İnsan cemiyetlerinin statik olmadığını, çeşitli zaruretlerle devamlı bir değişmeye tâbi olduğunu belirtmiştik.

                Bir bakıma,<< değişme>>, bütün tabiata hâkim bir âlemşümul kanundur. Canlı, cansız bütün yaratıklar daimi bir değişme halindedirler. Kâinatta, tabiatta ve cemiyette müşahede ettiğimiz, her oluş ve yoğruluşun içinde daima bir <<yenilik>> unsuru bulabiliriz. Gerçekten de, tekerrür eden bir <<an>> yoktur.

                Biyologların bildirdiğine göre, organizmamız, altı yılda bir, lif lif, hücre hücre tamamı ile yenilenirmiş. Yani, şu anda otuz yaşında bulunan bir kimsenin kemikleri kasları –sinir sistemi hariç- bütün organları tam beş defa tepeden tırnağa kadar yenilenmiş bulunmaktadır. Bünye ihtiyarladıkça, organizmanın kendini yenileme gücü azalmakta ve bu durum giderek ölüme sebep olmaktadır. Yani, yaşamak, organizmanın kendini yenilemesi ile mümkün olabilmektedir.

                Bunun yanında, organizmada asla değişmeyen ve yenilenmeyen organımız, beynimiz ve sinir sistemimizdir. Organizmamız, bütünü ile kendini yenilediği halde, sinir sistemi hassasiyetle korunur. Beynimiz ve sinir sistemimiz, maddî varlığımızın adeta özünü teşkil eder, akan zaman içinde, değişmeyen ve korunan yönümüzü meydana getirir. Şahsiyetimizin devamlılığı, bütünlüğü, sağlamlığı ve orijinalliği bu suretle sağlanmış olur.

                Cemiyet olayları ile organizmalar arasında benzerlikler, paralellikler ve tekabüller arayan ve bu konuda hayli aşırı giden <<biyolojist>> sosyologlar mevcut olmuştur. Biz, onların düştüğü hataları tekrarlamak istemeyiz. Bununla beraber, sosyal hayatta müşahede ettiğimiz <<değişme vakıası>>, bizi böyle bir benzetmeden istifade ettirebilecek niteliktedir.

                Sosyal hayatta da <<hızlı ve kolay değişen değer ve müesseseler>> ile <<ağır ve zor değişen değer ve müesseseler>> bir arada bulunarak cemiyette denge ve düzen sağlarlar. Cemiyetin değişmesini istediği veya hiç olmazsa değişmesi karşısında büyük mukavemet göstermediği sosyal, kültürel, ekonomik ve politik değer ve müesseseler vardır. Aksine, değişmesini istemediği veya değişme tehlikesi mevcut olduğu zaman şiddetle mukavemet ettiği değer ve müesseselere de sahip bulunmaktadır. Bir millet, hükümetlerin yıkılması karşısında büyük telâş göstermez ama <<devletin>> yıkılması karşısında şiddetli tepki gösterir. Bunun gibi, moda değişmeleri karşısında pek az tedirgin olan cemiyet, bayrağının, dininin, dilinin, ahlâk ve töresinin <<zedelenmesi>> karşısında korkunç bir mukavemet ile ortaya çıkar. Çünkü bunlar <<bizi biz yapan>> değerlerimizdir. Bir milleti diğer milletten ayıran, millî şahsiyeti teşkil eden, kültür ve medeniyetimizin <<özünü>> meydana getiren, millî varlığı bütünleyen, devam ettiren, sağlıklı ve orijinal kılan değerlerimizdir. Çünkü bayrağını, dilini, dinini, ahlâk ve töresini kaybeden bir millet, mahvolmuş demektir.

                Bu sebepten, Türk-İslâm Ülkücüleri, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik hayatta, bir taraftan <<yenileşmeye, çağdaşlaşmaya, gelişmeye>>, diğer taraftan da bizi biz yapan millî ve mukaddes değerleri <<korumaya>> önem verirler. Yani, <<millî şahsiyete bağlı bir inkılâpçı ruh ve şuur>> taşırlar. Türk-İslâm Ülkücüsü, inkılâpçılığı, soysuzlaşma ve yabancılaşma; muhafazakârlığı katılaşma ve yerinde sayma olarak anlamaz.

                                                                                                                             Türk İslâm Ülküsü 1 s. 143-144