Milli devlet, herhangi bir sınıf ve zümrenin tekelinde olamaz. O bütün sınıf ve zümrelerin, bütün iş ve meslek gruplarının manevî ve maddî hak ve menfaatlerini adil bir tarzda koruyan, savunan ve dengeleyen ve bütün vicdanlarda saygı ve itibar bulan “müşfik bir otorite” olmak zorundadır. Zulme, haksızlığa, gadre uğrayan herkes ve her zümre yanında mutlaka devleti bulmalıdır.

                Kendisini daima Allah’ın selamı ile takdis ettiğimiz şanlı peygamberimizden sonra “İslam Devletinin” ilk “Halife’si” yüce sahabî Hz. Ebubekir, “seçimi” takiben yaptıkları konuşmada, “Nezdimizde mazlumlar, haklarımı alıncaya kadar çok kuvvetli, zalimler ise mazlumun hakkını verinceye kadar çok zayıf olacaklardır” diye buyurarak, devletin “mazlumdan yana” olması gerektiğini belirtmiş ve öylece hareket etmişlerdir.

                Devlet, mazlumdan yana olmazsa, zalimin zulmü artar, mazlumlar çoğalır sosyal denge bozulur. “İhkak-ı Hak” mazlumun ve mağdurun bizzat kendisinin hakkını, kendisinin alması yolu açılır, cemiyet anarşiye düşer. İç kavgalar ve ihtilaller zaman içinde genişlemeye başlar. Bu arzu edilemeyeceğine göre devlet, yukarıda sözünü ettiğimiz fonksiyonunu mutlaka icra etmelidir. Dinimiz, “mazluma zulüm etme hakkı tanımaz”, ancak devlet müşfik ve adil otoritesini kullanarak mazlumun hakkını almak zorundadır.

                Mazlum ve mağdur, hakkını almazsa incinir, kırılır, kin duyguları kabarır, zulme uğrayan başka insanlarla açık veya gizli irtibatlar kurar, teşkilatlanır ve sosyal patlamalara kaynak olmaya başlar. Gördüğü mukavemet ölçüsünde de sertleşir. İşte, Avrupa’da, kapitalizmin zulmü ile doğan işçi hareketleri ve sendikaları böyle bir karakter taşımaktadır. Serttir, öfkelidir, kindardır, diktatorya hırslarıyla doludur. 19. yüzyıl ihtilalcileri “zulme gadre uğrayanların” bu ruh hallerinden çok istifade etmişlerdir. Ama ne zaman ki devlet, “milli devlet” olmaya yönelmiş, sınıf ve zümre menfaatleri yerine, bütün bir milleti “müşfik, adil ve otoriter bağrına basmış, sosyal adaleti ve güvenliği bütün sosyal dilim ve tabakalar için vaz geçilmez bir hak telakki etmiş ise cemiyette huzur ve refah doğmaya başlamıştır.

                Türk-İslam Ülkücüleri için devlet ve onun icra gücü olan hükümetler, teşrii gücü olan meclisler ve kazaî(yargı) gücü olan mahkemeler, asla bir sınıfın ve zümrenin tekelinde ve kontrolünde olamaz, bular Türk Milleti adına hareket etmek zorunda olan ve millî vicdanda yatan “mukaddes ölçülere” bağlı milli müesseselerdir.

                Tarih boyunca ve günümüzde devlet ve onun güçlüleri, maalesef çok defa, bir sınıf ve zümrenin kontrolüne girmiştir. C. Zimmerman’ın “Yeni Sosyoloji”sinde belirttiği gibi, gerçekten de zaman içinde savaşçılara, rahiplere, asillere, ham madde tüccarları demek olan fizyokratlara, kapitalistlere imtiyaz tanıyan devlet ve hükümetler gelip geçmiştir. Şimdi de komünistler, büyük sanayinin doğmasın ile güçlenen “proletarya”nın diktatörlüğü için savaştıklarını söyleyerek ve üstelik “son aşamada” devletsiz bir “”dünya devleti”(!) garabetini göstermeyi “bilimsel sosyalizm” adına savunmak yoluna girmiş bulunuyorlar.

                İnsanlara, Türk-İslam kültür ve medeniyetindeki devleti anlatmalıyız…

Seyyid Ahmed Arvasi, Türk-İslam Ülküsü-I, Sayfa:115-116