Ocak 2018 Yeni Ufuk Dergisi Yeni Ufuk Dergisi 2017 Yeni Ufuk Dergisi 2018 

TARİKATLAR VE TÜRK MÜSLÜMANLIĞI

Sevgili kardeşim bu yazımıza kadar Türk kelimesinin anlamı, Türkün eski dini olan Göktanrı Dini, Töre ve bu çerçevede Türkün inanç mezhebi olan “MATURUDİLİK”ten bahsettik. Maturudi anlayışın Selçuklu ve Osmanlıdaki evren anlayışı ve bilim anlayışına tesirleri ve dolayısı ile medeniyetin fikri omurgasını akılcı bir temele oturtmasını anlattık.

                Bu sohbetimizde gündelik hayatımızda çok sıkça duymakta olduğumuz diğer bazı kavramları tanımaya çalışalım istiyorum. Kavramları tanıdıktan sonra da tarihi süreç içerisinde bu kavramları temsil eden kurumların seyrine ve Türk Müslümanlığına olan etkilerine değinirsek konu daha net anlaşılır.

                Bugün üzerinde konuşacağımız kavram tasavvuf ve onun kurumsallaşmış hali olan tarikatlar.

                Bugün  yaygın medyaya göz gezdirdiğimizde ;  YouTube , Facebook gibi sosyal ağlar üzerinde TARİKAT yazınca milyonlarca görüntü çıkıyor ve bu görüntülere göz gezdirdiğinizde bunların çok büyük bir kısmının 5 ila 500 kişi arası topluluklar olduğu ve bunların  çoğunlukla sünnete uygun kıyafetler diye takdim edilen sakallı, sarıklı ve cübbeli  şekilde ,değişik ritmik hareketlerle ,ilahi denilen musiki eşliğinde adeta transa geçmişçesine coşkulu  bir şekilde Allah’ın isimlerini andıklarını görüyoruz.

                Şunu sormak istiyorum ; Bu insanlar ne yapıyor ? Yaptıkları bu ritüellerin Dinde bir yeri var mı ? Tasavvuf denilen şey bu yaptıkları hareketler mi oluyor ? Cevaplamaya en son sorudan başlayalım.

                Sevgili kardeşim Tasavvuf  nedir: Tasavvuf kelimesi Allah’ın kainattaki varlığını ilim ve sezgi yoluyla bilmek ve ona hiç şüphe duymaksızın iman etmek anlamına gelen bir kavramdır. Bizim zaten Allah’a imanımız var o zaman tasavvufa ne gerek var diyebilirsin. İman kavramını İslam alimleri genelde 3 kademeli bir süreç olarak değerlendirmişlerdir. Bu sürecin 1. aşaması taklit hali diye geçer. Bu aşama çok muteber değildir çünkü taklit yapan bir kişinin yanılması veya vazgeçmesi çok kolaydır. Herhangi bir araştırmaya ve akli olarak ikna metoduna dayanmadığı için bu hali Allah’ın varlığı hakkında kötü zandan kurtulup iyi zan sahibi olmak diye tarif edebiliriz. Bu aşamadan bir kademe daha ileri seviyede iman için Allah’a deliller yoluyla iman etmek denmiştir. Kişi bu merhalede Allah’ın varlığına , birliğine , kudretine , değişik sorgulama ve bilimsel ya da mantıki çıkarımlar yoluyla inanmaya ya da var olan inancını bu delilleri kullanarak kuvvetlendirmeye çalışır. Mesela evrene ve uzaya  bakar ve bu kadar mükemmel bir sistemin kurgulanabilmesi için mutlak ilim sahibi , sonsuz bir güç sahibi olan bir varlığın şart olduğunu düşünür ancak ne kadar sağlam, adeta mucizevi deliller olursa olsun yine de kişinin içinden gelen bir ses  bu noktada negatif propaganda yaparak bunların tesadüf eseri olduğuna ya da bu delillerin Allah’ın varlığına inanmayı gerektirmediğine, her şeyin kendi kendine de meydana gelmiş olabileceğine dair bir fikir fısıldar. İşte bu sese dini literatürde nefsin yalanlaması derler. Bu içses genç , yaşlı , hasta  ya da sağlıklı bütün bireylerde istisnasız olarak mevcuttur. Bu sesi yok etmek için kişinin tüm benliğiyle Allah’a yönelip bilinçli olduğu her an onun huzurunda olduğunu düşünmesi; ona kavuşmak için ekstra bir takım ibadetler yapması ve hikmet bilgisi denilen bir bilgi edinmesi sonrasında bireysel bir tecrübe ile Allah’ın varlığına iman etmesine de Tahkik iman (Hakiki-gerçek iman)demişlerdir.  Hakiki iman ile deliller ile iman farkına aşağıdaki olay ışık tutacaktır kanısındayım.

                Birgün bir çok sahabenin  ve Hz. Ali’nin de olduğu bir sohbet sırasında ortaya bir kap bal getirirler. Hz. Peygamber sohbet eden sahabelere “Bu nedir?” diye sırasıyla sorar. Herkes sırayla: “Bal ya Rasulullah” der. Sıra Hz . Ali’ye geldiğinde Hz Ali  önlerinde duran kaptan bir kaşık alıp ağzına götürdükten sonra: “Bal ya Rasulullah” der. Peygamberimiz Ali’nin dışındakilleri doğru kabul etmeyerek “Ali haklıdır” der. Bu örnekte Hz. Ali dışında bal konusunda yorum yapanların tamamı gelen kabın bal kabı oluşu, içindeki yapışkan sıvının bal kıvamında ve renginde oluşu gibi delillerden hareketle onun bal olduğuna kanaat getirmişlerdir ancak pekala o kabın içinde aynı kıvamda ve renkte başka bir malzeme bulunabilirdi. Hz. Ali ise  onu tadarak hiç bir şüpheye yer bırakmaksızın önlerinde duran kabın bal olduğunu tecrübe etmiştir. İşte İslam Alimleri tarafından  Allahın varlığına Hakiki olarak iman ; Hz. Ali’nin kabın içindeki sıvının bal olduğuna dair kesin bilgisi gibi kesin bir bilgi ile iman olarak tarif edilmiştir. Bu ve benzeri bir çok örnek vermek mümkündür. Burada aslolan Allah’ın varlığına zerre kadar bir şüpheye yer bırakmaksızın adeta onu görmüşcesine katı bir iman oluşturmaktır.

                İşte, kişide bu şekilde bir iman oluşması için verilen sistematik nefis eğitimine “Tasavvuf İlmi ve Tasavvuf Eğitimi” denilmiştir. Peygamberler Allah’tan direk olarak vahiy aldıkları için onların imanı zaten şüphe içermez ancak Adem peygamberden itibaren gelmiş peygamberler dışındaki tüm insanların imanı başlangıçta şüphe içerir. İnsanoğlunun Allah’ın varlığı hakkında mutlak imana sahip olmaları tasavvuf eğitimi sayesinde olmuştur. Ancak nasıl ki Allah’ın Adem peygamberden bu yana indirdiği tek dinin İslam dini olmasına rağmen yeryüzünde bugün bir çok farklı din var ise bu tahrif olmuş dinlerin tamamının da mistik yönleri olarak tasavvufları da mevcuttur. Bugün yaşadığımız İslam’ın içerisinde din bilginlerinin ittifak ettikleri bir çok başka dinlerden geçme yanlış inanış ve bilgiler olduğu gibi tarih boyunca ve bugün de verilen tasavvuf eğitimi içerisine başka dinlerin tasavvuflarından da bir çok ritüel ve yanlış inançlar da karışmıştır.

                Bu noktada Tarikatlar meselesine de biraz açıklık getirmekte fayda var.

Yunus emrenin bir şiirinde şöyle bir ifade geçer :

                                               Şeriat  Tarikat Yoldur Varana

                                               Hakikat Marifet Ondan İçeru

                Bu şiirde geçen Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet kavramlarının her biri tasavvuf bilginlerinin ortak bir kanaati olarak Kur’an’da geçen  4 ayrı ilim sahasını ifade etmek için kullanılmıştır.

                Şeriat : Kur’an’da geçen ve  bir müslümanın yapması gereken temel ibadetleri , emir ve yasakları ifade eden ilmi anlatır. Şeriat kelimesine çok sonraları yüklenen dini kurallara dayalı devlet yönetim biçimi anlamı bu kavramın anlamını çok daraltıp siyasi bir şablona sokmuştur.

                Tarikat : Kur’an’da geçen ve ahlaki konular ile Allah’ı anma ve hatırından çıkartmama ayetlerinin çerçevesini çizdiği   daimi zihni ve kalbi uyanıklığı sağlamak üzere oluşturulan ilim sahasını içerir.

                Hakikat : Bu kavram mutlak gerçeklik anlamına gelir. Kur’an’a göre gerçek varlık olarak yalnızca Allah’ın varlığı kabul edilir. Çünkü Allah’ın celal ve ikram yüzü dışında tüm varlık yok olucudur. (Rahman suresi 26 ) Allah’ın varlığının sıfatlarının, işlerinin tanınması  amacıyla Kur’an ayetlerinde Allah’ın varlığından bahseden ayetlerin çerçevesini çizdiği ilim sahasını içerir.

                Marifet : Bu ilim sahası da Allah’ın isimlerinden bahseden ayetlerin çerçevesini çizdiği ve tüm alemlerin Allah’ın isimlerinin açığa çıkışı olduğundan hareketle bu isimlerin anlaşılmasını içerir.

                Bu teknik konulara neden girdiğimi merak ediyorsanız izah edeyim. Bugün halk arasında genel olarak Tarikata girmek veya Tarikatçılık diye bahsedildiğinde yukarıda çok kısa bir şekilde bahsettiğimiz 4 ilimden birisi olaran Tarikat ilminin tahsil edildiği kurumlar değil bu ilimlerinin tamamının eğitiminin verildiği kurumların anlaşılması gerekir.

                Tarikatlar gündelik hayatta Allah’a ibadet etmek ve bilinen kulluk görevlerinin ötesinde Allah’ı tanımak bilmek ve O’na olan imanını Hakiki iman noktasına yükseltmek isteyenlerin bu çerçevede sistematik bir eğitim aldıkları kurumların adıdır.

                Kişilerin Allah’ı tanıma bilgisi olan Tasavvuf ilmine ki bu ilmin Kur’an’daki karşılığı “İlmi Ledün” dür ( Hediye edilen, bağışlanan ilim anlamına gelir ). Bilgileri yukarda da değindiğimiz gibi Adem peygamberden beri mevcut olan bir  gerçekliktir.  Ancak bu bilgi ciddi bir disiplin ve zihni olgunluk gerektirdiği için Peygamberlerin ve Peygamberimiz Hz. Muhammedin de bu ilmi tüm inananlara açmadığı tasavvuf bilginlerince ifade edilir.

                Bu noktada bu sistematik eğitimin kurumsal olarak verilmeye başlanması Peygamberimizin ölümünde 200-250 yıl sonrasına dayanır. İslam tarihi boyunca yüzlerce farklı tarikat ortaya çıkmıştır. Ve bu tarikatlar, şeyhlerinin isimleri üzerinden adlandırılmıştır. Tarikatların ülkemizde en bilinenleri Türklerin İslamlaşmasında birinci derece rol oynayan Yesevi Tarikatı  (kurucusu Ahmet Yesevi’den adını alır), Nakşibendi Tarikatı (Bahaddin Nakşibendi’den ismini alır) Bektaşi Tarikatı (Hacı Bektaşi Veli’den ismini alır ) , Mevlevi Tarikatı ( Mevlana Celaleddini Rumi’den ismini alır ) Kadiri Tarikatı, Halveti Tarikatı, Rufai Tarikatı, Uşşaki Tarikatı’dır.

                Peki şunu hiç düşündünüz mü? Hazreti Peygamber dururken, yukarıda adını saydığım ve saymadığım yüzlerce tasavvuf bilgini neden ön plana çıkmışlardır ve insanlar bu şahısları neden örnek alıyorlar ?

                Bu meseleyi şöyle izah etmek mümkün. Allah Teala’nın bizlere dini öğretmek ve hayata geçirmek için bir melek değil de bir insan göndermesinin temel nedeni  peygamberin bizim cinsimizden yani Beşer-İnsan cinsinden birisi olarak bu dinin bizzat yaşanabilirliğini kendi nefsinde tatbik ederek ispat etmesidir. Hz. Peygamberin bu hayattan ebediyete göçmesi sonrasında da din bilginleri değişik alanlarda peygamber ahlakını örnek alarak bu ispatı sonraki gelen nesillere yapmışlardır. Tarikatlarin kurucu önderlerinin de bu çerçevede değerlendirilmesi gerekmektedir. Onlar da peygamber efendimizden kendilerine kadar nesiller boyu aktarıla gelen bu ahlakın ve bu tasavvuf ilminin canlı  ispatları ve öğreticileridirler. Bu noktada bu tasavvuf bilginlerini Hz. Peygamberin dışında alternatif örnekler olarak değil ancak peygamber ahlakının kendi çağlarında canlı tatbikçileri olarak kabul etmek doğru olanıdır.

                Bir gayrımüslim yazarın Hz. Peygamber ve  Muhyiddin İbni Arabi ile ilgili karşılaştırması bu konunun izahı için çok çarpıcı bir misaldir:

                Yazar der ki : “Ben bir İbni Arabi hayranıyım. Bir insanın kısacık bir ömürde bu kadar kapsamlı eserler vermesini hayret verici buluyorum. Ancak bir konuyu anlamakta zorlanıyorum. Muhammed hayatı boyunca sadece bir kitap yazmış olduğu halde Ibni Arabi eserlerinde ondan bahsettiğinde adeta ortadan kaybolup silinip gidiyor. Bu tevazuya bir türlü anlam veremiyorum.”

                Bir önemli husus da bu bilginlerin hiçbirisinin bir tarikat kurmak gayesiyle hareket etmiş olmamalarıdır. Mutasavvıf ( Tasavvuf Bilgini ) lar kendi dönemlerinde usta çırak ilişkisi içerisinde Hz. Peygamberden beri gelen bir silsile ve metod içerisinde bu eğitimleri çağdaşları olan bir çok arkadaşları ile almışlar ve sonrasında kendilerinden sonra gelenlere bu bilgileri aktarmışlar ve örnek olmuşlardır. Ancak bu bilgileri aktarırken bazılarının ilmi kabiliyetleri, öğreticilik yetenekleri diğerlerinden daha ön plana çıktığı için tesir sahaları ve şöhretleri diğerlerinden fazla olmuş ve sonrasında izledikleri metod kendi adları ile anılır olmuştur.

                Bugünlerde popüler olan bir kavram var: Yaşam Koçluğu . Kişinin sabah kalkmasından itibaren gece yatıncaya kadar yapması gereken şeyler hakkında ona tavsiye veren kendisi de bu yollardan geçmiş ücretli danışmanlara verilen bu isim aslında bizim kültürümüzdeki Şeyh ve Mürşit kavramları ile ciddi benzerlikler arzediyor. Sadece ilgi sahaları farklı… Yaşam koçu daha seküler ve dünyevi bir kavramken mürşitlik müessesesi daha ahlaki sahalara el atıyor.  Bu anlamda mürşit ya da şeyhleri manevi yaşam koçu olarak görmek mümkündür.

                Bu noktaya kadar tasavvufun ne olduğu, temel konuları, tarikatlar ve şeyhlik müesseselerinden bahsettik. Konunun Türk İslam ülkücüleri ile yani bizimle olan ilgisi nedir diye merak ediyorsanız hemen söyleyeyim. Bizim ülkücüler olarak Alperenlik gibi bir namımız ve idealemiz var. Bu nam ve ideal bize tarihimizden kalan ve gelecek nesillere aktarmakla mesul olduğumuz bir ideal. Peki bu Alperenlik nedir ?

                Alperenlik Türk’ün tarihinden gelen yiğitlik duygularının ve savaşcı özelliklerinin kristalize olduğu Alplik kavramı ile gönül dünyamızda Allah ile olan bağımızın sağlamlığını ilan ve ispat eden Erenlik kavramın birlikte ifade edilmesidir.       Eren demek Allah’a ulaşan , kavuşan kişi demektir. Peki bir kişi nasıl erer ? Hadid Suresi 4. Ayette Allah Teala diyor ki: “O, nerede olursanız olun sizinle beraberdir.” Peki Allah bizimle zaten beraber ise ona ermek ne demektir?

                Bir gün Somuncu Baba namında bir mutasavvıf Bursa Ulu Cami’de bir vaizi dinlemektedir . Vaiz çoşmuş bir halde ahirette Allah’ın bize hangi konularda hesap soracağını ve ne cevap vermemiz gerektiğini anlatmaktadır. Allah namazdan soracak, oruçtan soracak , zekattan soracak, anne-babaya bakmaktan soracak… soracak da soracak… Vaaz uzadıkça sıkılan Somuncu Baba yerinden kalkar ve vaize şöyle seslenir: “Ey hoca! Allah  tüm bunları değil de tek bir soru soracak bu soruya doğru cevap verebilirsek gerisini bir şekilde hallederiz ve sonrasında veciz soruyu sorar: “Allah diyecek ki Ey kulum! Bunca zamandır ben seninleydim… Peki ya sen kiminleydin?!!”

İşte erenlik hayatta iken bu sorunun cevabı olarak “Rabbim ben de seninleydim” diyebilme şuurudur. Yani her an Allah’ın huzurunda olduğun anlayışı ile hayatı geçirebilmektir.

                Türkün İslamlaşma serüveni de zaten bu erenliğin adeta bir ispatı gibidir. Binlerce Yesevi dervişinin obalarını, yurtlarını, ana-babalarını, eşlerini, çocuklarını geride bırakarak küffar diyarlarında Allah’ın varlığını, birliğini anlatmaları, hayatlarını ya gaza meydanlarında onun varlığını inkar edenlere ispat için savaşta şehit olarak ya da Allah’ın varlığına kainatın her zerresinde şehadet ederek sonraki nesillere bu şehadet yöntemini aktaracak  dergahları tüm Anadolu ve Balkanlar’da  kurarak geçirmeleri, bu Alperenlik davasının kuru kuruya bir laf kalabalığı olmayıp  bir hayat nizamı ve ideali olduğunu en keskin bir şekilde bize ispat etmektedir.

                Bu noktada eminim hepiniz şu soruyu sormaya başlamışsınızdır: “İyi ama tasavvuf , tarikatlar, şeyhlik, erenlik bu kavramlar bu kadar güzel şeyleri anlatıyor ise ve bu kurumlar ve şahıslar  tarihimizde bunca büyük hayırlara vesile olduysa neden bugün zihin dünyamızda bu kavramların yaptığı çağrışımlar sapkınlığı, bağnazlığı, cumhuriyet düşmanlığını işaret ediyor? Müslüm Gündüzler, Cemalettin Kaplanlar, Şeyh Saitler ve daha nice sapkın kişiler nasıl oluyor da bu kurumların içinde ve çevresinde yuvalanabiliyorlar?”

                Biraz daha sabredip diğer sayıyı elinize alırsanız ve Allah Teala’da bize bir ay daha ömür verir ise  yazımızın başında sorup da henüz cevaplanmayan sorularla birlikte bu yeni  soruların bir kısmını da orada cevapladığımızı görürsünüz.

                Sağlıcakla kalın.

                Tanrı Türkü Korusun ve Yüceltsin!!!

Benzer yazılar

Leave a Comment