ÖZERKLİK İSTEYEN OLİGARŞİLER*

                Her gün malûm kişilerin bir şey söyleyip günlerce medyada bunu tartıştığımız bir ülke olduk. Her gün yeni bir gündem. Türkiye böyle bir mekân ve zaman diliminin baş temsilcisi oldu. Durum ilginç olduğu kadar tehlikelidir. Çünkü problemler ve tehlikeler, bilerek bilmeyerek gizlenmiş olmaktadır. Memleket bölünmeye giderken; çok zengin ile çok fakir, şımarıklarla çöplükten yiyecek toplamaya çalışanlar bir arada yaşamaya devam ederken ve gittikçe uçurumlar artarken; milli kültür gittikçe bozulurken; halka sunulacak olan şeylerin ruhunu sadece reklamlar teşkil ederken; yeni nesil uyuşturucu batağına yuvarlanıp Türkiye’nin geleceği çürümeye terk edilirken, siz filan şöyle dedi, böyle dememeliydi, falan ayağa kalkmamış, filankes çok konuşmuş, birileri uzun boylu, diğeri kısa boylu, piramitler paralel oldu, paraleller kesişti diye laf üretip duruyorsunuz, her gün televizyonları, basını işgal ediyorsunuz. Ne yazık ki bunların dinleyici, seyirci pazarını da buluyorsunuz. Aydın idealsiz, halk bilinçsiz, hele ikisi de menfaatperest hale gelmişse, şeytanın değmeyin keyfine gitsin.

                Pazara sunduklarınızı reklamlarla, yani her türlü yalanla dolanla, kandırmayla, albenilerle telkin ediyorsunuz. Ciddi şeyleri reklamların arasında sunuyorsunuz. Reklamlardan, dedikodu-dan, magazin denilen şımarık densizliklerden arta kalan yer ve zamanı siyasi programlara ayırıyor, bunları da kavga içinde geçiriyorsunuz. Bütün toplum adeta dev bir sahne ve salon içinde seyirci haline gelmiştir. Liberal-kapitalist, hem de küresel bir düzenden başka ne beklenir ki. Oyalanmak ve eğlenmek lâzım. Fakat Türkiye bunun cıvığını çıkarmıştır.

                Öbür taraftan ciddi meseleler alttan alta veya açıkta, kıra döke sürüp gidiyor. Milletin bağrını kanatıp duruyor.

                Özentiyle, taklitle, bilinçsizlikle ve idealsizlikle Türk Milletinin toplumsal ekseni kaymıştır. Toplumda müesseseler, askerî güç, güvenlik, yargı, ekonomi, bilim, eğitim, sanat, siyaset müesseseleri ya yan yana, ya hiyerarşi içinde yer alırlar. Eski durum bunların hiyerarşi içinde yer aldıkları şeklindeydi. Yeni durumda, yani modern toplumda, özellikle Batı’da, bunların yan yana oluşu görülüyor. Modern ve demokratik toplumun özelliklerinden sayılan bu tarz, fertlerin özgürlükleri gibi müesseselerin de özgürlük ve özerkliklerini ifade ediyor. Fakat bu müesseselerden biri, oligarşik hale geçip, hiyerarşiyi kendi çatısı altında kurma mücadelesi vermektedir. Batılı toplumlar, kendilerine has felsefe ve anlayışlarla, belki kabiliyetlerle, bunu bir biçimde çözmüşe benziyor. Doğulu toplumlar, eski ile yeninin çatışmasını yaşıyor. Özellikle kültür ve medeniyet bunalımı yaşayan Türkiye’de böyledir.

                Türkiye’de sosyal müesseseler yan yana ve özerkliği yakalama hevesinde. Bu yüzden oligarşik grupların çoğalmasına da sahne olmaktadır. Yeni toplumlarda, gerçek ve muhtemel oligarşiler şunlar olmuştur: Siyasi erk, askerî kurumlar, zenginler, yargı mensupları, üniversite gibi bilim müesseseleri, bürokrasi, medya. Her birinin dayandığı bir güç vardır. Askerler silahtan, zenginler paradan, üniversiteler bilgiden, yargı hak-hukuktan, bürokrasi yetkiden, medya propagandadan güç alır ve baskıcı bir güç kullanmaya çalışır. Siyasi erke gelince, halkın tercihe dayalı çoğunluğundan güç almaktadır ve diğerlerinin üstüne çıkıp hiyerarşiyi kendisiyle oluşturmak istemektedir. Adil, bilgili, yapıcı, ahengi kurucu, faal olduğu sürece bu hakimiyeti hak edebilir. Ama diğer güçleri, özellikle hukuku yanına almazsa, hele ahlaki hassasiyeti taşımazsa, işler oligarşiyi de aşan bir modern zalimliğe dönüşebilir. Türkiye’de bugün buraya doğru gidilmektedir. Askeri oligarşiye son verelim derken, bir başka biçimde tahakkümcülüğe gidilmiştir. Liberal-kapitalist karaktere uygun olarak menfaat grupları bu yeni oligarşinin çevresinde toplanmış, istismarlarla halkın bir kısmı da inandırılarak, oligarşik çember genişletilmeye çalışılmıştır. Oligarşi ne kadar genişlerse genişlesin, toplumun tamamını kuşatamayacağına göre, karşısında olanları bulacaktır. Ne kadar sertleşirse o kadar çatışmalar ve huzursuzluklar artar. Öyle de olmuştur.

                Yeni düzene dinî otorite, bir anlamda dinî oligarşi katılır mı? Ruhban sınıfı olan toplumlarda elbette. İslam’da ruhban sınıfı olmadığı için, böyle bir oligarşi oluşmaz. Ancak radikal tutumlarla baskıcı bir alan her zaman olmuştur. Hatta radikal ve saptırılmış tutumlarla terörist hareketler bile olmuştur ve bu da gittikçe İslam’dan uzaklaşmalarını doğurmuştur. Şu da var ki oligarşik güçlerden herhangi biri, özel olarak siyasi kurumlar, dini kullanabilmiş ve dinî otoriteler oligarşi yandaşı olmuştur. Şu anda Türkiye’de böyle bir manzara gözden kaçmamak-tadır. Cemaat ve tarikatların bazısı da zaman zaman tahakküm heveslisi olabilmektedir. Bugün Türkiye’de siyasetin, din alanında derinden gidenlerle ortaklık ettiğini bilmeyen yoktur. Oligarşilerini bu yolla güçlendirmek istediler. Ortaklık bozulunca neler olduğunu ve olabileceğini görüyoruz.

                Her güç bağımsız kalmak istiyor, diğerlerinin müdahalesini istemiyor veya destek olmasını temine çalışıyor. Özellikle bugünkü Türkiye, propaganda gücünden dolayı oligarşisi inkâr edilemeyen medyayı yanına almayı başarmış siyasetle iç içe yaşıyor. Oligarşiler dayandığı gücü de istismar ederek bu yola girerler. Askerin silah gücünü bazen istismar etmesi, hukukçunun yargı bağımsızlığını istismar edebilmesi gibi, siyasi erkin seçim sandığını istismar etmesi odur. Günümüzde okuyan gençlerin hayatlarının ve geleceklerinin birkaç saatlik bir test denilen sınava bağlanması gibi, Türk Milletinin de hayatı ve geleceği, seçim sandığına bağlanmaktadır. Peki başka yolu mu var bunun? Alternatif rejimleri eleyebilmek için demokratik rejim önemli şartları taşımaktadır. Önce oligarşiye hevesler terk edilmeli, kalıcı ve egemen olmak için hilelere, istismarlara, kandırmalara başvurulmamalı, bunlar siyasetmiş gibi kullanılmamalıdır. Sandık da sandık diye bir şekilperestlik bırakılmalı, kalite yakalanmalıdır. Şartın zor tarafı iki taraf da kaliteli olmalı. Seçen de seçilen de. Yani bilinçli, samimi ve vicdanlı. “Hırsız da olsa ben bunu tutuyorum” anlayışı, seçilenin kalitesizliğinden daha kötü ve daha tehlikelidir. “Siz nasılsanız öyle idare edilirsiniz, başına o çeşit adamlar geçer.” Yani bu, her toplum layık olduğu idareyi bulur demektir. Dünyanın bütün mütefekkirleri, filozofları, sosyologları toplansa bundan daha doğru, daha üstün sözü söyleyemez, teşhiste bulunamaz. Çünkü bu teşhisi cihan peygamberi Hz. Muhammed yapmış ve bu sözü söylemiştir.

                Bugün Türk Milleti her kesimi ile bölünmüştür. Bunu önce siyasetçiler, ihtiraslarıyla, intikam duygusuyla yaptı. Böldüğü ve sille tokat giriştiği insanları nasıl idare edeceği merak konusudur. Toplumun yarısını, aydının çoğunu peşinen düşman kabul eden, idaresine talip olduğu insanlarla ilişkileri, savaşa çıkmak gibi gören ve bunun için kefen giydiklerini söyleyen siyaset-çiler, kimleri kastettiklerini bildikleri için, ilk adımda böleceklerini itiraf etmiş olmaktadırlar. Olan bitene bakılırsa, kefenin de düşmanın mecazi anlamı yoktur ve mecaza sığınılacak tarafı kalmamıştır.

                Siyasetçiden sonra, cemaat ve tarikatlar, din adına, hem de inananları bölmektedir. Allah’a inanan, aynı peygambere, aynı Kitaba inanmış, aynı kıbleye dönen insanları bölmüşlerdir. Sakın kalite için eğitim demesinler buna. Böyle olmadığını kendileri bile biliyor. Kalitenin yükselmesi için, önce iddia sahibinin kaliteyi yakalaması lâzımdır.

                İslam inananla inanmayanı ayırt eder ama bir arada yaşamalarına hiçbir engel çıkarmamıştır. Yukarıda sözünü ettiğimiz Medine Beyannamesi, yalnız Müslümanların değil, diğerlerinin de aynı çatı altında olmak üzere hukukunu belirleyen bir devlet beyannamesidir. “Dinde zorlama yoktur (Bakara, 256)” beyanı zaten bu işin dayandığı delildir. “Rabbin dileseydi bütün insanlar inanırdı. O halde insanları zorlayacak mısın? (Yunus, 99)”; “… Müşriklerle yaptığınız anlaşmaya sonuna kadar riayet edin … (Tevbe, 4)”; “… Sözleşme yaptığınız müşrikler size karşı doğru durdukça siz de onlara doğru harekette bulunun. Allah, şüphesiz hainlikten sakınanları sever (Tevbe, 7)”; “… Müşriklerden biri sana sığınırsa kabul et. Belki bu sayede o, Allah’ın sözünü dinler. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır (Tevbe, 6)”. Birçok tarikat ve cemaat ise inananları ayırmıştır. Kalite isteği inananları ayırmalı mı? Bu gruplar din içinde din olmuşlardır. Eğitim ve dindarlık bahanesiyle, zihinsel ve duygusal militanlar, meczuplar yetişmiştir. Siyasetçilerin ayırmalarına bunlar eklenince, toplumumuzun bugünkü hali ortaya çıkmıştır. Polis bölündü, yargı mensubu bölündü, üniversite mensubu, iş adamları, bürokratlar, aydınlar, medya bölündü. Etnik bölünme istekleri ayrı bir beladır. Artık buna bakan yok.

                Küresel-Liberal-Kapitalist belası içinde meselelere çözüm bulmak oldukça zordur ama, gerçek aydını bulan ve dinleyip anlayan bir halk ile halkı anlayan ve ona değer veren bir aydın arasındaki uzlaşmayla, parçaların değil, bütünün mutluluğunu yakalamaya çalışmakla, sorunların çoğu çözülür. Özellikle siyasetçi istismarcı olmadan bu algıya yer verirse, böyle bir yaklaşıma ulaşırsa, mutlulukta büyük rol sahibi olacaktır. Aksi halde işler daha kötüye gidecektir.