse, saray kültürü, saray hayatı anlayışı bize Farslardan gelmiştir. Türkler ile Farslar arasındaki etkileşimler çok sayıda alanda gerçekleşmiştir atasözleri, deyimler dahi karşılıklı mübadele edilmiştir. Bölge çok sayıda mücadeleye sahne olmuştur, Sâmani-Gazne mücadelesinden sonra dahi bölgede Türk hâkimiyeti ivme kazanmaya devam etmiştir.  Gazneli sultanlar asla Farslılaşmadan, Fars kültürünü benimsemeden, kendi kimlikleri ile Karahanlı sahasında oluşmaya başlayan Türk-İslam kültürünü muhafaza etmişlerdir. Firdevsî, Şeh-name isimli meşhur eserini Gazneli Mahmud’a takdim etmiştir. Sultan, eserde Türk milletinin tahkir edildiğini hatta Türk milletine sövüldüğünü görünce yanındakine dönerek: ‘’Benim her bir Türk pehlivanımın yiğitliği senin Rüstem-i Zal gibi pehlivanlarından yüksekte dururlar.’’ demiştir. Sultan Mahmud’un sahip olduğu milli hissi bu şekilde yansıtması İran Türklerinin bugünkü mücadelesinin ruhuna körük niteliğindedir.

Zebinullah Safâ durumu açık olarak: ‘’Kuruluşu İslam medeniyetinde ve özellikle İran’da büyük bir değişimin başlangıcı olan Türk devleti, Selçuklu Devleti’dir.’’ sözleriyle İran coğrafyasının, İran coğrafyası dışında kurulmuş Türk devletlerine çok şey borçlu olduğunu özetlemiştir. Daima Türk milletini hor gören ancak güçlü olduğunda altında olmakta beis görmeyen Fars milleti sürekli dillerinin üstünlüğünden dem vurmuştur lakin Ali Şîr Nevâi, Muhakemetü’l-Lügateyn adlı eserinde; ‘’Türk, Sart’tan daha pratik düşünceli, daha yüksek kavrayışlı ve yaradılış bakımından daha saf ve temiz yüreklidir. Sart ise Türk’ten bir konu üzerinde kafa yorma ve ilimde daha hassas, marifet ve olgunluk tefekküründe daha derin görünür. Bu durum, Türklerin doğruluk ve iyi niyetinden, Sartların da ilim, fen ve hikmetinden bellidir. Ne var ki, dillerinde mükemmellik ve noksanlık açısından ayrıdırlar ki söz ve ibarelerin ortaya konuşunda Türk, Sart’ı geçmiştir ve kendi söz varlıklarında Sart ibarelerine üstünlükler göstermiştir…’’ diyerek Türk ve Türkmen ülkeleri adına kalemiyle çarpışmış ve 15. yüzyılda Türk dilinin yüz akı olmuştur.

Vambery ise: ‘’İranlılar şiirsel yaratılış ve düşünceleri, çok eski zamanlardan kalma uygarlıkları nedeniyle Türklerin önünde bulunduklarını ileri sürerler. Ama yabancı ulusların bilgin ve sanatçılarının yaptıkları yararlı keşiflerden yararlanmayı istemeye, Avrupa dillerini öğrenmeye, sözün kısası onlarla her türlü ilişkiyi günden güne arttırmaya yönelik çaba ve çalışma, herhalde kendilerinin İran halkına olan üstünlüklerini kanıtlamaktadır.’’ diyerek Türk milletinin Farslar gibi edebi birikimimiz ve geçmişimiz var sözlerinin arkasına sığınmadıklarını, daima çalışma ve çabalama halinde ilimle uğraştıklarını bundan dolayı Farslardan üstün olduklarını ileri sürmüştür. Aslında genel itibarıyla bakıldığında Türk-Fars üstünlük konusuna, daima Farsların üstünlük iddiasında olduklarını, Türklerin ise onlara ilmî eserlerle, müthiş sözler ve somut verilerle cevap halinde olduğunu görmek mümkündür. Türkler, İslam medeniyet dairesine girdikten sonra bu medeniyet dairesinin yıldızı olma başarısını göstermişlerdir ve hiçbir komplekse girmeden, ırkçılık yapmadan Fars-Arap edebiyatının inkişafında çok büyük pay sahibi olmuşlardır.

Farsî İranlılar, Türklerin bu mertçe tutumu altında azınlık kompleksine girmiş ve adeta ellerine fırsat geçtiğinde kin kusmuşlardır. Öyle ki Firdevsî dahi Gazneli Mahmud’un himayesi ve desteğiyle yazdığı Şeh-name’sinin ‘’yok olmakla yüz yüze olan Fars milletini yeniden dirilttiğini’’ söylemiştir. Şeh-name’de yer alan ‘’Bu sizin alın yazınız. Farslar kadar güçlü olmadığınızı kabul edin. Farsların büyüklüğüne, Türklerin ise daha alt seviyede olduğuna inanın. Fars pehlivanı Rüstem’i hiçbir Türk kahramanı yenemez. Onu ancak kendi öz oğlu olan Sührâb yenebilir.’’ ifadesi bu Farsî kinin yalnızca basit bir örneğidir. ‘’Bugünkü İran’ın tümünün de topraklarının dâhil olduğu, Türk Şahı Gazneli Sultan Mahmud’un sarayında Sultan’ı övmekle meşgul olan dört yüz Fars şairi vardır ve onlardan biri de Firdevsî idi. İran’ın tüm Türk hâkimleri Fars dili ve edebiyatının gelişmesine gayret sarf etmelerine rağmen Türk karşıtlığı Fars edebiyatının belirgin hatlarından olmuştur. Fars edebiyatında –bu yol Türkistan’a gider- ifadesi doğru yoldan sapmak ve –Türktazi- ifadesi zorbalık ve haksızlık anlamına gelir.[2]’’ Günümüze kadar gelen süreç, Türk toplumunun hüsnüniyetinin, pespaye şahısların ayakları altında ezildiğini de büyük bir acı ile gözler önüne sermiştir. Oysa Türk, girdiği coğrafyanın ümidi, ışığı ve adalet vereni olma sıfatını asla bırakmamış, her millete saygı duymasıyla nam salmıştır.

Üzerinde durduğumuz husus Türklerin Dünyasının birlikteliği ve Anadolu ile Türkistan hattı olunca İran coğrafyası ve acı kavgalardan bahsetmemek olmaz. Zira bugün bile bu coğrafya bir Türk kıyımına şahit olmaktadır.  Gelişen süreç içerisinde birçok Türk hamisinin hükmettiği İran coğrafyası 16. yüzyıla gelindiğinde, Şamlı, Afşar, Kaçar, Çağırganlı, Karamustafaoğlu, Tekeli, Humuslu, Ustaclu, Dulkadirlu, Varsaklar gibi Türkmen boylarının desteğiyle İsmail Safevi tarafından büyük bir Türk devleti olan Safevi Devleti kurulmuştur. Devletin esas nüvesini Azerbaycan Türkleri teşkil etmiştir. Türk tarihinde elim olaylara tanıklık edecek bu coğrafyanın hükümdarı Şah İsmail, Devlet-i Aliyye’nin sultanı Yavuz Sultan Selim Han ile büyük mücadeleler içerisinde olmuştur. Defaatle belirtmek gerekir ki bu hadiseler, sonuçları bugüne uzanmış, talihsiz bir cihangirlik kavgasıdır. Elbette tarih için keşke olmasaydı denmez lakin kuralları, kaideleri aşarak derin üzüntülerle belirtmeden geçmek mümkün değil, keşke olmasaydı… Şah İsmail; “Bir yaşında yetim, altı yaşında şeyh, on dört yaşında hükümdar, Kızılbaşların Şahı, Safevî Devleti’nin kurucusu, Ebu’l-Muzaffer, Mürşid-i Kâmil, Allah’ın Yeryüzündeki Gölgesi, Hataî… Kısacık bir ömre sığdırılan büyük bir tarih… Şeyhlikten Şahlığa doğru uzanan çetin mücadele…[3]” olarak nitelendirilmektedir.  Bu süreçte Şeyh Cüneyt ve Şey Haydar dönemlerinde, Kızılbaşlık iddiasında bulunan Şey Haydar ile Anadolu sahasında da Kızılbaşlık yayılma eğilimi göstermiştir lakin baskı, zulüm ve iltimas söz konusu değildir. Yaygın görüşlerin aksine Safevi hükümdarı Şah İsmail’in hedefi Anadolu’yu ele geçirmek değildir, hedefi İran hükümdarı olmak, Ak Koyunluların sallanan saltanatını devralmaktır. Nitekim Türklerin dünyasının gelişmesi için, Şah İsmail’in, Bakü’nün kuzeyinden Bağdat’a, Maveraünnehir ’den Basra’ya kadar olan bölgeyi fethetmesi elzemdir. Bunun için kendisini hiç desteklemeyen İran’ın yerli Şii’leriyle dahi mücadele etmiştir. Tebriz, Diyarbakır ve Bağdat’a hâkim olmak isteyen Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim arasındaki mücadeleyi Azerbaycan Türk’ü bir şair çok güzel ifade etmiştir. ‘’Biz hem tirzeniz[4] hem hedefiz.’’

Çaldıran Muharebesi neticesinde Osmanoğulları kesin zaferle payitahta dönmüş, Şah İsmail ise büyük ve derin bir ruhsal çöküntüyle ömrünün geri kalan on yılını savaşlardan, devlet işlerinden daha çok şiirleriyle geçirmiştir. Nitekim Türklerin dünyasına köprü niteliği taşıyan İran mülkündeki Türk hâkimiyeti farklı kanallarla ömrüne devam etmiştir. Babür İmparatorluğu, Avşarlar, Lur asıllı Zend hanedanı, Kaçar Türklerinin reisi Ağa Muhammed Han, 1779’da Zend hanedanını içine düştüğü karışıklıktan yararlanarak İran’da Kaçar hâkimiyeti dönemini başlattı. Tahran’ı başkent yapıp, İran’da düzeni sağladı.

12 Ekim 1813 tarihinde Türklerin dünyasına bir hançer misali saplanan, Rusya ile İran’ın Kaçar Hanedanı arasında imzalanan Gülistan Antlaşması, Türklerin dünyasının geçiş hattı olan İran ve Azerbaycan topraklarını ikiye bölmüştür. Kuzey Azerbaycan Rusya’ya bağlanmıştır, Güney Azerbaycan ise İran’da kalmıştır. Bu kara bir leke misali tarihimizde duran bölünme 10 Şubat 1828 tarihli Türkmençay Antlaşmasıyla pekişmiş, Revan, Nahçıvan ve Talış Hanedanlıkları Rusya’ya verilmiştir. Türklerin dünyasının birliktelikleri tarih sahnesinde işte bu hadiselerle hırpalanmıştır. 19. asır Türklerin, tarihlerinde geçirdikleri en zor zamanlardan birini teşkil etmektedir. Nitekim bu dönemlerde ekilen nifak bugün mahsullerini vermektedir. Emperyalizm, İslam coğrafyasını ölüm ile yaşam tercihine sevk etmektedir. Unutulmamalıdır ki; İslam ve Türklük birbirlerinin yaşayış sebebidir. İçerisine nifak sokulmuş, katil emperyalizmin tuzaklarıyla donatılmış Türk-İslam âlemi dâhili ve haricî bedhahları zelil kılmalı, mevcut mukaddes mefhumlarını, yeniden muvaffakiyete erdirebilmek için yaşatmalıdır.

İslam’dan önce olduğu gibi İslamiyet’ten sonra da İran coğrafyasında yöneticilik genellikle Türklerin elinde bulunmuştur. Yani bu coğrafya Türklüğün kaderini etkileyen bir coğrafyadır. Türklüğün muzafferiyeti de muhakkak bu coğrafyanın çalkantılarıyla doğru orantılıdır. Nitekim günümüzde İran’ın hemen her bölgesinde Türk nüfusu bulunmaktadır. İran’da Fars Şah Rıza Pehlevî yönetiminden sonra Ayetullah Ruhullah Humeyni yönetiminde İslam hukuku ve Şiî mezhebi görüşlerini esas alan şeriat cumhuriyeti kurulmuştur. Yeni kurulan düzende Güney Azerbaycan Türklüğü Fars rejiminin baskıları neticesinde beraberinde zulmetler içinde kalmıştır. Ancak yeni (devrimci) yönetim bazı haklar da tanımıştır. 30 milyonu aşan nüfusuyla Güney Azerbaycan Türklüğü, bütöv Azerbaycan yani bütün Azerbaycan ülküsü için mücadele halindedir. Birbirlerine bağlı ve teşkilatlı hareketleri ile tanınan Güney Azerbaycan Türkleri Türkçenin yaşaması için de elinden geleni yapmaktadır. İran’da Kaçar Hanedanlığı döneminde iki eşit millet var iken, Pehlevî iktidarında ve devamında Türkler üvey evlat muamelesi ile ikinci sınıf vatandaş konumuna itilmiştir. 1945 senesinde Seyyid Cafer Pişeveri önderliğinde Azerbaycan Özerk Hükümeti kurulmuş ancak Fars yönetiminin kanlı müdahalesi neticesinde yıkılmıştır. Bu hükümet kısa sürede çok iş başarmış, kültür ve eğitim alanlarında atılımlar yapmıştır. İlkokul öğrencileri için Ana Dili adlı altı ciltlik ders kitabı yayınlanmış, Tebriz Üniversitesi’nde Türkçe eğitime başlanmış, radyodan Türkçe yayın başlatmışlardır. Hükümet kanlı müdahale neticesinde ortadan kaldırılınca bu Türkçecilik faaliyeti sonlandırılmış, Türkçe yasaklanmış, bütün kitaplar toplanıp imha edilmiştir. 14 Aralık 1946 tarihinde Fars yönetimi, Güney Azerbaycan’ı artık her manada işgal etmiştir. İran yönetimi, Güney Azerbaycan’da otonomi isteyen Azerbaycan Türklerinin ileri gelenlerini hapislere atmış, sürgün vermiş, mallarına el koyarak Farslara dağıtmıştır. Alçakça süren Farslaştırma politikası şahlık dönemi boyunca devam etmiştir.

1960’lara gelindiğinde rejim az da olsa Türklerin sosyo-kültürel çalışmalarına imkân tanır hale gelmişti. İmkândan kastımız beş yahut altı tane haftalık dergidir. Fars diktası genellikle milli şuurun artışında edebi çalışmaları mühim görerek, bunlara izin vermemekteydi.

Bu süreçlerden sonra bölgede Türk dili ve edebiyatı can çekişmekteyken, merhum şair Şehriyar;

Bir uçaydım bu çırpınan yelinen,
Bağlaşaydım dağdan aşan selinen,
Ağlaşaydım uzak düşen elinen,
Bir göreydim ayrılığı kim saldı?
Ölkemizde kim kırıldı, kim kaldı?

diyerek Heyder Baba’ya Selam şiirini Türklüğe armağan etmiş ve Türk dili ve edebiyatının yeniden canlanmasına vesile olmuştur. İran’da böylelikle Türkçe yazma temayülü güçlenmiş, Türkçe bazı kitaplar yayınlanmıştır.

İran’da Fars şovenizmi ideolojik ve kökleri emperyalizmle bağdaşır haldedir. Pehlevî döneminin hâkim ideolojisidir. Esas amaçları diğer etnik grupları panfarsizm saldırganlığıyla, Farslaştırmaktır. Bu Fars tavrı İslam İnkılâbı devrinde meselelerin değişmesi nedeniyle azalsa da günümüzde yeniden daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmıştır. Ancak Güney Azerbaycan’ın kahraman Türk gençliği faaliyetlerini bırakmamaktadır. Türkmen Türkleri Yaprak ve Sahra dergilerini çıkarmakta, Tahran, Tebriz, Erdebil, İsfahan, Zencan, Hemedan gibi şehirlerdeki üniversite öğrencileri ise milli şuura hizmet gayesiyle, Türk kültürünü araştırma-yaşatma dergileri çıkarmaktadır. Bunlardan bazıları; Araz, Bakış, Baykuş, Birlik, Çağrı, Dan Ulduzu, Heyder Baba, Kimlik, Kopuz, Köroğlu, Ulkam’dır. Gençler: “Biz yalnız öz dilimizi seviyoruz, onun yok olmaması için bir milli vazife olarak dilimizi hıfzetmek kararına vardık. Şehriyar dergisi bu yolda ilk adımdır.[5]”  diyerek sorumluluklarının bilincinde olduklarını, Türklerin dünyasına daima hizmet edeceklerini kararlılıkla bildirmektedirler.

İran’da 2006 yılı içinde resmi yayın organı olan İran Gazetesi’nde Türklere hamam böceği atfı yapılmış. Türk milleti tahkir ve hakaret ile karşı karşıya kalmıştır. Üstelik hamam böceğinin nasıl yok edileceğinin tarifi yapılmıştır. Ayaklanan Türkler elli şehit vermiştir. Ülke genelinde 21 bin insan gözaltına alınmıştır. Panfarsistler İran’daki çok milletliliği, bölgenin tarihi Türk yurdu olduğunu bilip ve kadim topraklarımızda eşit yaşamayı kabul etmemize rağmen, gerçekleri görmezden gelerek, küresel oyun kurucuların bu coğrafya için yaptıkları planın piyonu olmakta kararlıdırlar.

Sonuç niyetine;

Görüldüğü üzere Türk milletinin birliği için hayati önem arz eden İran coğrafyasının bugünkü(!) sahibi Fars milletinin Türk düşmanlığı bölgeye ekilen emperyalist nifak tohumlarının boy verdiğinin göstergesidir. Bölgede faşizan baskının Türk kimliğini daha fazla rahatsız etmesi halinde hassaten Fars toplumunun, idrak etmeyi istemediği gerçekleri günün birinde felaketler eşliğinde yaşaması kaçınılmaz olacaktır. Bölgede yaşayan Bîbaht Güney Azerbaycan Türkleri kimlik ve anadil mücadelelerini verdikleri için Pan-Türkizm yayılmacılığı yaparak ülke güvenliğine karşı eylemlerde bulunmak suçlamalarıyla karşılaşmaktadır. Çok sayıda Türk aydın, gazeteci ve akademisyen İran hapishanelerinde çeşitli zulümlere, işkencelere tâbi tutulmaktadır. İran’da Türklerin bin yıllık egemenliği döneminde Farslar asla böyle baskılarla karşı karşıya kalmamışlardır. Türk milleti tarihinin altın çağlarını yaşarken Müslüman milletlerin dillerine ‘’elsene-yiselase-yi İslami’’ yani -üç İslam dili- tabiriyle sahip çıkmış, yaşaması için çaba sarf etmiştir. Zira Türk milletinin kahraman idarecileri, hakanları, şahları, sultanları, ölüm eşiğindeyken bile Hakk’ı söyleyecek, şuur ve güç sahibi olduklarını cihana kanıtlamışlardır. Küreselleşen dünyanın oyun kurucuları, milletlerin yaşamasında hakim unsur olan milli kültür kavramını felç etmek isterken, İslam ülkelerinin içine düştüğü darboğaz onların gözlerini karartmaktadır. Türk milletinin her bir ferdi İslam inanç ve ahlâk nizamı çerçevesinde âlem-i İslam’ın mukadderatını azimle refaha kavuşturmak için çalışmalıdır. Bu bağlamda milyonlarca Türk’ün yaşadığı, binlerce yıldır Türkçe konuşulan İran coğrafyası Türklerin dünyasının birleşebilmesi için bir köprü hüviyetindedir. Asya ve Avrupa için İstanbul neyse, Türklerin dünyası için İran odur. Fars baskı yönetimi, İslam medeniyet anlayışının evvelki yıldızı, bugünkü umudu olan Türk milletinin tüm değerlerine saygı duymalıdır. Bu bağlamda Güney Azerbaycan Türklerine büyük görevler düşmektedir. Bölgedeki mücadelelerini, ilmî istidatları ile azim, istek ve inançları devam ettirmelidirler. Tarih, her safhasında kimi zaman tamamının kimi zaman ayrı ayrı Türk topluluklarının karanlıklar ardından doğan güneş misali aydınlandığına şahit olmuştur. En az beş bin yıllık Türk milleti, tarihinin en zor zamanını yaşamaktadır. Bunun farkına varan Türk gençliği şartlar ne olursa olsun kanının son damlasına kadar mücadele etmekten geri durmamalıdır. “Harayharay men Türkem!” nidalarıyla kalkan yumruklar arşı delecek kuvvete sahip olmalıdır. Zira Türklerin dünyası ve İran asla birbirinden ayrı düşünülemez. Bakü, Tebriz, Ankara hattı Türk milletinin kalpgâhı olmakla birlikte karargâhı ve Turan’ın parolasıdır.

KAYNAKÇA

[1]BLAGA Rafael (1997), İran Halkları El Kitabı.

2İran’da Türk Düşmanlığının Kökleri, REZMİ Maşallah

3GÜNDÜZ Tufan, Son Kızılbaş Şah İsmail, 2016

 

4Tirzen: okçu, ok atan kimse

5Öğrencisel Dergilerin Özel Sayısı, 7 Mart 1380