Kültürler arasındaki sürtüşmeler ve kültür temasları bir bakıma zaruridir. Bunu önlemek hem mümkün hem doğru değildir. Bütün kültür değerleri gibi, dilin de zenginleşmesi, bu milletler arası kültür <<mübadelesine>>bağlıdır. Ancak, değiş tokuşların ve alışverişlerin millî dili tahrip etmesine, <<yabancı bir dilin boyunduruğuna>> sokmasına kadar varırsa, buna <<kültür emperyalizmi>> adını veririz. Ziya Gökalp’in da çok isabetle belirttiği üzere, <<milletler birbirlerinden kendilerinde müteradifi bulunmamak şartı ile kelime alabilmiştir ve alabilir. Fakat bir lisan, başka lisanlardan siga (kip) alamaz>> (Bkz. Z.Gökalp -Türkçülüğün Esasları -1977 – S.177). Gökalp, bir dilin başka bir dilden -kendinde karşılığı yoksa – kelime alabileceğini, ancak siga, edat alamayacağını, yabancı terkiplere (tamlamalar)özenemeyeceğini belirtirken tamamen haklıdır. Her millet mümkün mertebe kendi kelimeleri ile ve mutlaka kendi grameri ile konuşup yazmalıdırlar. Aksi halde, diline yabancılaşır.

          Tarihi içinde Türk milleti, birçok millet ve dolayısı ile pek çok dil ile temasa geldi. Bu arada birçok kelime aldı ve verdi. Ancak, zaman zaman bu alışveriş <<millî dile yabancılaşma>> ölçüsünde tehlike doğurdu. İşte o durumlarda, milletimizin yetiştirdiği dâhiler, Türk dilini savunan eserler verdiler, abideler diktiler. Bilge Kağan, Çin dil ve kültürü karşısında, Kaşgarlı Mahmud Arapça karşısında, Ali Şir Nevaî Farsça karşısında seslerini yükselterek Türk dilini kurtardılar. Osmanlılar döneminde, gerçekten dilimize pek çok müteradif (bizde karşılığı olan) kelime girdi, Türk dili yabancım siga, edat ve terkiplere göre bozuldu. Bu gidişe isyan ederek ortaya çıkan <<Genç Kalemler>> elbette haklı idi. Ziya Gökalp ve arkadaşlarının Türkçemizin, Arapça ve Farsça terkipler içinde, müteradif kelimelerle <<halktan koparılması>> karşısındaki çıkışlarını, Türk dilinin yeni bir silkinişi olarak değerlendirmek gerekir.

         Türk dili, iki yahut üç yüzyıldan beri, <<Batıdan>> gelen tesirlerin altındadır. Dilimize İtalyanca, Fransızca, İngilizce, Yunanca ve Almancadan kelimeler akmaya başlamıştır. Spordan tekniğe, modadan politikaya kadar dilimizde bu kelimeler, gittikçe artarak yerleşmektedir. Üstelik bu durum, normal ve tabii bir kelime bir kelime ve terim alışverişi biçiminde cereyan etmemekte, <<kültür emperyalizmi>> ölçüsünde gelişmektedir. Yani dilimize Batı’dan müteradif kelimeler de, dilin yapısını ilgilendiren gelişmeler de akıp durmaktadır.

            Elbette Türk dili, bu gidişe de teslim olamayacak, yeni bir silkinişle doğrulup ayağa kalkacaktır. Ancak, bu gidiş, hissî, zevksiz, köksüz ve ilimsiz bir reaksiyon ile önlenemez. “Elektrik” kelimesini evire çevire <<yaltrık>>; filozof kelimesini kuşa çevirerek <<bili sev>> gibi acayip uydurmalara yamamaya çalışanların yazılarını bugün kahkahalarla okuyoruz. <<Tesadüf>> kelimesini Arapça’dır diyerek atanlar ve onun yerine Farsça <<rast>> kökünü alıp <<rastlantı>>; yine <<mecburiyet>> kelimesini aynı gerekçe ile atarak yerine Farsçadan <<zur>> kelimesini alarak <<zorunlu>> kelimesini icat edenler, bu işi başaramazlar. Bu iş, gerçekten bir <<Türk Dili Akademisi>> meselesi haline gelmiş bulunmaktadır. Her sahada olduğu gibi, dilde de tam bir anarşi içinde bulunuyoruz. Bu anarşi de hem dıştan hem içten körüklenmektedir. Radyolar, televizyonlar, ders kitapları… Yangına körükle gidiyorlar. Bütün Türk Milleti ile beraber bizler de bu <<dil anarşisti>> sevindirmekte, <<bak bak, bizim uydurduğumuz sözcükleri siz de kullanıyorsunuz>>diye zafer çığlıkları atmaktadır. <<Dil anarşisti>> öğünmekte haklıdır. Çünkü itiraf edelim ki hemen hemen hepimiz, bu dil anarşisini yaşıyoruz.