Milliyetçi-Ülkücü dava, ‘’ nefer ‘’ mertebesine erişmek için mücadele etmiş nice yiğitlerin öyküleri ile doludur. O destansı öykülerin kahramanları, bu kutlu yolda nefer olmayı birçok dünya makamından üstün tutan ülkü devleridir. Kolay değildir dava neferi olmak. Zira insanın küçük kıyameti olan ölüm bile farklıdır nefer için. Neferlik mertebesi ve neferlerdeki inanç, azim ve teslimiyet,  dava adamının vücudunda öyle vuku bulmuştur ki; bu mertebedeki dava adamı ölüm anını bile ‘’ Canana ‘’ kavuşmak diye bilir. Şeb-i Aruz’a gülerek gider, sevinerek gider. Hatta geride kalan karındaşlarına bile nazire yapar, ‘’ şimdi hepinizin kıskanacağı bir rütbedeyim ‘’ diyerek… Ve neferlik mertebesinden şehitlik rütbesine terfi eden ülkü devleri; Müslüman Türk milletine hudut ve coğrafya tanımayan, yüreğindeki İlah-ı Kelimetullah sevdasını hayat nizamı olarak dünyaya nakış nakış işleyecek ulvi bir idealin sembolü olurlar.

                 İnanmanın ve inandığı gibi yaşamanın bedelini en ağır şekilde ödeyen ülkü şehitleri kervanının ilk yolcusudur Ruhi Kılıçkıran… Kılıçkıran, mübarek Ramazan ayında Allah için Allahsızlara karşı koymanın bedelini şehadet şerbeti içerek ödeyen ilk göz ağrımızdır. Sonra Süleyman Özmen yakar bağrımızı. Ankara Üniversitesi, Ziraat Fakültesi öğrencisi iken, Yüksek Öğretmen Okulunda 72 saat boyunca komünistler tarafından mahsur bırakılan ülküdaşlarına yardım etmek isterken, ‘’ Öz menem! Öz menem! Onlar kabuk… Öz menem! Sen yelde savrulan kül, yüreklerde koz menem! Ülkü uğruna şehit men Süleyman Özmenem ‘’ dercesine gül bahçesine girerek bir ölüp bin dirileceğimizi göstermişti ruhunu Moskova’ya, Pekin’e peşkeş çekenlere… İmamoğlu ile yanmaya devam eder bağrımız. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi son sınıf öğrencisi ve henüz 21 yaşındaydı Yusuf İmamoğlu. Okul koridorunda komünistlerin hain bir saldırısı sonucu ağır yaralandı. İnsanlığını yitirmiş caniler, cankurtaranı içeri almadılar. İstemediler onun yaşamasını. Çünkü o yaşasaydı, Türklüğe olan sevdası ile yaşayacaktı. Türklük ülküsü uğruna can verdi, kahraman oldu, 21 yaşında koca bir çınar oldu. Şehit olduğu zaman cebinden 35 kuruş para çıkmış ve otopsi sırasında da üç gündür hiçbir şey yememiş olduğu tespit edilmişti. O günden beri yüreğimizdeki acının, davamızdaki gücün adıdır Yusuf. Zira ‘’ Nice şehitler ki kalpleri iman dolu, onlardan biriydi Yusuf yüzlü şehit İmamoğlu! ‘’

                Türk milliyetçileri için mücadelenin ve azmin sembolüdür Ertuğrul Dursun Önkuzu. 23 Kasım 1970 tarihinde, Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi iken, işgal altındaki okulunda komünistler tarafından önce kaçırılıp hapsedilmiş, sonra feci şekilde dövülmüştür. Bununla da yetinmeyen insanlık yoksunu moskoflar, bir bıçakla Dursun Önkuzu’nun bilek damarlarını kesmişler, ağzına lastik hortum takarak pompayla ciğerlerine hava vererek vahşiyane bir şekilde öldürüp, üçüncü kattaki odanın penceresinden atmışlardır. O Önkuzu ki; ülkü adlı güftenin hiç unutulmayacak bestesidir. Şehadetin cennete açılan kapısı, son neferin son nefesi, şehadet şerbetinin değişmesi sakisidir. Bu davaya can verenler, hiç kuşku yok ki O’nun elinden içtiler şehadet şerbetini, O buyur etti ardından gelenleri: Koca Bekir’i, Gün Sazak’ı, Selçuk Duracak’ı, Pehlivanoğlu’nu, Halil Esendağ’ı, Cengiz Akyıldız’ı, Fırat Çakıroğlu’nu ve binlercesini o karşıladı cennettin kapısında. ‘’ Önkuzu, Hey Önkuzu! Önde giden Önkuzu. Bu bayrak düşmez yere, Ölmedikçe son kuzu! ‘’ dedirterek ardında kalanlara, hak bildiği dava uğruna sela okuttu Önkuzu.

                Türk milletinin ve onun her alanda hakkını arayan, yücelmesini hedefleyen Ülkücü Hareketin göz ışığıydı Gün Sazak. Yolsuzlukla mücadele ettiği ve Türk milletinin kanını emen odaklara prim vermediği için bakanı olduğu hükümet düşürülmüş ve millet yolunda bir azimetten dönmemesinin bedelini, eşinin ve çocuklarının gözleri önünde kızıl emperyalizmin uşağı militanlar tarafından şehit edilerek ödemişti. O, aynı zamanda Türk milletinin dürüstlük şehididir. Üstad Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu onun şehadetini, ‘’ Hey, yakınlar uzaklar, Bekler pusular tuzaklar, Tayfuna dönsün SAZAKLAR, Göz ışığım Gün’üm gitti.‘’ diyerek destanlaştırıyordu. Adına yazılacak her destanı hak ediyordu Gün Sazak. Çünkü O, sadece Ülkücü Hareketin gurur abidesi olmakla kalmamış, dürüstlüğü, yürekliliği, insan sevgisi ve fikir namusu ile taraflı tarafsız herkese güven vererek, ‘’ Ülkücü Türk Milliyetçisi nasıl olmalı? ‘’ sorusunun somut bir cevabı olmuştu.

                Türklüğün mukaddesleri ve din-i İslam’ın bekası uğruna kızıl emperyalizmin ruhunu ve beynini devşirdiklerinin kahpe pusularına verdiği, her birinin öyküsünün ayrı bir destan olduğu binlerce şehidin yanında, bir de Eylül’ün kırdığı gülleri vardır Ülkücü Hareketin. Türkiye’nin Marksist/Komünist bir ihtilale kurban gitmesini kutlu bir direniş ile engelleyen ve bu uğurda binlerce evladını mübarek vatan toprağının bağrına veren Ülkücü Hareket, Türk milletine ve Türk Devleti’ne Çanakkale Harbi’ndeki 57. Alay misali olmanın bedelini, 12 Eylül’ün zindanlarında işkencelerden geçerek ve dokuz canını 12 Eylül’ün sözde adaletine vererek ödüyordu. 12 Eylül’ün Ülkücü Hareketin ciğerinden söküp aldığı o dokuz can; Ülkücülerin, ABD’nin ‘’ Bizim çocuklar yaptı ‘’ dediği 12 Eylül’ün mağduru değil, mağruru olduğunu kanıtlıyordu. Ali Bülent Orkan, Ahmet Kerse, Cengiz Baktemur, Cevdet Karakaş, Fikri Arıkan, Halil Esendağ, Mustafa Pehlivanoğlu ve Selçuk Duracık darağaçlarında ölümsüzleşiyorlardı. Velican Oduncu ise, on dört yaşında girdiği 12 Eylül zindanlarından yirmi dört yaşında rütbesine taltif olarak çıkıyordu. Eylül’ün kırdığı dokuz gülün şehadete yürüyüşleriyle, Ülkücü Hareket Eylül zalimlerine de meydan okuyor ve Eylül’ü şehadet destanına çeviriyordu. Öyle ki; Mustafa Pehlivanoğlu ailesine yazdığı mektupta; ‘’ Eğer benim günahım varsa Cenab-ı Allah’ın huzurunda çekmeye hazırım. Yok, bir yanlışlık sonucu ölümüme karar verenler, idam edenler Allah’tan bulsunlar. Şunu hiçbir zaman unutmasınlar ki, Mustafalar ölür, Allah davası ölmez, milliyetçilik yaşar. Kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer her zaman Allah’a inananlarındır! ’’ diyordu. Halil Esendağ ve Selçuk Duracık ise, idamları sırasında görevli imama, ‘’ Bana hiç evliya gördün mü diye soranlara, evet Halil ile Selçuk’u gördüm diyeceğim ‘’ dedirtecek kadar muazzam bir iman ile yürümüşlerdi kahpe Eylüllerin darağaçlarına.

                12 Eylül öncesindeki kutlu direnişi ihtilalle beraber zindanlara, mahkeme salonlarına, idam sehpalarına taşıyan ve 12 Eylül zindanlarını Medrese-i Yusuf iye yapan Ülkücü Hareket ve Başbuğ Alparslan Türkeş, tıpkı 3 Mayıs 1944 sürecinde olduğu gibi Türkiye de Türk milliyetçisi olmanın bedelini en ağır şekilde ödeyerek, tarihin mahkemesinden beratını bir kez daha alıp, yine tarihe hediye etmişlerdir.  Türk milletinin karşı karşıya kaldığı ve kalacağı tehlikelerin argümanı değişse de, o tehlike karşısında Türk milletine Hz. Nuh’un gemisi görevini ifa eden unsur hiç değişmemiştir. O unsur, yüzde yüz milli bir hareket olan Ülkücü Harekettir. İşte o yüzdendir; ozanların destan yazmaya hasret, Fatihaların yaslı olduğu bir dönemde Hasan Şimşek’in, Cengiz Akyıldız’ın, Fırat Çakıroğlu’nun Önkuzu tarafından cennette karşılanması. Ülkücü Hareket, her türlü fikri ve fiziki saldırıda Türk milletinin üzerine titreyen güç ve şefkattir. İşte yine bu yüzdendir; Hasan Şimşek’in, Cengiz Akyıldız’ın ve Fırat Çakıroğlu’nun ozanların destan yazmaya olan hasretini ve Fatihaların yasını dindirmesi. Ay yıldız düşmesin diye, Akyıldız’ın toprağın kara bağrına düşmesi, çözüm adlı ihanet Türk milletini çözmesin diye Fırat’ın bir gül bahçesine girercesine şehadete yürümesi, Ülkücülerin Türk milletine olan karşılıksız sevgisinden, enbiya ve evliya diyarı Anadolu’nun her karışına olan sevdalarındandır. İlk şehit Ruhi Kılıçkıran’dan son şehit Fırat Çakıroğlu’na binlerce ülkü şehidi; Milliyetçi-Ülkücü davanın gönül ve hal ehli olanların, Türklük ve İslam ateşiyle kavrulanların ve Hakk’a sevdalıların Hak davası olduğunun kanıtıdır. Milliyetçi-Ülkücü dava; canan bilip cana minnet etmeyen, dünya nimetlerine tenezzül etmeyen, kendi geleceğini Türk milletinin geleceğinde gören, şehadete sevdalı yiğitlerin, Ertuğrul gibi Gazilerin davasıdır. Müslüman Türk’ün tek kurtuluş reçetesi olan bu dava; buram buram İslam kokan Buhara’dan, buram buram Türklük kokan Semerkant’dan ve Hoca Ahmet Yesevi’den gelen Türkistan yeli, Hz. Mevlana’nın insan sevgisiyle tutuşan gönlünün muhabbet ateşi, binlerce ülkü şehidinin ki en son Fırat Çakıroğlu’nun kana kana içtiği şehadet pınarıdır! Milliyetçi-Ülkücü Hareketin kutlu mücadelesinde şehadet şerbetini içerek ölümsüzleşen binlerce ülkü şehidinin ruh halleri, anlattıklarımızın yaşanmış en güzel örneğidir.

                 Yüce İslam’ın mübarek gazası ve yüce Türk Devleti’nin bekası uğrunda vatan, namus, Türklük için canlarını seve seve feda eden ilk şehidimiz Ruhi Kılıçkıran’dan son şehidimiz Fırat Çakıroğlu’na, bütün ülkü şehitlerinin ruhu şad, mekânları cennet olsun. Ülkücü Hareket’in banisi ve Türklük âleminin son Başbuğ’u Alparslan Türkeş’in Ülkücü şehitler ile ilgili şu sözü hasbihalimize nokta olsun; ‘’ Çoğu zaman rüyama girerler. Sanki resmigeçit yapar gibi gözlerimin önünden geçerler. Oruç Reis ile kol kola yürür Yusuf İmamoğlu, Dursun Önkuzu, Süleyman Özmen, Erdem Arabacı, Ercüment Yahnici ve Gün Sazak gibi şehitler… Uykularım kaçar. Kalkar Cenab-ı Hakka sığınır, ruhları için dualar okurum. Ercüment’im gelir aklıma, mezar bile dar gelmişti yavruma, mezara sığmamıştı. Onların ruhları bizim varlığımızın teminatıdır. Allah (C.C.) hepsinden razı olsun, mekânları cennet olsun. ‘’