Zaman suyu kıskandırırcasına akarken geçmişten günümüze insan, varoluşuyla birlikte bir takım meselelerle karşı karşıya gelmiş ve bunları çözüme kavuşturmak amacıyla da çeşitli yöntemler geliştirmiştir. Bu yöntemlerin asıl uğraştığı meseleyse insanı tanımak ve anlamaktır.

Yeryüzünde yürümeye başladığı andan itibaren insan hiç değişmemiş fakat kendi eliyle yeryüzünü değiştirmiş bunu ise doğası gereği yapmıştır. Yeryüzünü değiştiren ancak kendi fiziki görüntüsü itibari ile değişmeyen insan, bunu nasıl başarabilmiştir? Yüz yıl evvelki insan da on bin yıl evvelki insan da aynı görünüşe ve benzer duygulara hatta aynı akla sahiptir ancak bugünün insanı ile on bin yıl evvelki insanın hayat ülküleri, karşılaştığı sorunlar aynı mıdır? Çok değil birkaç on yıl önce mektuplaşan neslin çocukları bugün teknolojik ilerlemeler sayesinde anne babalarının hayal dahi edemediği şeyleri kullanmakta, yaşamaktadırlar. Aynı beden biçimiyle günümüze kadar gelen insan nasıl oluyor da yine aynı şekille günümüze gelen köpeklerden farklı olarak sadece kemik kaygısı gütmeyip, uygarlık inşa edebiliyor ve ilerleyebiliyor? Aynı duygulara sahip dünün insanı ile bugünün insanı neden benzer olaylar karşısında artık benzer tepkiler vermiyor? Taş ve toprak aynı kalırken insanı değiştiren ve insana da çevreyi değiştirten nedir? İşte bu sorular ışığında insanı anlamaya çalışacağız çünkü insanı anlamak demek dünüyle bugünüyle dünyayı anlamak demektir. İnsan bir âlemdir ve tüm âlemlerin, kâinatın özetidir.

Öncelikli olarak kendini anlamaya gayret eden insanoğlunun çabalarını idrak ile bu işe başlayalım. Varoluşundan itibaren insanlık hayata geliş gayesini sorgulamıştır. “Ben neyim? Neden varım? Ne yapacağım?” gibi sayısız sorularla yaratılış gayesini anlamak istemiştir. Bir kendine bir de çevresine bakarak “Şu ağaçta var, ben de varım farkımız nedir?” demiştir ve görmüştür ki ağaç, toprak, taş gibi nesnelerde fiil mevcut değildir, hareket kabiliyetleri yoktur ve bu sebeple belki de insan ilk olarak bunlara üstün kılındığını düşünmüştür. Çünkü insan hareket edebilen, tepkide bulunabilen bir canlıdır. Oysa taş öyle mi? Taşın hareketi için bir tesir unsuru olması gereklidir ve buna müessir olan da insanın ta kendisidir. Öyleyse bir şey üzerinde hükmü bulunan, ona müessir olan, ona istediği şekli veren ve istediğini yapan ondan üstün durumdadır.

İnsan bunu idrak etmiş sonra ise bir fiile sahip olan canlılara bakmıştır. Her canlı kendine özgü yaratılışı ve güzelliği ile beraber kendi türüne özgü de bir programla dünyaya gelmiştir ve bu programın dışına da çıkamamaktadır. İnsan görmüştür ki köpek hep kedi peşinde, kedi ise fare… Yani insan dışında diğer fiil sahibi canlılar da üzerlerinde, müessir olamadıkları bir program dâhilinde yaşamaktadırlar. Öyleyse insan bunlardan da üstündür ve kudretlidir. Eşref-i mahlûk olan insan, yaratılmışların en üstünü olma sıfatını böyle idrak etmiştir. Kendisinden başka düşünen, sezen uygarlık inşa eden, yaşamı içinde kontrolü kendinde olan, etken olan başka bir canlı yoktur. Peki, bu üstünlüğü insan fiziki özelliklerine mi borçludur? Elbette hayır zira kaplan insandan daha güçlüdür maymun da insanın el, kol ile gerçekleştirebildiklerinin çoğunu yapabilir, kartal insandan daha keskin görebilir ve uçabilir de öyleyse insanı üstün kılan, insanın fiziki özellikleri değil başka bir şeydir. İşte asıl mesele burada karşımıza çıkmaktadır. İnsan et ve kemik değil, buna sahip ancak bundan çok uzak bambaşka bir canlıdır. Bu bambaşka canlıyı anlama süreci aynı zamanda onu ilerletmiş ve geliştirmiştir de. Peki, insan kendini nasıl anlamaya çalışmıştır? Bu süreç üzerine sayısız fikir mevcuttur. Felsefeler, felsefenin dayandığı ideolojiler bunların en somut örnekleridir. Farklı felsefeler insanı anlamaya çalışmış insan üzerine çok çeşitli tanımlamalar yapmışlardır. İşte insanı anlama çabasındaki en büyük hata da bu nokta da yapılmaktadır: İnsanı anlama sürecinde, insan tanımlanmaya ve açıklanmaya çalışılmıştır ve bunun içinde çeşitli kalıplara sokulmuş bu yolla irdelenmiştir. Oysa insan çeşitli kategorilere ayrılarak dar kalıplar çerçevesinde incelenebilecek bir canlı değildir.

Günümüz de insanı anlama sürecinde ulaşılan nihai sonuç ise iki kategoridir. Madde ve mana. İnsan madde midir yoksa bundan bambaşka bir şey olan mana mı? Bu iki kategori hatta görüş insanlığın ortaya koyduğu uygarlıklar üzerinde de etkili olmuş bu iki farklı anlayış toplumları oluşturmuş, devletleri kurmuş, savaşlar çıkarmış ve barışlar yapmış nihayetinde insanlığı şu an olduğu duruma getirmiştir. Şu an ne durumda olduğumuzdan önce bu iki felsefeyi yani madde ve manayı idrake çalışalım.

 Madde, insanı sistemleştiren mekanikleştiren ve ruhi boyutunu hiçe sayan bir felsefenin memurudur. Bu felsefe ki adına batı dediğimiz batmakta olan bir medeniyetin sembolü olmuştur. Maddeyi idrak için onu doğuran anayı yani batıyı anlamak gereklidir. Batı demek otomatlaşan insan demektir. Hayati kazanımlarını, bireysel faydalar üzerine kurmuş olan batı ve batı insanı kendi içinde debelendiği bu madde bataklığındaki çamuru, diğer toplumlara da sıçratmak istemektedir.

 Kimdir batı insanı ve nasıl anlamıştır insanlığı? Batı insanı esas itibariyle birkaç yüzyıl içerisinde Yunan filozoflarının ve İslam ilim adamlarının insanı anlama yöntemlerini araştırmış, tartışmış ve bu ikisinden ayrı olarak yeni bir insan şekli ortaya koymuştur fakat batının ortaya koyduğu bu insan şekli ve batının insanı tarifle anlama biçimi bugün batı uygarlığının sonunu hazırlar niteliktedir. Peki, bu tarif ve bu anlama biçimi nasıldır? Batı medeniyeti Hıristiyanlığın yayılışı ile beraber hâşâ Tanrı’dan muktedir olan kilisenin görüşleri çerçevesinde insanlığı tarif etmiş ve anlamıştır. Kilisenin insan anlayışı ise bugünkü batı insanın içine hala çözümleyemediği kara bir tohum atmıştır ne Rönesans ne Reform buna çare olamamıştır. Bu kara tohum kilisenin kendisini Tanrı’dan kudretli görmesiyle, batı insanının üzerine saçılmıştır. Firavunlaşan ve nemrutlaşan kilise bir kez daha insanın bu yöndeki temayülünü ispat etmiş ve batı insanlığının isyanına sebep olmuştur. Batı insanlığı kilisenin bu Tanrısal duruşuna isyan etmiş ve çözümü ise herkesi Tanrılaştırmakta bulmuştur. Çok evvelden firavun bir taneyken günümüz batı maddeci anlayışı, her insanı firavunlaştırma yoluna gitmiştir. Kilisenin hayat içerisindeki etkisini kırıp Protestan ahlakı getirerek ve seküler yaşam tarzını benimseyerek, batı öyle bir adım atmıştır ki bu yeni batı insanı, belki de insanlığın gördüğü en büyük bela olmaya namzet haline gelmiştir.

Batı, tüm insanlığı bireye indirgeyerek ve bireyin kazanımları doğrultusunda yönlendirerek materyalist felsefenin ve kapitalist kültürün inşacısı olmuştur. Hayatı kendi için yaşayan, her türlü kısıtlamalara karşı gelen ve kendisinden başka derdi olmayan batı insanı, Allah’ın olmayın dediği nefsini ilah edinenlerden olmuştur. Makyavelizm denen felsefe ile amaca giden yolda her şeyi mubah kılan batı insanı, kendi kişisel çıkarları için her şeyi feda edebilecek duruma gelmiştir. Kapitalist kültürün etkisi ile sosyal hayatlarında oluşan rekabetçi, istifçi, tüketimci, umursamaz ortam batı insanını bir yandan ruhi bunalımlara iterken diğer yandan dünyacı hayat tarzı ile her şeye her sınıra karşı gelmeye itmiştir. Bu karşı geliş, insana uzan her türlü sınırı engeli kaldırmaya yönelik hak tanımaz ve utanmaz bir durum oluşturmuştur. Bunun en somut delili feminizm hareketi ile kadına ulaşmak ve onu mutlak manada özgür kılmaya çalışmaktır daha açık ifade edecek olursam sınırsız cinsel özgürlüğe ulaştırmak.

Batının maddeci insanı, insanı da bir meta olarak görür onun için kendi faydası her şeyin üzerindedir. Maddeci felsefe insanı mekanikleştirecek bir biçimde törpüler, artık maddeci anlayıştaki bir insan için dün yoktur, yarın olmayacaktır sadece şu an vardır ve bu an da ne yapılabiliyorsa yapılmalı, yaşamdan sadece haz alınmalıdır dolayısıyla batı insanı, an ve haz odaklıdır.

 Maddeci anlayış insanı mekanik parçalardan müteşekkil bir araç biçiminde algılar, doğa olaylarına getirdiği açıklamaları insanı açıklamak içinde kullanır. İnsanın doğasını ağacın doğasından farklı görmez maddeci anlayışa göre insan, sadece gelişmiş bir canlıdır. İşte bu noktada karşısına dikilen, insanın ruh dünyası diye tabir ettiğimiz konuyu ise açıklamakta zorlanır ta ki imdadına Freud isimli psikanalizci yetişene kadar. Freud gelmiş eline çekici almış ve insan ruhunu paramparça ettikten sonra çekip gitmiştir. Ruh yoktur artık maddeci insan için, bilinç vardır. Maddeci insanın içine bir şey doğmaz ona ilham gelmez sadece bilinçaltı dışa vurur. İnsanı anlama noktasında ve insan davranışlarını açıklamada Freud öyle cüretkâr davranmıştır ki insan ruhunu saf dışı bırakmayı ve bunu kabul ettirmeyi de başarmıştır. İnsan kişiliğini üç parçaya bölüp özünde insanın saldırgan ve cinsel dürtüleri baskın, yıkıcı bir canlı olarak tanımlayan Freud’a insanı kategorize eden Jung’a ve daha nice batı psikoloji bilimcilerine sorulacak çok sorumuz vardır. Ancak şimdi maddeci anlayışın insan modelini bunun karşısında mana insanını ve her ikisinden ayrı aynı zamanda benzer olan bizim inancımıza göre kul olan insanı irdeleyeceğiz. Bunu tarihsel süreç içerisinde gelişen insanlık gibi insanlığın doğumundan itibaren yapacak ve sonunda insanı biraz olsun anlamaya çalışacağız. Bu sebeple giriş mahiyetinde olan bu yazıyı burada noktalıyorum.