‘’Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk’e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Türklerin vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, Ulu Tanrı’ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye ”Ergenekon” dediler.

      Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oğuz’un birçok çocukları oldu. Kayı’nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oğuz’un daha az oldu. Kayı’dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz’dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon’da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o denli çoğaldı ki Ergenekon’a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar.

Dediler ki: ”Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon’dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.”

Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon’dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: ”Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir. Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tanrı’nın yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.

Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk’ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt’un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon’dan çıktılar.

Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türklerin bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kağanı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beyleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.’’

Destanlar milletlerin hafızasıdır. Milletler kadim hatıralarını bu destanlara nakşeder. Dünya edebiyatlarında yaşayan destanlara baktığımızda Türk destanlarının yerinin ayrı olduğu hemen göze çarpar. Destanlar, tarihi gerçeklik bakımından zayıf olmakla beraber oluşum tabakalarında yaşanan gerçeklerle ilgili bağlantılar sunar bizlere. Destan kelimesini çoğunlukla epik hikâyeler manasında kullanıyoruz. Ve daima zihnimizde kahramanlık hikâyeleri canlanıyor. ‘Mürdüm Ergenekon Öncesinde Konuşulanlar’ ı okuduğunuzda yüreğinize Ergenekon hüznü çökecek. Ergenekon hüznü Mürdüm ’ün en çarpıcı noktası. Ergenekon destanına farklı bir açıdan yaklaşan yazar en keskin mesajlarını diyaloglar üzerinden veriyor. Bu anlatım tekniği okuyucuya kameraman vazifesi yüklüyor böylece kitabın dünyasına hiç olmadığı kadar yaklaşıyorsunuz. Kendinizi bir anda yıllar öncesinde, otağlar arasında dolaşırken buluyorsunuz.

Eserin en kıymetli yanlarında biri de şüphesiz satır aralarında Türk Töresinin Türk düşüncesinin izlerini bize sunmasıdır. Bu yönüyle çocuklarımız ve gençlerimiz için ‘Mürdüm’ okunması gereken bir eser olarak karşımıza çıkıyor.

‘’Söz yerinde söylendiğinde güzeldir. Uluorta söylendiğinde değil.’’ ‘’Büyüyünce bir kişi kağan olur. Mesele büyüyünce adam olmaktır.’’ Kitapta geçen bu iki cümle sanırım biraz evvel yaptığımız tavsiyenin hiç de yersiz olmadığını ispatlar.

‘’Yiğit olan yarsız olmaz; yarsız olan arsız olur. Sen annemi seveceksin ki bu sevgiyle bizi, tüm aileni, uruğunu ve ulusunu seveceksin. Yurt büyük evimizdir, ulus ise büyük ailemiz. İnsan evine ve ailesine karşı sorumsuz olamaz.’’ Bir evladın babasına sarf ettiği bu sözleri okuyacak olan çocuklarımız aşk ve vatan kavramlarını en yalın şekilde alıp kişiliklerinin bir parçası haline getireceklerdir. Aşk ve vatan ülküsüne sahip olmayan nesillerle geleceğe yürümemiz düşünülemez.

Milletimiz zor zamanlarda sinesinden çıkardığı cihangirlerle bugünlere geldi. Bilge Kağanlar, Alparslanlar, Fatihler, Mustafa Kemaller ve daha nice isimsiz kahramanların omuzlarında yükselen milletimizin her bir ferdine şöyle sesleniyor başkahramanımızın bilge dedesi: ‘’Yapmak zorundasın. Yaşamak ve ulusumuzu yaşatmak zorundasın. Korkarsan yapamazsın, inanırsan yaparsın.’’ Ruh inşa edecek kabiliyette olan bu satırları okuma şansı elde ettiğimiz için bahtiyarız.

Eser sona yaklaşırken başta bahsettiğimiz Ergenekon hüznü tekrar kendini gösteriyor. Bir ulusun adaletsiz, töresiz nasıl savrulabileceğini hatta dağılacağını ve tarifsiz felaketlere nasıl gark olacağını idrak ediyoruz. İç karışıklığın ve yozlaşmanın ili ne hale getirdiğini çıplak gözle görme imkânını elde ediyoruz. Bu satırlar zihninizde yankılanırken kendinizi bir anda Bilge Kağan yazıtının karşısında bulacaksınız.

‘’Hepsi yedi yüz kişi/er olmuşlar. Yedi yüz er olup ilsiz/devletsiz, Kağansız kalmış Milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk Töresini bırakmış Türk milletini ecdadımın töresince yeniden var etmiş, eğitmiş.’’ (…)

‘’ Ey Türk, Oğuz Beyleri, Milleti işitin! Üstte Gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe Ey Türk Milleti, İlini/ devletini, töreni kim yıkıp bozabilirdi?

Türk Milleti, bu huyundan vazgeç, pişman ol! İtaatsizliğin yüzünden seni besleyip doyurmuş olan Kağnına, hür ve bağımsız devletine karşı kendin ihanet ettin ve nifak soktun. Silahlı düşman nereden gelip seni bozguna uğrattı, sürüp dağıttı? Mızraklı düşman nereden gelerek seni yerinden yurdundan sürüp kaçırttı? (…)

“ Türk Beyleri, Milleti, böyle düşünün, böyle bilin!”

Ergenekon ülküsünü yüreğinde taşıyan, Milletinin adı sanı yok olmasın diye gayret eden tüm dostlara selamlar…

Mürdüm ’ü bizlere hazırlayan Osman Karatay Hocamıza sonsuz şükranlar…