’Bize Neler Oldu’’ başlıklı yazımızda üstü kapalı, sabuna dokunmayan bir değişimden bahsetmiştik. Arkadaşlar yazının anlaşılmadığını ifade ettiler. Ben de anlaşılsın diye değil, ilgilileri tarafından irdelensin ve sorulsun diye karmaşık yazdığımı ifade etmiştim. Bu çalışmamızı, o yazımızın anlaşılmayan taraflarını yine sorular sorarak, biraz da açıklayarak devam ettireceğim. Vermek istediklerimin tamamını veremeyecek olduğumu biliyorum. Eksikliklerimi affedin ve mazur görün. Çalışmamızın temel konusu, Türk düşünce tarihinin kırılma anları! Ülgener hocamızdan ilhamla, zihniyet değişimi!

Sabri Ülgener’in İktisadi Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası adlı kitabının ‘’Ortaçağ İktisat Ahlakı ve Çözülme Devri Zihniyeti’’ bölümünde, Ortaçağ’ın iktisat ahlakı ile iktisat zihniyeti arasındaki farkı anlatmaktadır. Tabi, esnaf teşkilatının cemiyet içinde aldığı konumu ve bu devirde geçirdiği değişimi anlatmaktadır. Burada dikkatimizi çeken husus, tuttuğunu koparan, çâlâk insan; zamanla fütüvvetnamelerle ve çağın kıymetleriyle miskin, içine kapanmış, soluk ve silik bir hale gelmektedir. İşte Ülgener, bunun sebeplerini araştırmaktadır. O, bu durumu şu şekilde ifade ediyor. ‘’Din ve tasavvuf ahlakı, mevcut kıymetlere ve ideallere varis oldukça, hepsini şaşılacak bir tasarrufla teker teker asıllarından çözerek büsbütün ayrı bir mana ve içtihad kalıbına –zühd ve itikâf ölçülerine- dökmekte gecikmemiştir.’’1 12. ve 13. asra gelinceye kadar içtimaî kıymet ‘alplik’ iken, bu asırlardan sonra din ve tasavvufun(İbn Arabî ve fütüvvetnameler) etkisiyle içtimaî kıymet miskin, silik bir halde ‘zühd-rindlik’ olmuştur. Nitekim bizim yazımızın genel çerçevesini de oluşturan ve bizi düşündürtecek olan bu değişimin ölçüsünü şu şekilde ifade ediyor. ‘’Her çağın dünya görüşü ile beraber ideal insan ölçüsü de değişir.’’2 Dünya görüşü(zihniyet) nasıl değişmişti ki, ideal insan ölçüsü alplikten miskinliğe evrilmişti? Ülgener, bu durumu bir de şu şekilde ifade etmektedir. ‘’insan-ı kamil’in çehresinde bahadırlık ve yiğitlik çizgileri azar azar silinerek yerine mütevekkil, münzevi bir insanın dış âleme küskün, soluk ve silik çehresi geçmektedir.’’3

Ahiliğe birer iktisadi teşekkülden ziyade, fertleri arasında sıcak ve samimi bir topluluk ruhunun tecessüm ettiği – tâbiri caizse kristalleştiği- müesseseler nazarıyla bakmanın daha doğru olacağını4 belirten Ülgener, ahilikteki değişimin cemiyeti nasıl etkilediğine vurgu yapar. Tabi cemiyet zihniyetinin ahiliğe etkisini de dikkate alarak. Merkezi otoritenin kurulmadığı ve işlemekten aciz kaldığı asırlarda esnaf teşkilatının beli kılıçlı ve eli bayraklı karakterine5 değinerek ve ortaçağ ahlakının da kendi içine çevrili, dış âleme azami ölçüde mesafeli dünya görüşünün yer yer dini, mistik duygularla örtülü olduğunu ifade ederek, ahiliğin aldığı karakteri analiz etmiştir.

Ortaçağ cemiyet hayatının ölçülerinin henüz maddeleşmemiş dünya görüşünden alındığı6 bir dönemde ahilerin henüz tevekkülün ve itikafın uzağında olduğu ifade ediliyor. Ancak zamanla, eli kılıçlı ve yüreği pek ahi yiğitlerin bu cemiyet içinde kapalı bir cemaatleşmeye gittiği görülmektedir. Dağınık hayat şekillerinden toplu ve kapalı meslek ve tarikat kadrolarına geçiş7 olarak görülen bu durum, Ülgener’in makalesinde şu şekilde karşılık bulmaktadır. ‘’Çözülme devri insanı geçim yollarını önüne gide gide kapanır görüp orada yitirdiğini loş ve kuytu yollara sapmak suretiyle karşılamaya çalışırken, ahlak kuralları alışılmış Ortaçağ değerleri ile(kısmet, kazaya rızâ, kadere teslimiyet vs.) bu tehlikeli taşmaya gittikçe daha sert bir tepki göstermekten geri kalmayacaktı.’8’ İşte bu zıtlaşma ahileri daha içine kapanır kılmış, dar ölçülere sokmuştur. Son tahlilde, cemiyette dağılma ve çözülme görülmekte, kapalı meslek ve tarikat kadrolarında bir kaynaşma ve bütünleşme görülmektedir.9 Ülgener, bu durumu zaman ve mekân açısından şu örneklerle vermektedir. ‘’En yakın komşuluk temaslarından ötesini kaale almamak’’ ve ‘’bugünden ilerisini düşünmemek’’. Hem zaman hem mekân ölçüsünde göze çarpan bu durum, zamanla esnafları içine kapatmış, kapalı ve dar topluluklara atmıştır. Artık, madde ile ölçü kurumayan esnaflar, durgun ve atıl kalmıştır. Gazzali’nin, İbn Arabî’nin ve fütüvvetnamelerin etkisiyle maddeyi eğitemeyen ve maddeden korkan esnaflar, daha önce belirttiğimiz gibi sadece kendisinin ve ailesinin geçimini sağlayabilecek üretimi yapmıştır. Hatta yarını düşünerek üretim yapmanın ve çalışmanın ruhî sapıklık olduğunu düşünmüşlerdir. Gelecek kaygısı, zenginleşme ve biriktirme ayıp ve yasak sayılmıştır.

Tuttuğunu koparan, çâlâk insan; zamanla fütüvvetnamelerle ve çağın kıymetleriyle miskin, içine kapanmış, soluk ve silik bir hale gelmiştir. Bu değişimin sebeplerini arayan Ülgener, dönemin zihniyetine ve ahlakına yönelmiş ve bize tek yönlü düşünmenin zincirini kırdırmıştır. Gerçekten ‘’din ve tasavvuf mu’’ bu hale getirmiştir, yoksa ‘’maddenin ihtişamının verdiği korku mu’’? Peki, üçüncü bir sebep var mı? İşte üçüncü bir sebep ortaya koymamızı sağlayan Ülgener, bize ikili çatışmayı göstermiştir. Acaba, çağın kıymet ölçüleri ne kadar önemlidir?

Tarih, bize yol göstericidir. Özellikle bilenler ve düşünenler için! Kuruluş döneminin iktisadi taraflarını ve zihniyet boyutunu konumuz açısından ele aldık. Peki ya, devletin kuruluşundan itibaren hukuk nasıl bir değişime uğradı? Bunun için de Halil İnalcık’ın Osmanlı Hukuku’na Giriş; Örfî-Sultanî Hukuk ve Fatih Kanunları makalesini ele aldık. İnalcık, ‘’tamamıyla hususi şartlar altında gelişen Osmanlı Devleti, şeriatı aşan bir hukuk nizamı geliştirmiştir.’’10 der. Makalede, örfün devlet anlayışındaki yeri ve şeriatla olan bağlantısı üzerine tarihi kaynaklarla açıklık getirilmeye çalışılmaktadır. Osmanlı hukuk sisteminde, örfün şeriatla olan bağı ve Roma hukukunun yeri… Görülüyor ki, Osman Gazi’den Fatih’e kadar şeriatın önemi haiz olmakla beraber öncelik, devletin yüksek menfaatleri ve askeri ihtiyaçları olmuştur. Devlet, kendi iradesiyle ve örf ile yasa koymuştur, ancak şeriata ters ve aykırı yasa değil. Fakat Fatih, örf ve şeriatı bir arada tutarak kanunname yazdırmıştır. Hatta Roma hukukunu da dikkate alarak. İstanbul’un fethi ile otorite ve teşkilat için örfî hukukun hâkim olmaya başladığı görülüyor. Örfü de yazılı hale getiren Fatih ile birlikte merkezi otorite ve mutlak imparatorluk kurulmuştur. İnalcık, ‘’şeriat karşısında sırf devlet menfaati için hükümdarın kendi iradesiyle müstakil kanunnameler çıkarmasını şeriata değil, Türk-Moğol ananesine’’11 bağlamaktadır. Hatta Fatih Kanunnamesinde Teşkilat Kanunu için örfî hükümlerin ağırlığını göreceğiniz İnalcık’ın makalesinde; örfî kanunların, padişah fermanı şeklinde çıkarıldığını göreceksiniz. Artık şerri-örfî ayrımının zamanla ortadan kalktığını da uygulamalardan hareketle fark edeceksiniz.

‘’Fatih devrinin idare adamı ve müverrihi Tursun Beğ’e göre ‘nizamı âlem’ için akla dayanarak hükümdarın koyduğu nizama ‘siyâset-i sultâni ve yasag-i pâdişâhî derler ki, urefamızca ona örf derler’’12 ifadesi ve ayrıca Zeki Velidi Togan’ın Orhan Bey dönemi için ‘’Devletin esası şeriat değil, yasaktır.’’ 13 ifadesi, hukuk sisteminin temelini gösterir. Bizim için önemli olan, şeriatın ve örfün ilişkisi, sistem içindeki mahiyetidir. Fatih’in kanunnameleri niçin önemlidir? Çünkü var olan örfî hükümleri yazılı hale getirmiştir. Yazılı olan bu kanunnamelerin özelliği ise; Türk siyasi anlayışını, Klasik İslam dönemine bakışını ve Bizans’ın siyasi durumunu barındırmaktadır. Bu üç madde, aynı zamanda Osmanlı ideolojisini de yansıtmaktadır. Burada sormamız gereken sorular nelerdir? Örfün şeriatla birlikte yazılı hale getirilmesinin ne gibi sonuçları olmuştur? Dinin ve devlet işlerinin 1453’ten önceki ve sonraki ilişkisi nasıl olmuştur? Kardeş katli ve para vakıfları, siyasi ve iktisadi açıdan din ve devlet anlayışını nasıl etkilemiştir? Kanunların yazılı hale gelmesi ve tek bir merkezde toplanması, aynı merkezden kanunların oluşturulması nasıl sonuçlar doğurmuştur? Acaba bizde laiklik ve sekülerizm ile ilgili kurumsal tarih çalışması yapılsa, bu tür kavramları kendi kökümüzden çıkarabilir miyiz? Bu sorular muhakkak cevaplandırılacaktır. Fakat çalışmamızın amacı soruları açmak değil, sorularla düşündürtmektir. Ancak unutulmamalıdır ki, çalışmamız kırılma noktaları üzerine odaklanmaktadır. Soruların amacı, kırılma noktalarının önemini göstermektir.

Osmanlı ideolojisinin dayanaklarını ifade etmiştik. Peki, Osmanlı’nın ideolojisi nedir? Ahmet Yaşar Ocak’a göre, ‘’Osmanlı resmi dini ideolojisinde en büyük gelişim ve değişim aşaması, II. Mehmed’in 1453 yılında İstanbul’un fethiyle gerçekleşti.’’14 Çünkü bu tarihten itibaren, aşiret beyliği hüviyetini ve yapısını çoktan imparatorluk statüsüne geçirmişti. İşte, Ahmet Yaşar Ocak, bu köklü değişimi, ‘’Nizam-ı Âlem sağlamaya talip bir imparatorluğa geçişe bağlıyordu. İstanbul’un fethiyle; Doğu Roma varisi, Ortodoks Doğu Hristiyanlığın hamisi, hem Orta Asya Türk’ün hem de Ortadoğu İslam’ın sentezi olan Osmanlı’nın ideolojisi, ancak bunların nizamı ile âleme hükmedebilirdi. Bunların nizamı ve devamlılığı ancak Nizam-ı Âlem ülküsü içinde ‘’adalet’’le sağlanabilirdi. Nitekim öyle de oldu. Görülecek olan şudur, adaletten saparsan ahengi bozar mısın? Hükmettiğin toprakların dilini bilmezsen ne olur? Bu dil, hem mecazi hem de gerçek anlamını taşımaktadır. Burada, Ocak’ın yazdığını göz önünde bulunduralım. ‘’Görünüşte İslam’ın imparatorluktaki en üst kurumu olan Şeyhülislamlık müessesesini, adeta Bizans’taki patriklik örneğinde olduğu gibi, veziri azam kanalıyla kendine bağladı.’’15 Bağlamasaydı, bu topraklara hükmedebilir miydi? A.Yaşar Ocak, bu hususta Fatih, şerri hukukun yanına örfî hukuku koymuş olmakla kalmıyordu. ‘’Şerri hukuk çerçevesinde geniş çaplı işlerlik kazanmış örf, bir anlamda devlet güdümündeki İslam’ın, daha doğrusu Osmanlı İslamı’nın bir görüntüsü ve özelliğidir.’’ diyor. Ayrıca Ocak’ın makalesinde dikkat çeken diğer bir husus; 15. yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı resmi ideolojisinin saltanatla özdeşleşmiş Osmanlı İslamı’nın temelinin atılmış olmasıdır. 16. yüzyılın ilk çeyreğinde Mısır’ın zaptiyle hilafetin Osmanlılara geçişine16 de dikkat edilmelidir. Artık, Osmanlı kendisini bütün İslam aleminden sorumlu görmektedir. Bunun için hedefi, Nizam-ı Âlem’dir17. Nizam-ı Âlem’le birlikte değişmezlik ve kutsallık atfedilmesi de dikkatimizi çekmektedir. Çünkü, bu değişmezlik, kutsallık ve merkezileşme süreci, Osmanlı muhalefetini rahatsız etmektedir. Safevilerin propagandası ve bir takım faktörlerin etkisiyle, Osmanlı her kıpırdanışı zendeka ve ilhad yahut Râfizîlik ile karşılayacak ve kendisini bu mekanizmalarla savunacaktır18. Bu mekanizmanın aldığı konumun önemi haizdir. Bu dönemi daha da irdelemek için Ebussuud Efendi’nin aldığı kararlar incelenebilir. Merkezin gittikçe güçlenmesi, alınan kararlarda muhalefetin etkisinin azalmasıyla gelinen nokta ayrı bir tartışma konusudur. Fakat Fatih devrinden para vakıfları hakkında alınan karar ile Kanunî devrinde para vakıflarının faiz ile ilgili aldığı kararları dikkate alırsak, değişimin ve kırılmanın boyutunu anlayabiliriz.

A.Yaşar Ocak’ın makalesinden hareketle, Osmanlı ideolojisi hakkında ‘nizam-ı âlem’e vurgu yaptık. Bu ideoloji içerisinde sahip olduğu kırılmaları da göz önünde bulundurduk. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi asıl büyük tablo şudur; Nizam-ı Âlem19 içerisinde ‘’adalet’’i tesis etmek!

14. asır yazarlarından Şeyhoğlu Mustafa ‘’pâdişâhlık bâkî olur, küfr-ile adl olacak ve illâ bâkî olmaz îmân-ıla zulm olacak.’20’ demektedir. Koçi Bey ise, ‘’Küfr ile dünya durur, zulmile durmaz.’’21 der. Koçi Bey’e bunu dedirten bir kabul vardır. Adalet! Adalet olduğu takdirde kâfir bir devlet bile varlığını sürdürebilir. Fakat adalete riâyet etmeyen ve zulme sapan zâlim bir devlet müslüman bile olsa ayakta kalamaz.22 Adalet, bu noktada sadece iyi ve müslümanlar için değil, herkes içindir. Kısacası, her hak sahibine hakkını vermektir. Hakkın eksik verilmesi hak sahibine, fazla verilmesi ise diğer insanlara zulüm olur.23 İnsan nasıl bir işe besmeleyle başlıyorsa, devlette her işe adaletle başlamalıdır. Besmelede Rahman ve Rahim isminin ayrı ayrı anmamızda da bir hikmetin olduğunu sadece müslümanları değil, tüm insanlığı kapsaması noktasında idrak ediyoruz. 

Osmanlı ideolojisini, bildiğiniz gibi Türk siyasi anlayışına, Klasik İslam dönemine ve Bizans’ın siyasi dinamiklerine bağlamıştık. Bu bizi Aristo’ya, Yusuf Has Hacib’e ve Kınalızâde’ye götürmektedir. Bu üç ismi birleştiren nedir? Adalet Dairesi! Adaletle açılıp, adaletle kapanan daire! ‘’ Adâlet, cihânın salâhının teminâtıdır; cihân duvarı devlet olan bir bahçe gibidir; devletin işlerini tanzim eden şeriât(kanûn)tır; şeriâtı mülk(hükümdarlık)ten başka bir şey koruyamaz; ancak mülkün hâkimi olan hükümdar bunu asker olmadan başaramaz; asker ise ancak mal(para) ile sağlanır; malı(parayı) kazanan reâyâdır; raiyyeti âlemin pâdişâhına kul eden, ona bağlı kılan sadece ve sadece adalettir.’’24

Adalet>Reaya>Hazine>Asker>Mülk>Adalet

Reayaya adil ol, reaya çalışsın; vergilerle hazine artsın, askerin dinç olsun, mülkü korusun ve hazineni artırsın; sen yine adaletle hükmet!

Kınalızâde; adaletin şartları içinde ‘’anasır-ı erbaa’’dan bahseder. Su, ateş, toprak, hava. İnsan ve toplum sağlığı içinde bu dört unsurun ölçülü ve ahenkli olması gerekir. Adalet, bu dört unsurun ahengi ile sağlanır. Adalet olursa, bu dört unsur ahenkli olur. Bu dört unsurun temsil ettiği kıymetler vardır.25 İnsanda bunlardan birinin eksik veya fazla olması insanı hasta edebileceği gibi toplumu da rahatsız eder. Ateş, kılıç ehlidir.(umera) Su, kalem ehlidir.(ulema) Toprak, tarım ehlidir.(fukara) Hava, tüccar ehlidir. Bunlardan birinin bozulması ile toplumun ihsanı bozulur. Rüşvet, iltimas artar. Hırs ve ihtiras çoğalır. Hırsızlık, gasp artar. Adalet bozulur. İşte bir kırılma dönemi daha! 16. yüzyıla geldiğimizde, tarihçilerin büyük bölümü bu yüzyıldan sonra Osmanlı’nın giderek zayıflamaya başladığını ifade ediyorlardı. Fakat bu görüş zamanla terk edilmeye başlanmıştır.26 Sebebi, Osmanlı’nın değişen şartlara uyum gösterebilme yönündeki hüneridir.27 Rhoads Murphey’in makalesi, bu dönemde yaşayan Mustafa Ali’nin yazdıklarını ele almaktadır ve kültürel yozlaşmanın olduğunu ifade etmektedir. 16. yüzyılın sonu Osmanlı tarihçisi Mustafa Âli’nin hayatı ve eserlerini ele alan bir kitap Osmanlı’nın gerilemesi fikrini yeniden canlandırmış ve dönemin felaket beklentisi içerisindeki havasını korkutucu bir benzerlikle ortaya koymuştur.28 Bahsedilen kitaptan hareketle, makalede incelenen Mustafa Âli’nin dediklerini dikkate alırsak, 1553’te Şehzade Mustafa’nın idamının ardından başlayan gerileme dikkatimizi çekmektedir. Ayrıca ahlaki çöküşün başladığı, yıkıcı kaosun arttığı, imparatorluğun ideallerini kaybettiği, genel yozlaşmanın görüldüğü Mustafa Âli’nin yazdıkları arasında bulunmaktadır. Makalede, bu dönem için iki krizden bahsedilmektedir. Genel kriz ve bürokratik kriz. Kültür, sanat ve eğitim alanlarındaki gerilemelerden bahsedilmektedir. Hatta ‘’16. yüzyılın sonuna gelindiğinde siyasi şiddet yönetici sınıfın üst kademelerinde sıradan hale gelmişti.’’29 denilmektedir. 

Klasik olarak adlandırdığımız (1453-1790 dönemi) dönemde gerilemeye başlangıç sayacağımız örnekler nelerdir? Bunu Murphey’in makalesinden görebiliriz. Ebussuud Efendi’nin bazı haleflerinin öncekilere kıyasla çok daha fazla dünyevî kaygılara sahip olduklarını belirtiyor.30

Bu noktada, aynı dönemde coğrafyacı ve haritacıların Osmanlı’ya tavsiyelerini ve Osmanlı’nın bu tavsiyeleri dikkate almaması ve çağını kontrol edememesi örnek gösterilebilir.31  Yeni teknikleri benimsemede atiklik ve çabukluğun azalması, daha önce belirttiğimiz gibi, kalemiyye ve ilmiyye sınıflarındakine parelel olarak, silahlı kuvvetlerin meslekî ve moral standartlarındaki genel bozulmanın32 ve değişmenin yaşandığı görülmektedir. Ayrıca, Koçi Bey ve ondan sonrakilere göre bu değişmelerin nedenleri daha kötü şeyler olan iltimasçılık ve ahlak bozukluğunda yatmaktadır.33

Mustafa Âli’nin Nasihatü’s-salatîn’inden hareketle yazdıklarına bakacak olursak kitabın bölümlerinde şu konular da yer almaktadır. Sultana tavsiye ettikleri arasında34;

Sultanın kendisini sevdirmeye çalışmalıdır ve babasının-atasının hizmete aldıklarını kayırmalıdır.ii

Kentte, köyde türeyen ribâhorları(tefecileri) temizlemelidir.

Yeteneği olanı hizmete almalı ve yükseltilmesinde hizmetleri göz önüne almalıdır.

İmâret, yüksek, medrese, cami ancak fâtih hükümdarların hakkıdır.

Hükümdar beytülmalı gazâ dışında amaçlarla harcamamalıdır.

Düzenin bozukluğuna dair de35;

Yöneticilerin sorumsuzluğuna, ulemada yol gözetilmediğine,

Vezir oğullarının babaları görevde iken beylerbeyi olduğuna,

Para işlerinin karışık olduğuna,

Halkın perişanlığına, vergi adaletsizliğine değinmektedir.

Osmanlı’nın ‘’Devlet-i Ebed Müddet’’ anlayışının ve ideolojisinin değindiğimiz kadarıyla temeli; Nizam-ı Âlem’de Adalet’ti. Adaleti kule olarak yükselten Osmanlı sarayı, Adalet Dairesi’ni besmele yapmıştı. Peki şimdi? Vergi adaletsizliği ile daha kaç sene yaşayabilirdi?

Buraya kadar bahsettiğimiz kuruluş dönemi zihniyeti ve zihniyet dönüşümü, Tahsin Ünal’ın Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi kitabında da görülecektir. Tahsin Ünal; Koçi Bey Risalesi’nden, Oruç Beğ Tarihi’nden, Tursun Beğ Tarihi’nden, Naima Tarihi’nden, Kınalızade’nin Ahlak kitabından ve daha birçok Osmanlı tarihçilerinin yazdıklarından hareketle kıssaları bir amaç etrafında toplamıştır. Bu tarihi eserlerden alınan kesitlerle hazırlanan bu kitap, bizim şu çalışmamızın temeli mahiyetindedir. Anlatmaya çalıştığımız işte bu dört konunun değişimidir.

1.Adalet 2.İlim ve ilme verilen saygı, hürmet 3.Ehliyet-liyakat 4.Ahlak ve çağın ahkâmı

Osmanlı’nın kuruluşundan çöküşüne kadar bu dört konunun seyrini veren eser, buraya kadar yazdıklarımızı çerçeveye oturtmaktadır. Kuruluşundan 1600’lü yıllara kadar bu dört meseleye verilen önem zamanla artan ve pozitif yönlü bir doğruyu gösterirken, 1600’lü yıllardan sonra zamanla azalan ve negatif bir seyri izlemektedir. Ters bir parabol gibi… İşte bizim serüvenimiz, bu dört meselenin yükselmesiyle imparatorluğu, düşmesiyle de çöküşü gösterir.

Yazdıklarımızı, iktisat tarihi, kültür tarihi ve müessese tarihi içerisinde değerlendirmek gerekmektedir. Vermeye çalıştığımız mesele ise, bu dört konunun dikkate alınarak oluşturulmak istenen kavramsal ve kurumsal tarihtir. Zira yapılacak tarihi çalışmalar, çağımıza ışık tutsun. Çalışmamızı yazarken sorduğumuz soruların bir kısmı, çalışma içinde cevaplandırılmıştır. Bir kısmı ise, hala cevapsız sorular olarak aklımızdadır. Aklımızda olan bu soruları, dört mesele içinde değerlendirmek bizi aydınlatacaktır. Yazımıza son verirken, Osmanlı son dönem tarihçilerinden A. Cevdet Paşa’nın dediğini not düşmek isterim. ‘’Çağın ahkâmını muhakeme etmek!’’İlmin ışığında, adaleti devletin besmelesi yapmış; ehliyet ve liyakat sahibi, 21. yüzyılın ahlakçılarının yolu, bahtı ve idraki açık olsun!

KAYNAKÇA:

[1] Sabri Ülgener, İktisadî Çözülmenin Ahlâk ve Zihniyet Dünyası, Derin Yayınevi, İstanbul 2006, s. 72

2 Ülgener, a.g.e.,  s. 71.

3 Ülgener,  a.g.e., s.72.

4 Ülgener,  a.g.e., s. 68.

5 Ülgener,  a.g.e., s.68.

6 Ülgener,  a.g.e., s. 69.

7 Ülgener, a.g.e.,s. 64.

8Ülgener, a.g.e., s. 57.

9 Ülgener, a.g.e., s. 79.

10 Halil İnalcık, Osmanlı Hukuku’na Giriş Örfî-Sultanî Hukuk ve Fatih Kanunları, Halil İnalcık Adalet Kitabı, s. 87

11İnalcık, a.g.e., s. 97.

12İnalcık, a.g.e., s. 88.

13İnalcık, a.g.e., s. 94.

14Ahmet Yaşar Ocak, XV-XVI Yüzyıllarda Osmanlı Resmi Dini İdeolojisi ve Buna Muhalefet Problemi, http://www.islamiarastirmalar.com/upload/pdf/9127446cda4a579.pdf?sid=43134fb34c56c78a89650921cdffdc87,  s. 192

15Ocak, a.g.e., s. 192.

16Ocak, a.g.e., s. 193.

17 Ocak, a.g.e., s. 193.                                                              

18 Ocak, a.g.e., s. 194.

19 Nizam-ı Âlem’den anladığımız, kamu güvenliğidir. Osmanlı’nın hükmettiği toprakların nizamı ve insanlar arasında ahenktir.

20 Fahri Unan, Osmanlı İdare Felsefesinde Adalet, Halil İnalcık Adalet Kitabı, s. 117

21 Unan, a.g.e., s. 117.

22 Unan, a.g.e., s. 117.

23 Unan, a.g.e., s. 118.

24 Unan, a.g.e., s. 122.

25 Unan, a.g.e., s. 123.

 26 Rhoads Murphey, Mustafa Âli ve Kültürel Yozlaşma Görüşü, Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak Gerileme Paradigmasının Sonu, Hazırlayan: Mustafa Armağan, Timaş Yayınları, İstanbul 2011, s. 249

27 Murphey, a.g.e., s. 249.

28 Murphey, a.g.e., s. 252.

29 Murphey, a.g.e., s. 263.

30 Murphey, a.g.e., s. 256.

31 Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, İngilizceden çeviren: Prof. Dr. Metin Kıratlı, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1988, s. 27-28

32 Lewis, a.g.e., s. 26.

33 Lewis, a.g.e., s. 26.

34 Halil Sahillioğlu, 16. Yüzyıl Sonu Osmanlı Tacirleri-Vergi Adaleti- (Âli’nin Nasihatü’s-salatîn’inden), Toplum ve Bilim Üçaylık Dergi, Yaz-Güz 1978, Sayı:006-007, s. 158

35 Sahillioğlu, a.g.e., s. 159.

i Cornell H. Fleischer, Bureaucrat and Intellectual in the Ottoman Empire: The Historian Mustafa Âli, 1541-1600(Princeton,1986)

ii Bu tavsiye bile dönemin vahamiyetini göstermektedir. Zira Osmanlı’nın kötü gidişatına tavsiye sunan Mustafa Âli’nin bulunduğu konum değerlendirilmelidir ve bu tavsiyenin hükmü verilmelidir.