Kitaptan başımı kaldırdım. Öğrendiklerimden haz duyuyordum ve başkalarına da anlatmak istiyordum. Keşke diyordum keşke beni tek kendime bıraksalar ve ben hep böyle okusam, araştırsam, düşünsem, yazsam. Ama kenarımda akan dünya beni bırakmıyordu, bırakmayacaktı.

Etrafıma bakınmaya başladım. Çalışma odamda yalnızdım. Odaya sessizlik hakimdi. Beni rahatsız eden tek şey dakikada bir öten duman alarmıydı. Ona da yavaş yavaş alışmıştım. Dinlendiğimi hissedip kitaba büyük bir hevesle tekrar dönecekken bugün antrenmanım olduğu aklıma geldi. Canım sıkıldı. Hiç gidesim yoktu. Bugün de üşengeçliğim üzerimdeydi. Biraz bekledim. Gitsem mi gitmesem mi bir türlü karar veremiyordum. Bir anda içimden gelen bir cehtle ayağa kalkıp hazırlanmaya başladım. Çantamı alıp yurttan çıktım. Otobüse son anda yetişmiştim. Otobüste üşengeçliğimi yendiğim için kendimi tebrik ediyordum.

Spor salonuna vardığımda arkadaşlarım ısınma hareketlerini yapıyordu. Ben de üzerimi değiştirip onlara katıldım. Geçen sefer ki antrenmana katılmadığımdan hareketler biraz beni zorluyordu. Yine de hakkını vererek yapmaya çalışıyordum. Isınma bittiğinde üstüme yorgunluk çöktü. Hoca herkesin bir köşeye geçip kum torbalarında gösterdiği teknikleri uygulamasını söyledi. Bende münferit bir şekilde kendimi fazla yormadan kum torbasını yumruklamaya başladım. Birkaç tane yumruk atıp dinleniyor sonra birkaç tane daha vuruyordum. Hoca yanıma geldi. Böyle ölü ölü yumruk attığımı görünce: ’’Ne öyle isteksiz isteksiz vuruyorsun. Biraz hırsla vur, nefretle vur. Hiç mi düşmanın yok? Onları karşında hayal et, öyle vur.’’dedi. Bir an düşündüm. Ben bir Türk milliyetçisiydim. Şahsi düşmanım az olsa da ‘’bu faşist’’ deyip beni boğazlamak isteyen fikri düşmanlarım çoktu. Aklıma çok güzel bir fikir geldi. Teker teker veya topluca karşıma fikri düşmanlarımı ve vatan hainlerini alacak birkaç söz söyleyip yumruğu basacaktım. İlk önce tipik bir siyasal ümmetçiyi aldım karşıma:

-Siz evrensel bir din olan İslam’ı daraltıp, anlamayıp Türklüğe düşman tayin ettiniz. Sözde ümmet için ümmetin tek dayanağı olan koca bir milletin milliyetine saldırdınız. Unutmayın ki Türklük olmadan, Türk güçlü olmadan bırakın ümmeti hiçbir mazlum topluluk emperyalizmin pençesinden kurtulamaz. Ümmet bir vücutsa beyni ve kalbi Türk’tür. Sizler beyin kanarken Ali Şeriati gibi Hasan el-Benna gibi Seyyid Kutub gibi ortopedi doktorlarından medet umdunuz. Beynin tedavisi olan Türk milliyetçiliğine karşı çıktınız. Al sana bir yumruk.

Sıra bir komünistte:

-Siz beyninizi nasıl bu kadar birilerine hipotekliyorsunuz anlamış değilim. Hala her an kendisiyle çelişen, eşitlik deyip mazluma kan kusturan, ilmi hiçbir kaideye dayanmayan bir düşüncenin savunuculuğunu yapıyorsunuz. Emperyalizmini gerçekleştirmek için, toprakları işgal etmek için kullandığı fikri Ruslar bıraktı. Siz daha bırakmadınız. Ne kadar soysuzmuşsunuz ki Moskof aşısı bu kadar sağlam tutmuş. Dine, devlete, vatana, millete Moskof’tan daha düşman olmuşsunuz. Al bir yumruk da sana.

Sıra kozmopolitte:

-Siz dünyanın en şerefli kimliği olan şaire ‘bin cihana değişmem’ dedirten Türklüğü benimseyip ‘’ben bir Türk’üm’’ diyemeyen acizler. Komünistlerde Moskof aşısı belli de, size bu topraklarda gözü olan herkes aşısını vurmuş herhalde. Onlar size insanlık, kardeşlik, barış türküleri öğretirken kendileri kaç insanın kanına girebilirizi kaç ülkeyi boyunduruğumuz altına alabilirizi hesaplayıp dünyanın en yıkıcı silahlarını üretiyorlar.

İstedikleri; kültürleriyle, paralarıyla, botlarıyla girecekleri yerde mukavemet gösteremeyecek,  korkak, şahsiyetsiz nesiller oluşturmak. Siz de onların istediklerini gönüllü bir şekilde yapan zavallılarsınız. Al bir yumruk da sana.

Sıra vatan haininde:

-İnsanların en kötü düşkünlüklerinden biri de nankörlüktür. Köpek bile yediği ekmeğe ihanet etmezken sizler yüzlerce yıl bu milletin bu devletin ekmeğini yediniz. Şimdiyse yediğiniz ekmeğe ihanete kalkışıyorsunuz. Söyleyin bu vatan size ne eyledi? Sizin Kerkük’te Türkmenlere yaptığınızın onda birini size yapsaydık şu anda hiçbir sıkıntı çıkmazdı. Sizi kendimizden bir parça saydık, ayrılık gayrılık etmedik. Ama sizler Türk sizi adam yerine koyarken yularınızı gâvura uzattınız. Unutmayın ki bağımsızlık bir karakterdir. Bu karaktere sahip olmayan bir topluluk bağımsızlığa kalkışıyorsa yaşadığı devletten başka bir devletin boyunduruğuna hazırlanıyor demektir. Al bir yumruk da sana.

Sıra modern zübbe ve kokette:

-Korkmayın size vurmayacağım bizim kızlara elimiz kalkmaz. Senin de zaten kızdan fazla bir farkın yok. Sadece birkaç kelam edeceğim. Moda âlemşümul değil beynelmilel bir kavramdır. Dünyaya kültürel olarak hakim milletler modayı oluşturur, kökünden uzaklaşmış diğer milletler de onları taklit eder. İşte sizin moda diye takip ettiğiniz şey budur. İnsanla hayvanı ayıran en önemli faktörler akıl, ruh, idealdir. İnsan ruhuyla insandır ve ruhunu yücelttikçe insanlaşır. Yoksa hayvan da yer, içer, çiftleşir. Soruyorum sizin bu dünyada fiziki bünyenizi doyurmaktan başka bir derdiniz var mı? Bence en önemli sorunlarınız: ‘bugün ne giysem, hangi restoranda yemek yesem, hangi diskoda takılsam, kiminle fingirdeşsem, hangi oyunu oynasam’ vesairedir. Sizle hiç uğraşamam, cehenneme kadar yolunuz var demek isterdim. Ancak siz sadece kendinizi değil; medyayla, sokakta görünmenizle, başkalarının desteğiyle Anadolu’nun tertemiz evlatlarını da zehirliyorsunuz. Hiçbir değeriniz yokken kendinize özendiriyorsunuz. Bunun için sizin ve faaliyetlerinizin karşısında olacağım.

Sıra kurt postu giymiş çakalda:

-İnandığı hayatı yaşamayanlar yaşadığı hayata inanmaya başlar. Sizler ülkücü ağabeylerimizin kanıyla, canıyla, imanıyla kurduğu müesseselere bu milletin öz yuvası olan müesseselere it çakal yuvası dedirttiniz. Ülkücü aday adayı olamayacakken toplumda, ocakta, partide ahkâm kestiniz. Parayla, dalkavuklukla, hileyle hak etmediğiniz makamlara gelip bu millete en büyük ihaneti sizler ettiniz… Al bir yumruk da sana.

Aklıma gelen düşmanlara birer yumruk atarken şevke gelmiştim. Artık ben değil yumruklarım konuşuyordu. Hızlı yumruklar atıyordum. Yumruklarım mütemadiyen inerken bir şey fark etmeye başladım. Düşmanlarım arasında bazen bir fark kalmıyordu. Onlar çoğu kez birbirleri gibi davranıyor. Birbirlerinin savunduğu fikirleri savunuyorlardı. Bunu gördükçe yumruklarımı daha bir hırsla atıyordum ve yanımda hocam beni hayretler içinde izliyordu.

Antrenmandan çıktığımda kendimi bayağı rahatlamış hissettim. Sakin bir şekilde durağa kadar yürüdüm. Biraz bekledikten sonra otobüs geldi. Otobüs tıklım tıklım doluydu. İş çıkışı saati herkes yorgun ve gergindi. Buna bir de otobüsün havasızlığı eklenince yolculuk çekilmez hale geliyordu. Otobüste bir uğultu ve bu uğultuyu az da olsa geçen kahkaha sesleri vardı. Bu kahkaha seslerinin sahibi iki gençti. Yolculardan bazıları onlar kahkaha attıkça dönüp kızgın kızgın bakıyor, çoğu ise hiç takmıyordu. Yanımdaki amca dayanamayıp onlara bağırmaya başladı: ’’Edepsizler, ahlaksızlar sizin gürültünüzü çekmeye mecbur muyuz? Bunca insanı rahatsız etmeye utanmıyor musunuz?’’ Gençler de karşılık verdi. Ortalık kızışıyordu. Her an birbirlerine girebilirlerdi.

Tam birbirlerini boğazlayacakken önden bir ses geldi: ’’Şimdi de sen hatta onlardan daha çok rahatsız ediyorsun milleti amca!’’ Evet, amca daha çok bağırıyor, bizi daha çok rahatsız ediyor ama bunu ya anlamıyor ya da umursamıyordu. Sadece karşısındakilere suç buluyor. Onları hırpalamak için can atıyordu. Belki de otobüstekilere gövde gösterisi yapmaya çalışıyordu.

Bir anda muhitimdeki hayat dondu. Kafamda şimşekler çaktı. Gözlerim canavar görmüş gibi açıldı. ’Acaba’ dedim gerisini getiremedim. Aklım dondu. Aldığım nefesi hissetmez oldum. Dikildiğim yere mıhlandım. Allah’tan durağa yaklaşırken çözüldüm. Vücudum bana büyük bir yük olmaya başlamıştı. Otobüsten inince yurda kadar yürümem çok zor oldu. Yurtta kimseyle konuşmayıp çantamı bir tarafa fırlatıp yatağıma girdim. Yorganı üstüme çektim. Galiba asıl savaş şimdi çıkacaktı -kendimle olan savaş-. İçimden gelen bıçak gibi keskin sese kulak vermeye başladım.

Acaba sen de otobüsteki adamın yaptığı hatayı mı yaptın? Kendine bakmadan kendinde hiç suç bulmadan işi hep başkalarına mı attın? Doğru sen haklısın. Bugün ne yaptıysan mukaddesat sevgisinden yaptın. Ancak sen bugüne kadar elinden gelenin en iyisini yaptın mı? Bir mukayese et kendini başkalarıyla. Mesela Osman Turan lise hayatında binlerce kitap devirmiş. Ya sen kaç kitap devirdin? Kur-an’ı kaç kere baştan sona anlayarak okudun? Hangi sanatı öğrendin? Hangi spor dalında uzmanlaştın? Kaç mazlumu güldürdün? Kaç zalime kök söktürdün? Kaç şiir yazdın? Söylesene daha çok çalışsaydın daha çok isteseydin fevkalade işler başaramaz mıydın? Söyle vatan, millet, ümmet bu haldeyken insanlık ölmüşken eğer ülkücüysen gözünden akmayacak yaş kalmaması gerekirken sen kaç damla gözyaşı döktün? Kaç gece uyuyamadın? Kaç sabahı kitabın başında ettin? Belki de çok çalışsan ülkenin bütün meselelerini halledebilirdin. Binlerce açı doyurabilir. Binlerce sapmışı doğru yola getirebilirdin. Bir ben var mıyım deme gâvur dediğin Dostoyevski bile: ’’Dünyanın neresinde bir çocuk ağlıyorsa ondan ben mesulüm.’’ diyor. Sen Müslümansın. Sen Türksün. Nasıl bu olanlardan mesul olmazsın? Mesulsün her akan kandan, her yanan candan, her dökülen gözyaşından sen mesulsün. Senin gülmeye, bir lahza olsun boş durmaya, gaflet göstermeye hakkın yok. Evet, evet sen bugün kendini hesaba çekmeden, kendi gafletini, tembelliğini, yanlışlığını, eksikliğini, hissizliğini görmeden düşmanlarından hesap sormaya kalktın. Yani yapabileceğin en seviyesiz davranışlardan birini yaptın. Bugün sen antrenmanda asıl kendi hayalini pataklamalıydın.

Savaş sona yaklaşmıştı. Ama bir türlü kendimden hırsımı alamıyordum. Bunun için yarın kalkar kalkmaz spor salonuna gitmeye ve kum torbasında kendimi tahayyül edip bugünkü yumruklardan daha sert yumruklar atmaya karar verdim. Sonra bu kararı almanın rahatlığıyla güzel bir uykuya daldım. Sabah kahvaltı vaktinde uyandım. Güzel bir kahvaltı yaptım. Apar topar hazırlanıp dışarı çıktım. Şansım yaver gitti. Spor salonuna kısa sürede vardım. Salonda kimsecikler yoktu. Üstümü değiştirdim ve kum torbasının karşısına geçtim. En gafletli, şuursuz hallerimi seçip onlara vuracaktım. Boks eldivenlerimi giydim. Gardımı aldım. Tam sağ direği çıkaracakken bahar yorgunluğundan solmuş gülkurusu masum bir yüz belirdi kum torbasında. Gardım düştü, yere yıkıldım. Bu yüz aşkını sahibini bırak kendime bile söylemeye cesaret edemediğim ve deliler gibi sevdiğim kızın yüzüydü. Hayali ilk defa bu kadar canlı belirmişti karşımda. Tam da kendimi çiğneyecekken çıkmıştı karşıma. Demek ki vuracağım ben çoktan ölmüştü ve onunla tekrar dirilmişti. Farkına varmadan ruhuma fırın olmuştu bu sevgi. Aynı Ötüken’de Pars’ın Almıla’ya sevgisi gibi. Alparslan’ın Selcen’e sevgisi gibi.

Ey sevgili, ey sevgili

Bir sen varmış bende benden içeri…