Bak mazine şimdiden, kaçan vakit durmadan.
Sarsın seni gök bayrak, öz yurdun gibi sarsın.
Kalkıp da mezarından, Ata’n yüze vurmadan,

Yansın tümü ruhunun, volkanlar gibi yansın,
Sen ki Türklük aşkını, her yanında duyansın.

Bil eri kağan yapan, göklerden gelen Kut’u,
Gör Oğuz’u anlatan, Ulu Dedem Korkut’u,
Sev Özbek’i, Kırgız’ı, Türkmen ile Yakut’u,

Dalsın deli gözlerin, Türk ellerine dalsın,
Sen bozkurt gibi saldır, ödlekler cephe alsın…

Uykunun, bizim için gerekli fizyolojik etkilerinin dışında birçok anlamı vardır. Mesela bir çocuğun uykusunda masumiyet, bir annenin uykusunda fedakârlık, bir babanın uykusunda ise ailesine yeterli olabilmek için verdiği gayretin getirmiş olduğu yorgunluk belirtilerini görürüz.  Bunlar kişisel yorgunlukların örnekleridir. Ancak uyuyan bir kişi değil de bir millet ise, bunun adına gaflet uykusu demekte herhangi bir sakınca yoktur. Tarihinden habersiz, geçmişin yansımasında geleceğini planlayamayan, bunun için en ufak bir çaba bile göstermeyen toplumlar elbet bir gün çok büyük problemlerle uğraşmak zorunda kalacaklardır.

Asırlar önce Türkleri esir etmek için çeşitli yöntemlerle mücadele eden güç veya güçlerin bir benzerleri, bugün dünyada asırlar boyunca adından söz ettirmiş Türklerin torunlarını aynı duruma düşürmek için uğraşmaya bile gerek duymuyorlar. Çünkü kendi içinde oldukça kutuplaşmış, teknolojinin kölesi haline gelmiş, birbirine hiçbir şekilde tahammül edemeyen insanları esir etmek için harikulade hamlelere gerek duymuyorlar. Ayrışmaların kavgalar doğurduğu, birlik olamamanın milli bütünlüğümüzü savunmasız bıraktığı bir dönemi yaşamaktayız. Türk-İslam âleminin de en büyük sorunu birlik olamamak, tarihten yeterli dersleri çıkaramamaktır. 

Ecdadımızın heybeti ma’ruf-u cihandır,
Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır.

“Namık Kemal”

Dün, o yağmur kokan gecede kâinatın dahi hayâl edemeyeceği ülkülerin peşine, esir olan Türk budunu için koşan Kür Şad kimdi?

Bugün, o yağmurların esiri olmuş, cesaretin kelime anlamını dahi bilmeyen, bozkurt yürekli atalarından bihaber olan evlat kim?

Dün, gölgesini bile emri altına alan, ruhunun isteklerini ölüme mahkûm edip, Tanrı Dağı’ndan uçarcasına düşman üstüne atılan kırk bir yiğit çeri kimdi?

Bugün, kendi gölgesinden korkan, maddenin esiri olmuş, kurtuluşu sadece kırk bir maşallahta arayan gafil evlat kim?

Bize Türklük şuurunu hazmetmiş, tarihini bilen, kendisini yetiştirebilmiş bilinçli nesiller gerektir.

Türk gerektir, Türk gerektir

Ülkü bilen Türk gerektir.

Dalkavukluk dünyasında,

Türk’ü bilen Türk gerektir.

Oğuz soylu, gök bakışlı,

Ala börkü kurt nakışlı,

Hem inançlı, hem alkışlı,

Töre bilen Türk gerektir.

Kağan bilen, hakan bilen,

Çeri, alp ve tarkan bilen,

Turan, Kafkas, Balkan bilen,

İlim yüklü Türk gerektir.

Saray basan Kür Şad gibi,

Hain asan ecdat gibi,

Kinin kusan evlat gibi,

Bozkurt ruhlu Türk gerektir.

Bozkırlarda at koşturan,

Savaşlarda er coşturan,

Tek ülküsü Büyük Turan,

Tunç yürekli Türk gerektir..

Birbirine çarpan kılıçların şakırtısı ve çerilerin bozkurt ulumasına benzeyen taymaları Ötüken ’den duyuluyordu. Yıldızlar savaşa hazır bir şekilde saf tutmuş, fırtına en gür sesiyle bütün acunu ayaklandırmıştı. Nasıl bir cesaret, nasıl bir inanmışlık Kür Şad kadar anlamlı olabilirdi ki? Yağmur damlaları bir ok gibi toprağın bağrına saplanmak üzereyken, ağaçların yaprakları Türk atlarının geçtiği o kutsal topraklara kalkan olma derdindeydi. Koskoca bir budun kırk bir parçaya bölünmüş, her parçanın gönlünü bir bozkurt sarmış, her parçanın heybeti en az Tanrı Dağı kadar büyümüştü..

Mücadelenin şekli değişti ama manası hep aynı kaldı. Ama şimdi o ruhtan, o ülkü ve hürriyet sevdasından koptuk.

Bugün, Kür Şad olmak için kılıca, kalkana, basılacak bir Çin Sarayı’na ve er meydanına gerek yok.

Eğer, Kür Şad olmak istiyorsan;  21. Yüzyılda eline kılıç yerine kalem, kalkan yerine kitap alacaksın. Karşındaki düşman cehalet, senin silahın ise cesaret olacak.