Bu yazıda, Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin güçlü iki kadın kalemi tarafından yazılmış iki roman üzerinden kadının Türk siyaset sahnesindeki duruşuna değinilmeye çalışılacaktır. Bunlardan ilki Adalet Ağaoğlu’nun Ölmeye Yatmak (1973) diğeri de Sevinç Çokum’un Deli Zamanlar (2000) adlı eserleridir. Bu iki roman, Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayıp çok partili sisteme ve 12 Eylül öncesindeki çalkantılı döneme uzanan bir ardışıklık izlemelerinin yanı sıra, çok partili dönemde sağ ve sol olarak kabaca tanımlayabileceğimiz karşılıklı iki yakada işleyişin nasıl ilerlediğine dair bir fikir vermeleri açısından simgesel önem taşımaktadırlar.

Ölmeye Yatmak, Anadolu’nun bir kasabasında başlayıp, Ankara’da sonlanan bir romanken, Deli Zamanlar İstanbul’da geçmektedir. Anadolu’nun güneyinde hayata gözlerini açan Aysel, Atatürk Cumhuriyetinin yeni nesilden beklentilerinin üst düzeyde olduğu ve milli kimlik inşası sürecinin taşralı insanların basit yaşamlarında bile kendini hayatın her alanında belli eden gayretkeşliği içerisinde büyür ve ortaokul yıllarında ailesi ile birlikte Ankara’ya yerleşerek, muhafazakar orta sınıfa mensup bir babanın çok da gönüllü olmadan okuttuğu kızı olarak kimlik arayışına girer. Ölmeye Yatmak romanı Aysel’in kişiliğini ve cinsel kimliğini kazanımı süreci etrafında gelişirken, olay örgüsü çağdaş Türkiye’nin de bir anlamda kimlik kazanışının anlatıldığı bir bağlama dönüşür. Hemen hepsi aynı kasabadan çıkarak Ankara’ya gelen veya bir kısmı yerlerinde kalan çok çeşitli Anadolu insanının zaman içindeki değişimi adeta yazar tarafından ülkenin de genel olarak sergilediği düşünülen değişimine ışık tutmaktadır.

Deli Zamanlarda ise 27 Mayıs sonrasındaki, 12 Eylül’e uzanan süreçte İstanbul’da yaşayan bir çekirdek ailenin üniversite öğrencisi kızları olan yazarın anlatımıyla olayları izleriz. Diğer romana benzer şekilde bu aile de muhafazakâr orta sınıfa mensup bir yapı sergilerken, kız çocuğunun büyüme çağında, eğitim alma konusunda herhangi bir ihtilafla karşılaşılmadığını, aksine eğitimine devamının ve meslek edinmesinin teşvik edildiğini görürüz. Bu romanda, yeni kurulmakta olan Adalet Partisi olduğu anlaşılan siyasi yapılanmanın gençlik kolunu kurmakla görevlendirilen yazarın yanı sıra, siyasi yaşamda daha aktif, girişken ve sorumluluk alan Aypare’nin üzerinden de gözlem yapma fırsatı ediniriz.

Ölmeye Yatmak’ta Aysel, Atatürkçü değerleri benimseyen ilerici Türkiye’de zaman içerisinde kurucu parti CHP çizgisinden uzaklaşan ailesinde, Türkçü akımlardan etkilenen ağabeyinden pek çok konuda baskı gören ve böyle bir ortamda yakın çevresinden başkalaşarak sözde özgürlükçü, ezilmişlerin yanında, eşitlikçi sosyalist görüşler edinen bir genç kız olarak bireyselleşmiştir. Erken genç kızlık yıllarında benimsediği anlaşılan cinsel taassup erişkinlik yıllarında fakültede hoca olduğu yıllarda tamamen ortadan kalkmış görünmektedir. Türkçü olan ağabeyin karikatürize tasviri ve dünyada olumsuza, adaletsizliğe, hak yemeye ilişkin tüm musibetlerin sağ görüşlü ve yazar için sağ görüşlü ise eşittir Türkçü (ilerleyen yıllarda ülkücü) fikre mensup kişilerce temsil ediliyor olması romanın gerçekçiliğine gölge düşüren en önemli sebep gibi görünmektedir. Ağaoğlu’nun Aysel’in ağabeyinin duyguları ve siyasi bir görüş edinirken kendince sebepleri olan bir insan olduğuna dair en ufak bir içgörüsü olmadığını fark etmek, psikolojik tahlil konusunda son derece yetkin görünen yazar için şaşırtıcıdır. Dünyaya siyah ve beyaz olarak bakan, insanları ancak benim gibi ise “iyi” değilse “kötü”dür tavrıyla yüzeysel şekilde bölerek anlayabilen sol zihniyete sahip bir yazarın ihtiyarlık döneminde yeterince kavrayamadığı bir ülkede, despotik bir yönetim tarafından 12 Eylül ile hesaplaşma görünümü ardında yapılan anayasa değişikliğini desteklemesi ise öyle tahmin edilmektedir ki sadece kendi görüşünden kişilerce şaşırtıcı bulunmuş ve hayal kırıklığı olarak yorumlanmış olsa gerektir.

Deli Zamanlar’ın yazarı olan Çokum’un hemen tüm kitaplarındaki özgeçmişinde ise yazarın hayatında bir noktadan sonra (ki bunun Hindistan gezisini takip eden süreç olduğu anlaşılıyor) tüm siyasi görüş ve akımlardan sıyrılarak sadece insanı odağa oturtan bir yaklaşımla yazılarını yazmış olduğu ifadesine rastlarız. Bu, yazarın samimiyetine dair önemli bir veri gibi görünmektedir zira Çokum, olgunlaşma sürecinde Ağaoğlu’nun açıkça benimsediği sosyalist çizginin tam karşısında yer alan muhafazakâr-sağ siyasi görüşü benimsemiş bir yazar olarak öyle tahmin edilmektedir ki bir süre sonra yazarlık serüveninde evrensel insan anlayışının peşinde, bir başkalaşım yaşamıştır. Bunu, romanlarında tek boyutlu olmayan kahramanlardan da anlamak zor değildir.

Bu noktada Ağaoğlu’nun edebi biçemine haksızlık olarak değerlendirilebileceği endişesi ile şunu belirtmekte fayda vardır ki o da, Ağaoğlu romanlarındaki hemen hepsi sosyalist çizgiyi benimsemiş kahramanlar, sol edebiyatta kolay rastlayamayacağımız derinlikte ve acımasızlıkta kendi siyasi geleneklerini ve duruşlarını özeleştiriye tabi tutma bakımından eşsizdirler. Kendileri için bu denli acımasız olabilen kahramanlar görülmektedir ki dünyanın geri kalanına karşı da benzer tutumdadırlar ve Ağaoğlu aslında “iyi”yi tanımlayabilmek için çaresizce üzerinde bir şekil-zemin etkisi yaratacağı “kötü”ye gereksinim duymakta ve bu uğurda aşırı genellemelere başvurmakta etik sorumluluk açısından bir sakınca görmemektedir.

Çokum’un Deli Zamanlar’ındaki özeleştiri düzeyi de sözü edilen diğer romandan daha az değildir. Kadını evde oturup çocuk doğurduğu veya erkeklere ait bir yaşam alanı olan siyasete bulaşmayıp “edebiyle” ekonomiye katkıda bulunan bir işte çalıştığı sürece baş tacı olarak gören ancak kendi alanlarına en küçük müdahalede sertleşmekte beis görmeyen “sağcı” tavır, aslında bir yandan da Türk siyasetinde var olabilmek için “erkekleşen” kadınlara dair okura önemli bir kavrayış da sağlamaktadır. Romanın yazarı olarak okuduğumuz kahraman, böyle bir ortamda bulunmayı kendi değerleri ile uyuşmayan riyakârca bir tavır olarak görecek ve siyasetten çekilecektir. Asıl siyasi figür olarak yer alan Aypare ise, tüm güzelliği, aklı, başarısı ve sadakatsiz evliliğinde üstlendiği cefakâr ve affedici eş rolüne rağmen tam da parti ulusal çapta bir başarıya kavuşacağı dönemde beklenmedik bir şekilde ölerek iradi olmayan bir biçimde de olsa, sahneden çekilmiş olacaktır. Bu noktada Deli Zamanlar okura, iyi niteliklere sahip kadınların bir şekilde siyaset sahnesi üzerinde uzun süre kalamadığına dair örtük bir mesaj vermektedir. Her iki romanı bu açıdan birlikte ele aldığımızda, yozlaşmanın siyaset kurumunda kaçınılmaz olduğu, başta amaçlanan ülkü ve uğruna yola çıkılan değerlerin zaman içerisinde “insan” hamurunun doğası gereği bozulmadan kalamadığı gibi bazı sonuçlara ulaşırız. İlginç olansa, her iki kadın kahramanın da ideolojinin anlamını yitirdiği, umudun tükendiği, hayal kırıklığı duygusunun en yoğun yaşandığı anda yatağa çekilerek, yorganı kafalarına geçirmeleridir. Aysel, bunu yabancı bir otel odasında çıplak olarak yaparken, Deli Zamanlar yazarı kendi evinde, odasında, annesinin kendisine sıcak çorba yapıp getirdiği mahremiyetinde yaşamaktadır. Aysel’in yataktan çıktığını, devam romanı olan Bir Düğün Gecesi (1979) adlı eserden, Deli Zamanlar yazarının ise roman sonunda Aypare’nin cenazesine katıldığı sahneden anlarız. Her iki kadın da ilerleyen zamanda depresif ruh hallerinden olabildiğince sıyrılır, hayata kaldıkları yerden fakat daha az şevk ile ve doğru bildikleri siyasi çizgi üzerinde devam ederler.

Sonuç niyetine denilebilir ki, yozlaşmaya direnenler siyasetin karşılıklı iki yakasında sayıları kısıtlı da olsa vardır; ancak çevreleri ile uyumu sürdürmekte zorlandıkları için ya geri çekilir (Deli Zamanlar) ya da psikopatolojik bir görünüme bürünüp özkıyım seçimine doğru yol alır(Ölmeye Yatmak) ve devam etmenin bir noktadan sonra mümkün görünmediği ruh halleri sergilerler.