Mevlana Hazretleri  Ne kadar söz varsa düne ait şimdi yeni şeyler söylemek lazım” ya da “Dün dünde kaldı cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım” derken herhalde dünün/geçmişin silip atılmasını kastetmemiştir. Çünkü dünü/geçmişi olmasa idi Mevlana, Mevlana olmazdı. Önemli olan dün ile bugün ve yarın arasında bağ kurabilmek ve kesintisiz bir akışı sağlayabilmektir. “Kökü mazide olan atiyim” diyen Yahya Kemal Beyatlı da zaten bunu çok veciz olarak ifade etmiştir.  Yine O’nun, Türkiye’nin nüfusu 13–14 milyonken bu konuda bilgi almak isteyen Avrupalılara “Elli milyon/yüz milyon” dediğinde hayretle “Ya, o kadar var mı?” diye sorulunca, “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız” demesi de meşhurdur. Kısacası geçmişimizi ve geçmişlerimizi silip atamayız.

                “Geleceğimizin teminatı olan sevgili gençler!..” Bu, adeta kalıplaşmış bir cümledir ki yeri geldikçe -hatta alakasız yerlerde bile- siyasilerden aile büyüklerine, bürokratlardan iş adamlarına kadar herkesin dilinde sakızdır. Öyledir de, gençlerin önü açılmaz. Milli eğitim sistemimiz çocuklarımızı ve gençlerimizi adeta kendi hallerine bırakmış; milli şuur, çevre bilinci, bilim aşkı, ahlaki olgunluk, sosyallik vb. konularda tamamen yetersiz kalmıştır. Zaten, cumhuriyetimizin yüzüncü yılına yaklaştığımız şu yıllarda hala “yapboz” anlayışından kurtarılamayan bir sistemin bu konularda yeterli olması düşünülemez.

                Çocukların/gençlerin ve ailelerinin gayretleri, özel kurslar, özel çalışmalar ve yönlendirmeler de olmasa milli eğitimin adından başka milliliği olmayacak diyebiliriz.  

                Görüyor ve yaşıyoruz ki, milli şuur ve ahlaki erdemler giderek köreliyor. Çok gerilere gitmeye gerek yok; 1974 yılındaki Kıbrıs Harekâtı, 1991 yılından sonra Karabağ’ın işgal edilmesi Türk Milleti’nde büyük bir infial uyandırmıştı. Şimdi Güneydoğu yanıyor, Ankara ve İstanbul başta olmak üzere pek çok yerde bombalar patlıyor, bunca şehit veriliyor, can kayıpları oluyor da bir takım mevzi hayıflanmalar, homurdanmalardan başka ses seda çıkmıyor. Siyasilerimiz ise 40 yıldan beri aynı nakaratı tekrar ediyorlar: “Kanları yerde kalmayacak… Amaçlarına ulaşamayacaklar… Akıttıkları kanda boğulacaklar!..” Şahıslar değişse de nakarat değişmiyor. Vatandaşımız ise adeta mankurtlaşmış  durumda. Şöyle ki: Ankara’da 40’a yakın insanımızın can verdiği son bombalı saldırının olduğu akşamın TV’lerdeki seyredilme oranları açıklandı ve ben insanlığımdan utandım. Neden mi? Havadan sudan ya da hoş ve boş işlerden trilyonlar kazanan bir medya maymununun hazırlayıp sunduğu tırı vırı bir program “izlenme rekoru” kırmış. Güler misiniz ağlar mısınız? İşte hal-i pür melalimiz bu!  Can kayıpları ve yaralılar olduğu belli ama kaygısız, nemelazımcı vatandaşlarımız bunu merak bile etmeyip bilmem hangi ülkedeki kumlar üstünde kim nasıl zıpladı, engellere kim takıldı, kim elendi onu seyrediyor. Öğretmenler öğrencilerine tecavüz edip sarkıntılık yapabiliyor; dini eğitim veren okullarda, kurslarda bile böylesi yüz kızartıcı cürümler işlenebiliyor. Kadına şiddet, hırsızlık, sapıklık, uyuşturucu, alkol ve sigara bağımlılığı almış başını gidiyor. Bırakın üniversiteleri, ortaokulların çevresinde bile ellerinde sigara ile dolaşan tıfıl “öğrenciler”i görmek beni üzüyor da “Milli Eğitim” buna bir çare bulamıyorsa artık ölmüşüz de ağlayanımız yok demektir.

                “Dindar” olduklarını söyleyen ve bu konuda burnundan kıl aldırmayan bir güruh İslamiyet’i başörtüsünün içine hapsetmiş; din o örtüden ibaretmiş gibi kul hakkı yemekten, haksız kazanç elde etmekten, haramı–helali birbirine karıştırmaktan geri durmuyor. Beri tarafta –bizim mahallede de- bazıları Ülkücülüğü yalnızca bozkurt işareti yapmaktan ibaret sanıyor ve kendini yetiştirip örnek olma, ilimde irfanda öne geçme gayret ve zahmetine girmiyor. Kısacası toplum olarak bir bozulma ve çözülme içindeyiz. Hal böyle olunca da “Gençlik geleceğin teminatıdır” sözü boşlukta kalıyor. Etkili ve yetkililer siyasi kaygıları ve kayırmaları bir tarafa bırakıp samimi olarak Türk Milleti’nin geleceğini düşünmeli ve önce gençlere gerçekten “geleceğin teminatı” olduklarına dair bir teminat vermeli, sonra da onlardan “teminat” beklemelidirler.

                Geleceğimizi omuzlayıp kurtaracak olanlar elbette gençlerimizdir ama bu yükü kaldırabilmek için birtakım dayanaklara ihtiyaçları vardır. “Dindar nesil yetiştirme” hayalinin çoktan suya düştüğü ya da bu söylemin siyasi bir atraksiyon olduğu artık ortadadır. İmam Hatip Okullarının yaygınlaştırılması, eski camilerin yıkılıp yenilenmesi ve gösterişli, şatafatlı camiler yapılması manevi çöküşe çare olmamış, cemaatsiz camiler çoğalmıştır. Manevi duygular gibi milli duygular da köreltilmiş, milliyetçiliği ayaklar altına alma saçmalığı rahatlıkla söylenebilmiş, göğüslerini gere gere ve gurur duya duya Türk Milleti diyemeyenler cılız bir “milletimiz” kelimesi ile zevahiri kurtarmaya çalışmışlardır. 

                “Komşularla sıfır sorun” diye yola çıkılmışken gelinen noktada komşu ülkelerden bir tek bile dostumuzun kalmaması düşündürücüdür. Kısacası, “Geleceğimizin teminatı” olan gençlerimize büyük işler düşmektedir. Bu işlerin hakkından gelebilmek ve geleceği omuzlayabilmek için nemelazımcılıktan, hoş ve boş işlerden, lüks ve israftan, gösteriş ve şatafattan kurtularak öncelikle milli şuurla donanmak şarttır. Bazılarının zannettiği ya da yerleştirmeye çalıştıkları gibi Türk tarihi yalnızca Osmanlı döneminden ibaret değildir.  Hun, göğün mağɾuɾ oğluduɾ ki ufak saɾay teşɾifatı ve meɾasimine ehemmiyet veɾmez” diyen Büyük Hun İmparatoru Mete Han’la, Boyun eğmeyeceğiz, çünkü bu, şan ve şerefle yaşamış olan ecdadımıza karşı yapılması mümkün hıyanetlerin en büyüğüdür. Atalarımız bize geniş ülkelerle birlikte hürriyet ve istiklâl emanet ettiler. Savaşçı ve süvari hayatımız sayesinde yabancıları titreten bir millet olduk. Korumakla mükellef olduğumuz bütün bu emanetleri adi bir ömür uğruna feda edemeyiz. Hepinizin de bildiği gibi savaşta yiğitlerin kaderi ölümdür. Biz ölsek de kahramanlığımızın şanı yaşayacak, çocuklarımız ve torunlarımız diğer kavimlerin efendisi olacaklardır.” Diyen Batı Hun İmparatoru Çiçi Kağan da bizim ecdadımızdır. 

Bilge Kağan’ın taşa kazıttığı Türk’ün, Türklüğün Anayasası nasıl unutulur? “…Kağan atalarım bilge imiş, alp imiş. Buyrukçuları da (vezirleri de) bilge imiş, alp imiş. Beyleri de, milleti de doğru imiş. Onun için ili korumuşlar, ili koruyup töreyi düzenlemişler. Günü gelince ecelleriyle ölmüşler. Dört taraftan bunca millet yuğcu (yasçı), sığıtçı (ağlayıcı) olarak gelmiş. Yas tutmuşlar, ağlamışlar, öyle ünlü kağanlarmış. Onlardan sonra küçük kardeşler kağan olmuş. Oğulları kağan olmuş. Fakat daha sonra, küçük kardeş büyük kardeş gibi yaratılmadığı için, oğlu babası gibi yaratılmadığı için, bilgisiz kağanlar tahta oturmuş. Kötü kağanlar gelmiş. Bunların buyruk beğleri de bilgisiz imiş. Beğleri doğrusuz olunca, millet de doğrusuz olmuş…

 Türk Beğleri, millet, işitin!

             Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk Milleti, senin ilini, senin töreni kim bozabilirdi?
Ey Türk Milleti! Titre ve kendine dön!

Türk Milleti, beyleri! Sözümü işitin. Türk Milleti’ni toplayıp, il tutacağını bu taşa yazdım. Yanılırsa öleceğini yine bu taşa yazdım. Her ne sözüm varsa ebedî taşa yazdım. Ona bakarak bilin şimdiki Türk Beğleri! Türklerim, alay beğlerim, alay milletim! Kazanıp il tuttuğum bu yerden, kağanından, beğlerinden, suyundan, toprağından ayrılmazsan, iyilik göreceksin. Evinde oturacak, dertsiz olacaksın. Sözlerimde yanlış var mı?”

Sahi, yanlış var mı?

                Osmanlı SultanıYavuz Sultan Selim de onlardan farklı düşünmüyor: Vükela ve ümeranın süslü elbiseler giymesi padişahlarına tâzimden ileri gelir. Biz Allah’tan başka kime tâzime mecburuz ki bu külfeti ihtiyâr edelim? Bizim padişahımız Allah, vücudu saran elbiseye değil, içindeki imâna bakar.”

                “Ulemânın atının ayağından sıçrayıp bizi boyayan çamur, bizim için şereftir. Mübârektir. Bu çamurlu kaftanı, ben ölünce sandukamın üzerine kapatın!”

                  “Geleceğimizin teminatı” olarak gördüğümüz gençlerimize bütün bunlar öğretilmeli ve onlar bu şuurla yetiştirilmelidirler. Onların dayanakları bu ve benzeri örnekler olmalıdır ki geleceğimizi kurtarabilsinler. Artık okullarda ve bazı resmi kurumlarda çerçevelerin içine hapsedilmiş olarak duran Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’si fiiliyata geçirilmeli, özümsetilmelidir:

Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! Evet, işte budur ve geleceğimizi bu şuurla donatılmış olan gençler omuzlayacaklardır.