Türk Cumhuriyeti daha henüz yarım asrını doldurmamıştı ki, Türk Milleti 20. Yüzyıl’da tarihinin ikinci varlık yokluk meselesini ortaya koyuyordu; bu misyonun adı ise Ülkücü Hareketti. Dillere destan olmuş ve istikbalin bir şeref nişanesi olarak anılacağına inandığımız bu davanın ilk şehidine, Ruhi (Kılıçkıran) Ağabeyimizin aziz hatırasına hürmetle yazacağız bu satırlarda. Aklımızın telaffuzunda hep “İlk can, ilk kandın; toprağa düşen ilk fidandın.” diriliğiyle beliren şehidimizin şahadetinin 50. sene-i devriyesinde onun fazilet, iman ve vicdan namına verdiği mücadelesinden bahsetmeye çalışacağız.            

Belki maddeten az ama manen kaç ömre bedel olması gerekir hesap edemeyeceğimiz yaşamı 1946 senesinde Osmaniye’nin Rızaiye Mahallesinde dünyaya gelmesiyle başlamıştı. Babası Ömer Efendi’yi kaybettiğinde çocuk yaşlarıydı, annesi Münire Hanım ve ağabeyi Hüseyin’le çetin bir hayat kavgasına daha küçüklükten girişmişti. Babası vefat eden bir ailenin artan yoksulluğu, onun omuzlarına ilkokul çağlarındayken yüklüyordu geçim derdini. Ailesine katkıda bulunmak için okulun tatil günlerinde simit satıyordu; lise dönemleri de dâhil sürmüştü bu durum.                                                                                                                                                                                         

Lisedeyken düzenlenen bir müsamerede okunacak şiir için öğretmenin görevlendirdiği ismin kendisi olmasına sevinmişti sevinmesine ama buruk bir sevinçti bu. Müsamere günü giyeceği ceketi, ödünç olarak almıştı; sırtında o ceketin tarifi zor ağırlığı altında okumuştu şiiri. Maddî yoksulluğun mahcubiyete dönüştüğü o kürsüde hissettikleri, genç yaşında doruğa ulaştıracağı manevî erginliğin filizleriydi aslında. İçinde gün geçtikçe başaklanan bu büyüme hikâyesinin adı, Hakk’a hizmet için haksızlıkla savaşma; sonuna kadar savaşmak idi.

Osmaniye’den Ankara’ya, genç Cumhuriyet’in başkentine uzanacaktı artık yaşamı; 1966 yılında kaydolmuştu kazandığı Ankara İlahiyat Fakültesine ve geride bıraktığı gözü yaşlı bir aileydi ki en çok da annesi ister istemez kederliydi bu ayrılığa. Osmaniye’nin yanında boğucu bir insan kalabalığıydı Ankara Ruhi Kılıçkıran’a göre, şehir büyük ama ona dar geliyordu. Ankara Garı’nda trenden indiğinde ilk önce Anafartalar Caddesine yöneldi; Ulus’a doğru giden bu caddeye baktığında dalıp gitmişti. Gözünün önünden Kurtuluş Savaşı’nın olduğu zor ve mücadele dolu yıllar geçiyor gayr-i ihtiyarî adımlıyordu eski meclise doğru. Osmaniye’deki arkadaşlarının saklamış oldukları mektupların birinde de bahsetmişti bundan Ruhi Kılıçkıran ve şöyle diyordu: “Gardaş Ankara çok boğucu geliyor, ilk olarak Anafartalar Caddesini gezdim; eski zor dönemleri âdeta yaşadım.”             

Kafasını bir topladı ki evvela barınma sorununu halletmesi gerektiğini anladı; okuluna kaydını yaptırdıktan hemen sonra Site Yurdu’na yerleşti. Kısa zamanda hem okulunda hem de kaldığı öğrenci yurdunda sevip saydırmıştı kendisini. İkna kabiliyeti yüksek, davranışlarıyla sürekli emsal olan bir insandı. Aynı zamanda ailesini de geçindirme sorumluluğu olan ağabeyi Hüseyin’in göndermeye çalıştığı harçlıklarla idâme ettirdiği tahsil hayatı da maddî sıkıntılarla başlamıştı fakat o yenilmez bir disiplinle bağlıydı yaşamına. Hatta birçok dalında başarılı olduğu sporun bu ruh disiplinine ve mücadeledeki dürüstlüğe kaynak sağladığını düşünüyordu.

Ruhi Kılıçkıran için yegâne gaye okulunun bitmesi ve davasının muzaffer olmasıydı; bu uğurda geride bıraktığı günlerinde ne kadar dara düşerse düşsün memleketinden yardım talebinde bulunmuyordu. Açlıkla bile imtihan olduğu anlar olmasına rağmen bu hâli hiçbir şekilde ailesine yansıtmıyor, mektuplarında sürekli iyi(?) olduğunu söylüyordu. Osmaniye’ye gitmek ayrıca bir yol masrafı çıkaracağından bundan dâhi iktisat ediyordu Ruhi Kılıçkıran, ailesiyle birlikte geçirmek için can atsa da dinî bayramlarda sadece bir mektup yazıyordu onlara. Hasretti ama mecburiyet daha ağır basıyordu. Yine bir bayramdı; 1967’nin Kurban’ı, anacağına gönderdiği fotoğrafının arkasına “Bensiz geçen Kurban Bayramınızı kutlar… Ellerinizden saygıyla öperim!” notunu düştü. Mutsuzdu, elinde değildi. Çaresi, ıstırabı olan, ıstırabında bir fikrin elbisesi giyindirilmiş olan her büyük adamda olduğu gibi yazmaktı. Çok kez yalnızlığını paylaştığı not defterinin sayfalarında bunun izleri hep olurdu zaten. O sayfalardan birine, bayramda sıladan ayrı düşmenin huzursuzluğu ile yazdı; Arif Nihat Asya’dan bir beyitti yazdıkları. Onun o anki duygularına ses veriyordu sanki: “Bayram dedi; ben mutluların bayramıyım, toplum dedi; mutsuz kişiler toplamıyım.”

Yazdıkları sadece dertleşmelerinden ibaret değildi tabi, o defterden bazen manifesto niteliğinde notlar çıkardı. Hatta bir sahifesinde kalın çizgilerle iyice belirginleştirilmiş şemada “Milliyetçilik” yazan kümenin karşısına üç adet umde çıkarmıştı; bunlarda sırasıyla ana hakkı, din ve vatandaşlık yazıyordu. Anlaşılıyor ki ona göre Türk’ün milliyetçi olması elzem bir durumdu. Çünkü bu en başta, bir annenin evladına vasiyeti nispetince yerine getirilmesi gereken bir hâldi. Sonra da inanan bir insanın sorumluluğuydu ona göre; en son olarak da bir aidiyet meselesiydi ki tâbii olunan millete karşı görevdi bu. Yalnız Türkiye öyle bir zamandaydı ki inanç kavramı, millî kültür, manevî değer gibi kelimelerin ifade ettikleri açık bir tehdidin ve yer yer de saldırının etkisi altındaydı. Bu tehdit ve saldırı sahiplerinin ise bu hususları konuşmaya dâhi tahammülleri yoktu; baştan bir set çekip olduğu gibi reddediyorlardı. Umumî her ortamda en ufak bir fırsatı krize çeviren bu zihniyetin, her türlü tahrik çabası karşısında çelikleşmiş iradesi ile baş eden Ruhi Kılıçkıran, geri adım atmaz tavrıyla şahadet gününü hazırlıyordu artan olaylar karşısında.

Taviz vermek asla bir alternatif olamazdı o yıllarda Ülkücü için, o da öyle yapıp asla taviz vermedi; okulda, yurtta inandığı gibi yaşadı ve inandığı gibi mücadele etti. Bu mücadelenin yansımalarından biri olarak, şahadetinden birkaç ay önce İlahiyat Fakültesinde düzenlenen bir açık oturumda “Saadetin Sırrı ve Allah ile Resulüne İnanmak” başlıklı bir konuşma yaparak dikkatleri iyice çekmişti üzerine. Ruhi Kılıçkıran’ın 50. şahadet yıldönümünde kaleme aldığımız bu yazının bir ülküsü varsa eğer, o da Ruhi Kılıçkıran’ın bundan en azından bir elli yıl sonra daha hatırlanması adına bir vesile olması ümididir; o yüzden biz Ruhi Kılıçkıran’ın her çağa hitap edebileceğine inandığımız konuşmasının metnini buraya aynen nakledeceğiz.

 “Bir kişi saadeti aramaya başladı mı onu bulamamaya mahkûm demektir. Saadet, vitrinlerdeki bedelini ödeyip sardırarak alıp götürdüğümüz eşya değildir. Saadetin yollarını, çevreyi kendi arzularınca kontrol etmekte, zorbalıkta, hilekârlıkta ve yalan uydurmakta arayanlar hüsrana uğramışlardır.

İnsanla her sahada çarpışan tabiat, onu kendi eline almak, esir etmek ve onu kendi potasında birtakım psikolojik faktörlerle eritmek ister. Önce, inanan fakat inandığını tatbik edemeyen bu günün adamını etkileyen ve çoğuna şekil verebilen bir takım ruhî olaylardan bahsedeceğiz. İlk tesir; kıskançlık duygusu: Saadetsizliğin en mühim sebeplerinden sayılan bu faktörün kökü derinlerde, çocukluk çağlarında görülebilir. Bir ailede iki çocuktan biri daha fazla seviliyorsa, sevilmeyen çocuktaki kıskançlık duygusu büyüdükten sonra da devam edebilir. Bir memur normal bir aylıkla geçinirken, kendisinden hiç de üstün olmayan birinin daha fazla aylık aldığını duyduğunda, eğer kıskançsa, haksızlığa uğradığı düşüncesiyle kendi kendini yemeye başlar. Aldığı maaşı yetersiz bulur. Bu durumda eğer kendisinden üstün maaş alan kimse de kendinden üstünleri kıskanır ise düzen bozulur, fertler arasında bir hoşnutsuzluk baş gösterir. Şunu iyi bilmelidir ki, her zaman mukayeseli düşünme metodu, kötümserlik ve başkalarını kıskanma ve elindeki imkânlarla yetinmeyip bulunduğu duruma şükretmeme daima kötü sonuçlar verir. İnsan bu kötü durumlardan kurtulabilmek için şöyle düşünmeli; Benim elimde bulunan şeyler, başkalarının elinde bulunan şeyler yüzünden değerini kaybetmemeli. Yani kadere rıza göstermek…

                İkinci mesele; mevkiimiz ne olursa olsun heves etmedikçe ve hoşnut olmadıkça saadete ulaşamayacağız da: Eğer saadet peşinde koşuyorsak, heves etmeliyiz. İlgili olduğumuz konuyu bütün gönlümüzle istemeliyiz. Filozof Epiklet der ki: “Sen istedikten sonra karga sana uğur getirir.” Bu sözü ile isteğin her şeyi gerçek saadete çevirdiğini söylüyor.

Saadetin sırrına ermenin önemli prensiplerinden biri de sevgi meselesidir. Bir insan sevilmediği duygusuna kapılabilir. Bu kişi çocukluğunda ya sevilmemenin acısını tatmıştır, ya da kendisinin sevilecek bir kimse olmadığı kanısına varmıştır. Bugünkü deyimiyle aşağılık duygusuna kapılmıştır. Böyle kişiler çoğu zaman içine kapalı kimseler olup, sevgi noksanlığı onlara güvensizlik duygusunu aşılar. Hayatı güvenle karşılayanlar, güvensizlikle karşılayanlardan daha mesutturlar. Saadetin prensiplerinden birisi de kötü havada iyi düşünmek sanatıdır. Meselâ, yağmurlu bir günde bir takım kişiler yolların çamur olacağını, bazıları çimenlere artık oturulamayacağını, kimisi de mahsullere zarar vereceğini düşünerek üzülürler. Bunlar insan psikolojisi icabı malûm şeyler. Hâlbuki böyle sızlanıp duracağına yağmuru güzel ve eğlendirici bir şey kabul edip, ondan zevk almaya çalışmak lâzımdır. Böyle düşünmeye kendimizi alıştırdığımız an saadet ve mutluluğa doğru, adım adım yaklaşıyoruz demektir. Bu yüzden kapalı havada açık yüzlü olmalı!

Bazı gurur sahibi kimseler vardır. Onlar birliğin azametini bilmeyen, insanî kıymetlere değer vermeyen kişilerdir. Ona gurur veren, onun ruhunu canavarlaştıran şey ortadan kalktığı an perişan olacaktır. Bu kişi, hak için ateşlere düşüp çile çekmezse, içindeki gurur ejderini öldürmezse saadete erişemez.

Saadet prensiplerinden biri de gönül almaktır. Böyle bir kaide ilk bakışta hayret uyandırabilir. Gönül almak, yalancılık ve dalkavuklukla değil, bizim anladığımız manada temiz duygularla, riyadan uzak olarak yapılan gönül almadır. Nahoş bir hadiseyi gönül hoşluğu içinde halletme her iki tarafı mesut etmeye kâfi gelecektir.

Saydığımız olayların bir memleketi ve bir vatanı yoktur. Bunlar insanlar arasındaki ortak dertlerdir ki kişi bunları kalbine bir nakkaş ustalığında işlemelidir. Bu dertler milletleri çeşitli kötülüklere ve cinayetlere sürüklüyor. Bugün neden bir devlet, yaşayabilmek için başka bir devlete aç kurt iştihasıyla saldırıyor? Neden hürriyet adına, hürriyet ocakları söndürülüyor? Yaşamak neden hileye, zorbalığa, yalana ram olmaya başladı? Neden bazıları, insanlığı ve kendini unutmak için çılgınca eğlenceye dalıyor? Neden bazıları intihar edip, bazıları kendi kabuğuna çekilip ölüm sessizliğinde susuyor? Nedendir insanoğlundaki bu Everest yüksekliğindeki, okyanus dalgaları çokluğundaki dert? Bu derdi, bu saadetsizliği çok filozof, çok âlim işledi. Bazıları bu dertlerden kendini kurtaramayıp kör tabiatın esiri oldu. Gerçeği bulanlar ellerindeki formül ile tabiata meydan okudular. Bu gerçek, bu formül saadetin sırrı sorusunun tam, eksiksiz cevabıdır. Onu bir çırpıda söylüyoruz…

Madde âlemini, mana âleminin potasında eritmedikçe, maddenin esaretinden kurtulup İlâhî Aşk’ın tesirine girmedikçe saadet yoktur.

Bazı ahlâk kurallarıyla insanları saadetin sırrına ulaştırmak isteyen pek çok filozof yetişmiştir. Bunlar ne derse desin; İlâhî saadeti, Allah’a ve Resulüne inanmanın dışında arayan kişinin, saadet anlayışı tek kelime ile boştur.

Hz. Muhammed, amcası Ebu Tâlib’in ölümünden sonra Müslümanlığı yaymak için civar kabilelere yanında azatlı kölesi olduğu halde gitmişti. Gittiği Taif halkı Müslümanlığı kabul etmediği gibi, Peygamber Efendimizi taş yağmuruna tutmuşlardı. Mübarek vücudu şerha şerha kanamış olduğu halde o, Allah’a inanmışlığın verdiği vecd içinde “Allah’ım, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.” diyordu. Bu söyleyiş, bu kendinden geçercesine hoşnutluk, İlâhî saadete ermişliğin, öz varlığı benliğinde duymuşluğun açık örneğidir. Saadetin sırrını en iyi şekilde tasavvufta görmek mümkündür!

Tasavvufa göre kişi ancak, saadeti Allah’ın birliğinde bulacaktır. Allah’ı bilme ilimle olur. İlimde birlik yoktur. Bu biliş sonsuz bir aşktır. Bu aşk insanı kendi benliğinden geçirir, Allah’ın varlığında yok eder. Bu suretle bütün huzursuzluğun kaynağı olan beşerî varlık ortadan kalkınca kişi saadetin gerçek anlamına ulaşmış olur. Saadete ermek için önce nefs-i emmareden kurtulmak ve derece derece nefs-i mutmainneye doğru ilerlemek lâzımdır. Birçok dereceler aştıktan sonra ilâhî saadete erişebilir!

                Netice olarak biz saadeti, Allah’ın kendine verdiği aşkın tesiriyle her şeyinden vazgeçercesine “Ben hiçim…  Allah ve Resulü her şeydir!” diyen, günün her saatinde nefsi ile cehd yapıp mücahitleşen, sessiz fakat büyük müminlerin gözbebeklerinde, nurlu alınlarında, inançlı gönüllerinde arıyoruz.


                Hedefteki adam, bakın ki bir derviş edasıyla konuşan ve etrafını âdeta büyülemek tesiriyle etkileyebilen bir Anadolu yiğidiydi; o etraf ki Ruhi Kılıçkıran ile davası çevresinde kalabalık kabiliyle büyüyordu. Kalabalık demişsek kendisini her an gösteren bir şey olacak değildi hem, hem de mağrur bir adamdı ki o mütemadiyen tek başına olurdu. Böyle günlerden biriydi; Ruhi Kılıçkıran Site Yurdu’nda iftarını açmanın hazzına ermiş dua ediyordu. O esnada suflesini Marx ve Stalin’den alan güruhtan bir grup da kantindeydi, Ruhi Kılıçkıran’ın feyzi karşısında deliye dönmüş olacaklar ki sözlü ithamlarının ardı arkası kesilmiyordu. Önce biraz tepkisiz kalsa da sonra dayanamadı Ruhi Kılıçkıran, yanına boş bir sandalye çekti ve grupta elebaşı olarak tahmin ettiği kişiyi yanına davet etti; ona Türk Milletinin mukaddes değerleriyle bu şekilde tahkir ve tezyif edercesine konuşmasının doğru olmadığını, isterse bu konuları konuşabileceğini söyledi. Aldığı karşılık ise kendisinde hâsıl olan insanca muamelenin onda biri kadar bile değildi. Karşıdaki fikriyat fukarası, Yaradan’ı ve Yaradan’ın dinini kasıtla “Olmayan şeyleri tartışacak değiliz burada…” diyerek kestirip atmıştı. Ruhi Kılıçkıran baktı ki böyle olacağı yok yeniden duymazdan gelmeyi denedi, ama bir yere kadar. Malum şahıs küfürlerinin şiddetini giderek arttırmıştı; Ruhi Kılıçkıran hâlâ bu küfürleri sona erdirmesi uyarısında bulunuyordu. İnsanın da sabrı ne kadar sınanabilirdi… Derviş gibi adam, belli ki duydukları hakaretlere olan sinirinden demir gibi sıkmıştı yumruğunu deminden beri; bir anda beton etkisiyle suratında bulmuştu bu yumruğu mahlûkat. Ruhi Kılıçkıran’ın haklı yumruğuna haince çullanmıştı.        Komünizmin gayr-i meşru çocukları ve bir silah sesi duyuldu o anda. Bu artık ölümün sesiydi; öyle ki bir “Yandım Allah!” sesi karışmıştı buna. Allah davası güden, Allah sevdalısı bir gencin, Allahsızlarca katlinden çıkan bu ses ki dalga dalga sarmıştı Anadolu’yu, yayılıyordu.

Attığı yumruk hâlâ sıkılıydı kırılmış sandalyelerin üzerine yığıldığında, yavaş yavaş gevşedi eli; sade bir hoşlukla ve mazlumca döndü başı hafifçe, geriye doğru yaslanıp usulca yumdu gözlerini, küçük bir aralık tekrar açtı. Koynundan çıkardığı kanlı eline takılmıştı gözleri; bir ılıklık yayıldı vücuduna, bu ılıklığı ve hemen arkasından soğuk soğuk terlediğini hissetti. Bir daha kapattı ki bu artık bir daha açılmamak üzere olan son kapanışıydı o gözlerin, göz perdelerinde bir muazzam film vardı artık; kendini Osmaniye Ulu Camii’nin minberini adımlarken görüyordu başında beyaz takkesi, sırtında cübbesi, yüreğinde ülküsüyle ve o minberden yükseliyordu sonsuzluğa.

Ergenekon’dan çıkışımıza şahit ilk şehit Ruhi Kılıçkıran’dı artık o…

Onun başlattığı kervana nice katılanlar olacaktı, hatta 47 yıl geçecek aynı kavgaya; aynı davaya Çakıroğlu Yılmaz Fıratlarımızı şehit vermeye devam edecektik. Ruhi Kılıçkıran’dan yedi sene sonra, kendisinin şahadete erdiği günle neredeyse aynı olan bir tarihte, 5 Ocak 1975’te ebediyete intikal eden Bayrak şiiri ile bayraklaşmış şairimiz Arif Nihat Asya ise “Onlar” demişti bu kervanın ismine. Binlercesini anarken Yusuf yüzlülerin Ruhi Kılıçkıran’dan Fırat Çakıroğlu’na “Onlar” diyorduk:

Nerde kaldı o çağlar ki;

Analar kurt doğururdu.

Hilkat insan çamurunu,

Destanlarla yoğururdu.

Nerde o yiğitler ki, gür

Sesleri ülkeyi bürür;

“Yürü!” dese dağlar yürür,

“Dur!” dese kalpler dururdu.

Yeryüzünün göbeğinde,

Kuruldu Kurultayları…

Günleri sönmek bilmedi,

Yere düşmedi ayları… Haklarını bize helâl etsinler demeye hakkımız yok, diyeceklerimiz ancak dualarımız olmak zorundadır; yüzümüz ve arımız ancak bunu yapmaya muktedirdir. Cennet-i Âlâ’da; Şanlı Peygamberimize, Hz. Ali’ye, Bilge Kağan’a, Hoca Ahmet Yesevî’ye, Dede Korkut’a, Alp Arslan’a, Yunus Emre’ye, Selahaddin Eyyubi’ye, Sultan Fatih’e, Şeyh Şamil’e, Enver Paşa’ya, Osman Batur’a, Başbuğ Türkeş’e ve Muhsin Başkan’a komşu olsunlar inşallah.