Önceki yazımızda, bütün varlık hadiselerinin insana nispetle mana kazandığını söylemiş ve devlete de bu açıdan bakarak bir tarife ulaşmaya çalışmıştık. Önce insanın varlık gayesi ve yapısının bazı hususiyetleri belirtmiştik. Bir gaye üzre yara­tılmış bulunan ve gayesinin idrakine ulaşan insan, diğer varlık oluşlarını kendi ga­yesine hizmet edecek biçimde tanzim etmek, tabiat üzerindeki hâkimiyetini bu isti­kamette gerçekleştirmekle görevlidir. Devlet de bunlardan biridir; yapısı ve fonksi­yonları itibarıyla, insanın gayesine hizmet edecek şekilde tanzim edilmelidir. Bu açıdan ulaştığımız tarif, devletin insanlar arasında adaleti kurmak ve korumak amacına yönelmiş bir içtimai teşkilatlanma olduğudur. Adalet ve karşıtı olan zulüm kavramlarından da bahsedilmiş ve muhtevaların, bilhassa fonksiyonlar bakımın­dan daha da detaylandırılacağı ifade edilmişti. Şimdi, konumuza bir başka açıdan daha yaklaşmak gerekmektedir. Bu sefer ha­reket noktamız millet ve milletin tarihi misyonu olacaktır. Bu yaklaşımla ulaşacağı­mız sonuçlarla devleti yeniden ve kesin tarifine kavuşturmuş olacağız. Her devlet zaruri olarak beşeri bir unsura istinat eder. Bu unsur, bugün bizim millet dediğimiz beşeri camiadır. Eğer millet, sadece şu veya bu sebeplerle bir araya gelmiş insanla­rın alelade bir toplamı olsaydı, devletin gayesini araştırırken bu hususa dokunmamız gerekmeyecekti. Ama millet tarihi bir misyona sahiptir ve bu görevini ancak devletleşerek yerine getirebilmektedir. Tarihi misyona sahip başka içtimai zümre ve müesseseler de vardır; fakat konumuz devlet olduğu ve devlet de ancak bu beşeri unsurla vücut bulabildiği için, milleti ve onun misyonunu ele alıyoruz. Millet tarihi görevini devletleşerek gerçekleştirdiğine göre, devletin gaye ve fonksiyonları bu misyonla da bağlı demektir.

Millet ve Devlet

Bir buçuk asra yakındır sosyoloji, millet denen içtimai gerçeğin tarifini aramak­tadır. Bu ilim dalı, mevzuuna giren birçok meselelerde olduğu gibi, millet konusun­da da genel geçerli bir tarif veya hükme ulaşabilmiş değildir. Her milletin tarihi macerasının -oluşum sürecinin- nev’i şahsına münhasır olması, onun hakkında ge­nel geçerli bir tarif verilmesini imkânsız kılmaktadır. Her milletin tarihi görevi fark­lıdır ve içinde bulunduğu değişik maddi ve manevi şartlar dolayısıyla, bu görevi gerçekleştirme süreci değişik olmaktadır. Tarihi ve içtimai bir takım benzerlikler, hiçbir zaman bu oluşlardaki orijinalliği inkâr ettirecek nitelikte olamamaktadır. Şu durum, bu konudaki araştırma ve tartışmaların her millet için ayrı ayrı yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır(3).

Dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da, bugün millet diye isimlendirdiğimiz içtimai-tarihi gerçeğin, tarihin her safhasında aynı görünümünde olmadığıdır. Her millet için bugüne göre ayrı ayrı verilebilecek olan tariflerin, o millet üzerinde geri­ye doğru tatbik edilmesi, çoğu kez yanıltıcı olur. Çünkü millet dinamik bir içtimai vakıadır; belli bir zaman kesiti içindeki görünümden alınan ölçülerle bütün bir tari­hi sürecini değerlendirmek mümkün değildir. Milletlerin, bugünkü görünümlerine nazaran verilebilecek tarifler manasında teşekkül ettikleri tarihi dönemler tespit edilebilir, ama bu, milletin o çağda milletleştiği anlamına gelmez; bugünkü tarife o çağda girdiğini gösterir. Zaman içinde değişik görünümler arz edebilen bu içtimai gerçeğin, tarihte zaman zaman milletten başka isimlerle anılmış olması onun mev­cudiyetini inkâra sebep değildir(4).

Millet, ferdin gelişmesini devam ettirebilmek için muhtaç olduğu tabii içtimai çevredir. Fert, belli bir kültür muhitinde doğar ve şahsiyetini bu kültür içinde geliştirir; bu kültürün taşıyıcısı millettir. Kültürler, bir dünya görüşünün millet çapında hayat tarzı olarak gerçekleştirilmesi ile doğar. Milletler aynı dünya görü­şüne sahip olsalar dahi, ırki, coğrafi, iktisadi gibi, maddi ve tarihi misyon gibi manevi hususiyetleri farklı olduğundan kültürleri de farklılıklar arz eder. Fert hangi kültür içinde doğmuşsa, en tabii ve rahat gelişme muhiti de o çevre olur. Millet ve kültürü, zaman içinde bir kesit olarak düşünmeyip, değişik görünümleri içinde bir bütün olarak ele aldığımızda, ferdi daima millet çapında bir içtimai çevrenin içinde görürüz.

Her millet, tarihinin her safhasında muayyen bir fonksiyonu ifa etmekle görev­lidir. Bu görev o milletin gayesi olur. Biz buna tarihi veya ilahi misyon diyoruz. Beşer tarihi başlangıcından itibaren bir kül halinde ve büyük bir perspektiften mü­talaa edilebildiği takdirde, bu misyonların insanlığın macerasını teşkil eden kom­pozisyonunu görmek mümkün olabilir. Her milletin tarihi seyrini, umumi dünya tarihi içinde değerlendirmek suretiyle, o milletin ifa ettiği görevler tespit edilebilir. Burada şu hususa işaret edelim: Milletlere tayin edilen bu gayeler, insana takdir edilen gayedeki manasında ebedi değildir. Bu sebeple bu misyonlar, birinci yazımızda açıklamaya çalıştığımız manada kendi başına, kendine yeter gayeler olmayıp, insanın gayesi istikametinde gelişmeleri için ilahi plandan tayin edilmiş vasıta gayelerdir. Milletler bu tarihi görevlerini yaparken, her zaman ve açıklıkla görevlerinin id­rakinde olamazlar. Bu vazife idrakinin büyük bir kültür hareketi ve heyecan olarak milletin çoğunluğunu kapladığı görülebildiği gibi, bu idrake hiçbir zaman ulaşma­dan vazifesini yapıp tarih sahnesinden çekilen milletler de vardır. Tarihte daha sık görüleni, milletlerin ilahi görevini derinliğine idrak etmiş liderlerin varlığıdır. Bun­lar, büyük kitleleri ayağa kaldıran, milletlerini bu görev şuuru içinde teşkilatlandı­rıp fonksiyonlarını başaran kimselerdir. Türk tarihi bu idrakin heyecan verici sah­neleri ile doludur.

Tarihte, devlet adını verdiğimiz bütün müesseseler, yukarıda kısaca dokundu­ğumuz ve bugün millet diye isimlendirdiğimiz bir içtimai varlığa istinat ederek, onun teşkilatlanan bu milletlerin o çağdaki tarihi görevlerini gerçekleştirmek fonk­siyonunu yüklenirler. Devlet, insanlar arasında adaleti tesis etmek vazifesi yanında bu görevi de yüklenmekle, ferdin gayesini de kucaklayan yüksek bir değer iktisap eder. Millet bu misyonun idrakine kavuşup, milli şuur güçlendikçe, devlet, uğruna baş verilen yüksek bir değer olur. Bu açıdan bakılınca devlet, milletin, tarihi misyo­nunu gerçekleştirebilmesinin aracıdır.

Bir devlet, belli bir tarife uymak manasında, mütecanis olmayan çeşitli unsurla­rı -az veya çok- bünyesinde bulundurabilir. Tarihte ve günümüzdeki devletler için bu durum tabiidir. Bu unsurlar, ilahi misyonunu devlete hâkim kılan, bu misyonu gerçekleştirmek üzere devletleşen millet ile aynı dünya görüşünü paylaşıyorlarsa, aynı misyonun, müştereken sahip olunan dünya görüşüne bağlı, üstün bir görev olduğu düşünülürse, aynı dünya görüşünü paylaşanların, aynı devlet içinde bu gö­reve sahip çıkma ve hizmet etmelerinin zarureti ve tabiiliği daha kolay anlaşılabilir. İnanılan dünya görüşü içinde, çelişmeye düşmeden gelişmeyi sürdürebilmenin ta­bii ve zaruri yolu da budur. Aksi hal, ferdin inandığı dünya görüşüne ihaneti olarak görülecektir.

Diğer unsurlar eğer, tarihi misyonunu gerçekleştirmek üzere devletleşen millet­ten ayrı bir dünya görüşünün sahibi iseler, bunlar azınlıktır ve hukukun kendilerine tanıdığı sınırlar içinde yaşarlar; devlet kendilerine adaletle muamele etmeye mec­burdur.

Bu açıklamalardan sonra ulaşabildiğimiz devlet tarifini verebiliriz. Devlet, in­sanlar arasında adaleti tesis etmek ve kendisini teşkilatlandıran milletin tarihi mis­yonunu gerçekleştirmek amacına yönelmiş, içtimai-tarihi bir müessesedir.

Devletin Fonksiyon Sahaları ve Hukuka Bağlılığı

Gayesini tespit ettiğimiz devletin, bu çerçeve içindeki fonksiyonlarını iki bölümde mütalaa etmekteyiz: Devletin derinliğine fonksiyonları ve genişliğine fonksiyon saha­ları. Genişliğine fonksiyon sahaları, faaliyetin saha olarak yayılışıdır. Bunlar da, dev­letin gayesinden ve devlet olma zaruretinden doğan faaliyet sahalarıdır. Devlet, in­sanlar arasında adaleti tesis etmek ve her türlü istismarı önlemek gayesini taşıdığına göre, faaliyet sahası bütün bir içtimai hayattır. Devletin yabancı devletlerle olan mü­nasebetleri, devlet olma zaruretinin doğurduğu faaliyet sahalarıdır. Milli misyonu gerçekleştirmek gayesinden doğan faaliyetler her iki sahada da tezahür ederler.

Devletin, devlet olmak zaruretinden doğan faaliyetlerinin dışındaki fonksiyon sahalarının bütünü, kültürel hayat ve iktisadi hayat başlıkları altında ele alınacak­tır. Ancak, şurasını hassasiyetle işaret edelim ki, içtimai hayat bir bütündür, iktisadi, siyasi, kültürel diye kesin hatları ile ayrılmış hayat yahut faaliyet sahaları yoktur. Bu sun’i ve hatta aldatıcı ayrımı, mevzuu ele alışta kolaylık olsun diye yapmaktayız. İçtimai hayat dediğimiz girift münasebetler ve tesirler bütünü, fert için gayenin gerçekleşeceği muhit, devlet için fonksiyonlarının gerçekleşeceği sahadır. Bu se­beple, devlet içtimai hayat karşısında tavrını tespit ederken bu bütünü ve bütünün bağlı olduğu gayeyi göz önünde tutacaktır.

Derinliğine fonksiyon tabiri ile kastedilen mana, devletin genişliğine fonksiyon sahalarına müdahalesindeki hudutları ifade eder. Bu müdahale devletin gayesi ile mahduttur. Burada devletin fikre yahut gayeye bağlılığı prensibi ile karşılaşmakta­yız. Bu, devleti, uğruna can verilmekle en yüksek gaye mertebesinin kazanılacağı bir müessese veya zulüm makinesi haline getiren temel unsurdur. Bu noktada ele alınması gereken iki meseleye temas ederken, yine gayeye bağlılık fikrine dönmüş olacağız. Birisi, devletin derinliğine fonksiyonları karşısında ferdi hürriyetler, diğe­ri de, milli misyon ile ferdin gayesinin karşılıklı durumlarıdır.

Tek tek hepsini saymadan, klasik hürriyetlerin bütününü düşünerek mevzua girebiliriz, (çalışma hürriyeti, fikir hürriyeti, teşebbüs hürriyeti v.s.). İnsanın ilahi emaneti yüklendiğini söylemiştik; bu yüzdendir ki, o, nefs ve “nefse karşı”nın istika­metlerinde bir imkânlar mahiyeti olmuştur. Birinci yazımızda söylediklerimiz de düşünülerek, mesele fert bakımından ele alınırsa, insan, gelişme çizgisi üzerindeki sonsuz mertebeler arasında hürdür (4). İsterse sıradan bir insan gibi yaşar, isterse aşağılaşır yahut bir ahlak cemiyet kahramanı olabilir; yani fert, gayesi istikametin­de gayret gösterebileceği gibi, gayeden sapmakta da hürdür. Ancak, başkalarını gayeden saptıramaz; bu, insanın istismarı yahut insana zulüm demektir.

Klasik hürriyetler anlayışı, sabit değerler tanımayan ve maddeci olan bir düşün­ce içinde geliştiği için, ferdin hürriyetleri, diğer fertlerin hürriyetleri ile tehdit edi­lirken, zarar, istismar ve zulüm gibi kavramlar genellikle maddi bir planda düşü­nülmüştür. Bu telakki içinde mesela, eğer diğer insanların yazı yazma hürriyetine maddeten engel olunmuyor, diğer insanların içtimai, iktisadi mevkilerini sarsmak, kötülemek gibi veya başka yollarla, onlara maddi ölçülerle değerlendirilebilecek bir zarar verilmiyorsa, yazı yazmak hürriyetinin sınırlarına henüz gelinmiş sayıl­maz. İnsanlara her türlü telkinlerde bulunulabilir, cemiyete karşı istenilen teklifler­le çıkılabilir; yeter ki, başkalarının da aynı şeyleri yapmak hakkına saygılı olunsun. Bu düşüncede kültür ve ahlak, özü itibariyle de sabit değerlere dayanmadığı, za­man ve cemiyetlere göre değişen bir muhteva ve şekle sahip olduğu için, ferdin değişik değer ve tavırlar telkin ve teklif etmesinde hiçbir mahzur yoktur. Yaygın bir eğitim sahası olarak düşündüğümüz kültür hayatında fert, tamamen serbesttir. Ancak bazı hal ve şartlarda, cemiyetin yaygın ve o zamanda hâkim değerlerini tezyif ve tahkiri halinde devlet müdahale edebilir. Bu tavır da, korunmak istenen değerlere saygıdan çok, cemiyetin maddi düzenini korumak endişesine dayanır.

Hâlbuki biz, ferdin gayesi istikametindeki manevi gelişmesini esas alıyor, -ikti­sat bahsinde de görüleceği gibi- iktisadi fayda ve maddi nizamı, bu gayenin bir vasıtası olarak düşünüyoruz. Öyleyse, bizim hürriyetlerimizin hududu yukarıda te­mas edilen ölçülerle çizilemez. Gayeyi vasıta ile tehdit edemeyiz; onu, yine gaye ölçüsünde bir değer ile sınırlandırmak zorundayız. En üstün değer ise, ferdin gaye­sidir. İnsanın, bir başka insan veya cemiyet tarafından gayesinden saptırılması zu­lümdür. Bu saptırma gayretlerini sebebi ister maddi menfaat temini, ister diğer bir nefsanî temayülün tatmini olsun, neticede insanın istismarıdır. Hâlbuki devlet in­sanlar arasındaki her türlü istismarı önlemek, zulmü yok etmek ve bu suretle ada­leti tesis etmekle görevlidir; milletin tarihi misyonunu gerçekleştirmekle birlikte, bu gaye için vardır. Öyleyse kişi ancak kendine zulmedebilir, nefsine yazık edebilir, başkalarına değil.

Yukarıdan beri söylediklerimizi bir cümle ile ifade edersek: Ferdi hürriyetler, kişinin şahsi gelişmesi bakımından mevcut, başkalarının gelişmesine tesir bakımın­dan gaye ile mahduttur. Bu sebeple, mesela milletin dünya görüşünü paylaşmayan azınlıklar kendi hayat anlayışları içinde yaşamakta hür, ama çevreye telkin ve tek­lifleri bakımından, içinde yaşadıkları milletin hayat anlayışı ile mahdutturlar.

Bu durumda, devletin fert karşısındaki durumu ne olacaktır? Bu soruyu şöyle karşılayabiliriz: Kişinin kendi gelişmesi bakımından imkân hazırlayıcı, -zorlayıcı de­ğil- ferdin başkalarını gayeden saptırma hali karşısında yasaklayıcı ve ferdi koruyucu.

Devletin tarifini verirken, onun aynı zamanda, istinat ettiği milletin tarihi mis­yonunu gerçekleştirmekle görevli olduğunu söylemiştik. Bu durumda, devletin, bütün içtimai hayatı, aynı zamanda bu tarihi misyonu gerçekleştirmek amacına da imkân hazırlayacak şekilde tanzim etmek zorunda olacağı açıktır. Devlet, ferdin gayesi ve tarihi misyonun gerçekleştirilmesi açılarından içtimai hayatı tanzim ederken, aca­ba ölçülerinde bir çatışma meydana gelmeyecek midir? Bu soru, ferdin gayesi ile milli misyonun karşılıklı mütalaası ile cevaplandırılabilir.

Daha önce de temas etmiş olduğumuz gibi, milli misyon kendi başına bir gaye değil, insanın ebedi olan gayesi için, ilahi plandan tayin edilmiş bir fonksiyonun millet çapında yüklenilmesidir. İnsana bir gaye takdir edilirken, milletlere de, neti­cede bu gaye çizgisindeki gelişmelerin vasıtası olmak üzere, tarihi görevler tayin edilmiştir. Milletler devlet olarak teşkilatlanarak bu görevlerini ifa ederler.

Bu noktada iki durumla karşılaşmaktayız: Fert milletini kendisi seçmez; bir mil­lete mensup olarak dünyaya gelir. Ve kaideten varlığını bu millet içinde devam ettirir. Görülmektedir ki, fert ilk planda, mensup olduğu milletin tarihi misyonu içinde gelişmesini sürdürmek durumundadır. Burada fert, kendisine tayin edilen ilahi gayeyi tanımayan, küfür ve fitne misyonu ile yüklü bir millet içinde doğmuş olabilir; temas etmek istediğimiz durumlardan biri budur. Bu durumda ve içinde yaşadığı kültür çevresine rağmen, gayesini idrak edebilen fert için, bu çevre ile mücadele etmek, onun gelişme çizgisidir. Burada fert, cemiyetle ve devletle çatış­ma halinde olacaktır. Bu mücadelenin imkânsız olduğu hallerde, fert için gayesine uygun dünya görüşünü aksettiren bir başka kültür ortamına göçmek zaruret olur.

Diğer durum, ferdin, gayesine uygun bir misyonla yüklü millet içinde bulunma­sıdır. Bu halde, ferdi gelişmeler, bütünüyle, milletin tarihi görevinin gerçekleşme süreci içinde olacaktır. İnsan için gayenin aynı, milletler için misyonların değişik olduğunu söylemiştik. Bu ikinci durumda, yani insanın gayesine uygun bir kültür ortamından, devlet için fertlerinden istenecek fedakârlıklar yahut vatandaş olmak­tan doğan tabii görevler zulüm olmayacaktır. Çünkü devlet, sözünü ettiğimiz gaye­lerine bağlı kaldığı sürece, insanın bir başka insan veya gaye için istismarı söz ko­nusu olmayacaktır. Devlet insanı aşan bir değer değildir, ancak, ferdin kendisini, gayeye bağlı devleti uğruna feda etmesi, kendi yapı ve gayesi bakımından ona tayin edilmiş olan en yüksek değerdir. Bedir’de, Mohaç’da yahut Çanakkale’de vuruşanla­ra devlet zulmetmemiştir, aksine, onlar canlarını feda etmekle, insan gayesinin en yüksek mertebesine ulaşmışlardır. Açıklamaya çalıştığımız ölçüler içinde, insanın gaye çizgisindeki gelişme çabalarının en yüksek noktası, nefsini gaye uğruna feda etmesi halidir. Bu, “nefse karşı”nın en büyük zaferidir. Devlet ise, bu en üstün de­ğerlerin gerçekleştirilmesi için vardır. Ve “onsuz olunmaz” bir yüksek değer olmak­tadır.

Devlet gayeye bağlı kaldığı sürece, tarihi misyonu gerçekleştirmek için yapaca­ğı müdahaleler ve isteyeceği fedakârlıklar, ferdin gayesi bakımından birer imkân niteliğindedir. Fertten, ezilip isyana sürüklenmeyeceği, kaldırabileceği görev talep­lerinde bulunmak, ona, gaye istikametinde gelişmek için hazırlanmış bir imkân mahiyetini alır. Fert, “nefse karşı”sının başarısını, aynı zamanda, bu görev ve fedakârlıkları yapmakla da sağlayabilecektir; askerde nöbet beklemekten, her türlü içti­mai yardımlaşmalara kadar. Daha önce de işaret edildiği gibi fert bir millete men­sup olmak; diğer bir ifade ile, gelişme çizgisi, bir tarihi misyon içinde bulunmak kaderindedir. Ancak, devlet gayesinden sapıp, maddi bir yayılma, iktisadi hâkimiyet gibi gayelere bağlandığı an, fert zulüm çemberine girmiş demektir. Bunlar gaye değil, gayeyi gerçekleştirmek için girişilen faaliyetlerin birer neticesi olabilir.

Bu bakımdan, tarihi misyon fikrine yabancı ve cihat ülküsünü kavrayamayan bir zihniyet için, mesela İslam’ın yayılış devrelerindeki devlet de, Osmanlı İmparator­luğu da maddi manasıyla hakimiyet sahalarını yaymak, yağma vesair yollarla im­kanlarını genişletmek gayesini güden devletlerdir. Oysa izaha çalıştığımız düşünce açısından bakılınca, bu devletlerin, insanlar arasında adaleti tesis etmek ve tarihi misyonlarını gerçekleştirmek üzere teşkilatlanmış örnek müesseseler olduğu sonu­cuna varılır. Halife Hz. Ömer’in “Kitab’a ve Sünnet’e uygun hareket ettiğim sürece bana itaat ediniz. Saparsam kılıcınızla doğrultunuz” sözlerinde ve Halife Hz. Ebu Bekir’in meşhur hutbesinde beliren idrak, Osmanlı İmparatorluğu’nda müesseseleştirilmiş ve Şeyhülislamlık müessesesiyle hukuka, gayeye bağlı devlet fikrinin aşıl­maz tarihi örneği verilmiştir (5).

Görülüyor ki, devletin fonksiyonlarını gerçekleştirirken, gayeye bağlı kalması, can alıcı bir zaruret olarak ortaya çıkmaktadır. Devlet, eğitim ve kültür hareketleri yoluyla bütün vatandaşlarını bu idrake ulaştırmaya çalışırken, bununla yetinme­yip, gayeye bağlılığın kontrolünü yapacak müesseseyi de kurmaya mecburdur.

Devlet ve Kültür Hayatı

Kültürel hayat, ferdin, gayesi itibarıyla, asli ilgi sahasını teşkil eder. Bu sebeple mevzumuzun en önemli bölümlerindendir. Fert ve devletin gayesi açısından bakıl­dığında kültür hayatı, en geniş anlamı ile, bir eğitim faaliyeti görünümü arz eder. Çeşitli sahalarda ve şekillerde tezahür eden bu faaliyetin gayesi, milli misyonun idraki içinde, ferdi insanlaştırmaktır; diğer bir söyleyişle, onun gayesi istikametin­de gelişmesini sağlamaktır.

Birinci yazımızdaki kapitalist devlet anlayışından bahsederken onun, kültür ha­yatını tamamen denebilecek kadar serbest bıraktığım ve bu sahayı tam bir hürriyet­ler alanı olarak ele aldığını ifade etmiş; yine, ferdi hürriyetler bahsinde aynı hususa dokunmuştur. Bu düşünce bir imana dayanmaz ve bizim anlatmaya çalıştığımız manada bir gaye fikrine yabancıdır. Böyle olunca, hürriyet fikri tam bir serbesti olarak telakki edilmiş ve insan şahsiyetinin gelişmesi bakımından zaruret olduğun­dan bahisle, en üstün değer olarak benimsenmiştir. Ancak, insan şahsiyetinin geliş­mesinde müspet tesirler de, menfi tesirler de aynı hürriyetin icabı olarak kabul edilmiştir. Devlete de, ferdin belli bir gaye istikametinde gelişmesi için imkânlar hazırlamak gibi sorumluluk yüklenmediğinden, karşılıklı tesirler sahası olarak kül­türel hayat, tamamen başıboş bırakılmıştır.

Sosyalist devlet ise temel felsefesine göre, bu sahayı tamamen serbest bırakıp, sırf iktisadi hadiseler ile uğraşacağına, tam tersine, kültür hayatım sıkı bir çember içine almıştır. Sosyalist düşüncede, istihsal münasebetlerinin şekli, üst yapı kurum­lan denilen kültür müesseselerini tayin eder; tesirler tek yönlüdür. Öyleyse, bu fikri esaslara göre teşkilatlanan bir devlette istihsal münasebetleri arzu edilen tarzda düzenlenmeli ve kültür hayatına hiç müdahale edilmemelidir; çünkü nasıl olsa bu münasebet tarzları kendilerine uygun kültür kuramlarını teşekkül ettirecektir. Hâlbuki fiili durum bunun tamamen tersidir. Komünist idareciler, resim sergilerine kadar müdahale etmekte, kongrelerinde, ideolojik eğitimdeki noksanlıkların ihtih- sali düşürdüğü yolunda tebliğler okumaktadırlar. Mao’nun, Çin’in kültürel birikimi­ni tahrib etmeyi hedef alan kültür ihtilali denemesi, bu hususta çok açık bir örnek olmaktadır.

Sosyalist devlet böylece, fikri temellerini inkâr pahasına da olsa, kendi gayesi ile tehdit edilmiş olarak kültür hayatını kontrol altına almıştır. Ancak, ferde, sırf başkala­rına tesir bakımından değil, kendi şahsiyetini yapma imkânı açısından da serbestlik tanımamıştır. Marksist rejimlerde insanı ezen, şahsiyetini bodurlaştıran budur.

Bizim düşüncemizde hayat, insan için bir eğitim ve imtihan alanıdır. Bu sebeple fert bakımından gaye istikametinde eğitim esas, diğer bütün münasebetler bu ga­yenin vasıtasıdır. İnsan ve gayesi bahsinde açıklanmaya çalışıldığı gibi, insan bir imkânlar mahiyetidir; aşağıların aşağısında bütün insanlık vasıflarını kaybedebile­ceği gibi, insanlığın üstünde büyük vasıflar kazanacak kadar yükselebilir de. İnsa­nın gelişme çizgisi dediğimiz bu imkânlar sahasında fert, bu ikinci istikamette yük­selmek gayesindedir. Ancak fert, tek başına yaşayıp gelişmesini kendi başına sür­dürmek tabiatında değildir; cemiyete açık ve ona muhtaç ve mecburdur, ferdin gelişmesi bakımından muhtaç olduğu bu en tabii içtimai çevrenin millet olduğunu daha önce de söylemiştik. Bu açıdan bakıldığında millet, yüksek gayenin korundu­ğu ve gerçekleştirilme imkânlarının hazırlandığı beşeri bir zümredir.

Bu beşeri zümre yani millet, ferdin, içinde şahsiyetini kazanacağı ve gelişmesi­nin ölçülerini bulacağı kültürün taşıyıcısıdır. Milletler, aynı dünya görüşüne sahip olsalar da değişik tarihi macera ve şartlarından ötürü- müşterek dünya görüşünü bir hayat tarzı olarak gerçekleştirirken, değişik üsluplar kurmuşlardır. Coğrafi şart­lar, soy hususiyetleri, lisan farkları, tarihi misyon farkları v.s. gibi çeşitli sebepler, üsluptaki farklılaşmaları ve bu suretle aynı dünya görüşüne bağlı çeşitli milletlerde değişik milli kültürleri meydana getirmiştir. Milletlerin asırlık tecrübeleri ile hususi­yetlerini kazanan milli kültürler, ferdin kendisini en rahat ve güvende hissettiği yaşama üsluplarıdır. Bu kültür, ferdin kendi soyunun, kendi dilinin, kendi coğrafya­sının eseridir. Daha önce temas etmiş olduğumuz, ferdin gayesi ile içinde bulundu­ğu kültür çevresinin çatışması hali hariç, tarihin hiçbir zamanında fert, içinde yaşa­dığı kültür çevresini, yani milletini terk ederek bir başka muhitte yaşamamıştır.

Devletin fert açısından gayesini tespit ederken onun, içtimai adaleti kurmak ve korumakla görevli olduğunu söylemiştik. Cemiyetin insanı istismarı, buna imkân verecek bir kültür ve organizasyon kusuru içinde bulunması, yani insanı gayesin­den saptıracak bir vasat içinde yaşatması içtimai zulümdür. Cemiyetin, insanı gaye­si istikametinde geliştirmek üzere teşkilatlanması, buna imkân verecek bir kültür muhitinin kurulması, her türlü istismarın yok edilmesi içtimai adalettir. Öyleyse, devlet, yüklendiği görev itibarıyla, geniş manada bir eğitim faaliyeti olarak mütalaa ettiğimiz kültür hayatını teşkilatlandırmak ve gayeye uygun bir vasat olarak geliş­tirmek zorundadır. Devlet bu fonksiyonunu ifa ederken, ferdin en rahat ve emin bir şekilde gelişmesini devam ettirebileceği hayat üslubu olan milli kültürü koruyacak ve gelişmesinin imkânlarını hazırlayacaktır. Ferdi hürriyetler bahsinde söylendiği gibi, fert, şahsi gelişmesinin imkânları bakımından tamamen hürdür; ancak, başka­larına tesir bakımından, yani kültürel hayata katılışı itibarıyla gaye ile sınırlıdır. Başkalarını gayesinden saptırarak onlara zulmedemez; ederse, devlet zulümle ada­let arasında tarafsız kalamaz. Yine devlet, tabii kültür değişmeleri bir zaruret oldu­ğuna göre, bu gelişmelerin tespit edilen gayeye ve bağlanılan dünya görüşüne aykı­rı yönde olmaması için gerekli tedbirleri almaya mecburdur.

Devletin, istinat ettiği milletin tarihi misyonunu gerçekleştirmekle görevli oldu­ğuna ve bu misyonun, ferdin gayesi ile olan ilgilerine daha önce temas etmiştik. Bu görevin noksansız bir şekilde gerçekleştirebilmesinin bir şartı da, elbette ki, millet fertlerinin bu misyonun idrakine kavuşturulması olacaktır. Bu sebeple devlet, yuka­rıdaki fonksiyonlarım ifa ederken, ferdin şahsi gelişmesinin daima bu tarihi misyon planı içinde olduğunu göz önünde tutacaktır. Şu hale göre devlet, millet çapındaki eğitim çalışmasını, ferdi, gayesinin idrakine ulaştıracak ve milletin tarihi misyonu­nu bir kültür muhtevası olarak ferde kazandıracak şekilde tanzim edecektir. Bu eğitimde milliyetçilik bir kavmiyet asabiyeti olarak değil, milli misyonun millet ça­pında idraki ve bu görev şuurunun heyecanı olarak işlenecektir. Ferde, devletin temsil ettiği bu tarihi misyonu gerçekleştirme uğruna nefsini feda edebilmek seci­yesi kazandırılacaktır. Gerek okul için eğitimde ve gerekse yaygın eğitim müesseselerinin tanziminde devlet, insanları gayeden uzaklaştırıp bayağılaştıracak, nesille­rin idraklerini karartacak tutum ve gayretler karşısında hareketsiz kalmayacaktır. İnsanı insanlığından etmek ve milletine ihanet serbestîsi, onu yüce gayesine doğru geliştirmek ve milletini muzaffer kılmak endişesinden daha değerli olamaz.